Meral Afacan Bayrak, Hasan Yurtoğlu'nun son romanı Körlüğün Renkleri üzerine yazdığı incelemeyle Daima Edebiyat'ta
KÖRLÜĞÜN, ZALİMLİĞİN VE RENKLERİN DİLİ
Meral Afacan Bayrak
Modern dünyanın, kentlerin, gettoların söz konusu olduğu bir düzlemde evlerin korunaklı yuvalar olmaktan çıktığını görüyoruz. Savaşlar biçim değiştirdi. Evinde tespit edilip acımasızca vurulan, öldürülen masum insanlara tanıklık ettik ekranlarımızın başında canlı canlı.
İnsanlar çeşit, çeşit… “Mutluluk ya da mutsuzluk hakkında, “en çok kim konuşur?” Düşünelim hadi. Neredeler acaba?
Bir köşkte, aile evinde, öğrenci evlerinde, yurtlarda… “Bin odalı sarayda canı sıkılan prenses ve küçücük kulübesinde içi içine sığmayan genç kız. Mutluluk kendi tasarımımız sonuçta. Kendi yalanımız, kendi yanılsamamız. Bazıları bunu yardım almadan başarıyor.” Seyir tepesinden söz ediyor, yazar Hasan Yurtoğlu: “Tüm trajedilerin değersizleşeceği bir irtifa…” akıcı bir dille bizlere sesleniyor. Hayata farklı bakmayı gösteriyor bazı satırlar, romanda; yani “Körlüğün Renkleri’nde.

Ne kadar kalleş, o kadar sonuca başarıyla ulaşmış alçak ordular, pardon aşağılık sürüler. “İçinde pusu kurulmuş evler olduğu gibi, tuzaklar, kabuklar da vardır. Hayal gücü bunları, yemle ve kancayla güçlendirilmiş birer balık avlama sepetine dönüştürür.” Gaston’un dediği gibi, katil sepetler var artık. Nasıl yani, sorusunu duyar gibiyim, bence Plinius’un örneğiyle devam edelim: “Kör olan kabuklu hayvan açılarak, çevresinde oynaşan küçük balıklara gövdesini gösterir. Bundan cesaret alan balıklar kabuğun içine dolar. Tetikte bekleyen yengeç, deniz kabuklusunu o anda hafifçe ısırarak uyarır; hayvan kapanır ve kapakları arasında kalan her şeyi ezer; daha sonra da avını ortağıyla paylaşır.”
Av, tuzak, yöntem, paylaşım… Savaş kadar barışçıl insanların varlığını da inanarak yaşadık. Oysa evimiz korunaklı, sıcak dünyamızdır. G.Bachelard böyle söylemez mi, “Mekânın Poetikası”nda: “Çünkü ev, bizim dünyadaki köşemizdir. Çok kez söylendiği gibi, ilk evrenimizdir. Ev gerçek bir kozmostur.” Zengin, fakir, orta halli fark etmez. Ama insanların olaylara bakışı farklıdır, katmanlıdır. Hele öğrenci evleri, farklı kültürel yaşantıların birer yansıması. Ya okumak… En çok dingin insan hayal kurar. Oysa “Bu hayallerin tümünü dinginlik değerleri yönlendirir.” Değerlerini yitirmeden yaşayan bir toplum olarak devam etmek…
“Körlüğün Renkleri” var mıdır sahiden? Üniversiteli gençlerin kısıtlı parayla imtihanı, duygusal geçişleri, hayatla başa çıkma yöntemleri üzerine düşüncelerini anlamaya dair, başarılı, felsefik, psikolojik öğeler barındıran bir roman.
Sado, Arif, Nilgün, Leyle, iktisatçı Oğuz, Meltem, Aysun, diğerleri, farklı karakterlerle geçen olaylar, durumlar. Hele ki Fahri amca vefası… İnsanın ömründe bir defa olsun, böylesi iyilik görmüş olması büyük şanstır. Kopya vermeyeyim, romanı okursanız, kolayca hak verirsiniz bana. Hem dünya hem kişi için ektiğini biçmek, kadirşinaslık halleri. Öte yanda, insan ilişkilerinde yaşanan kararsızlıklar…
Önce körlüğü iyice özümsemek, sonra git gide renkleriyle tanışmak, renk ton geçişlerini fark etmek üzere bir yola revan olmaktır. Belki de okuma serüvenimiz, “Körlüğün Renkleri”yle bambaşka bir boyuta taşınır böylece, kim bilir…
İnsanlara dair pek çok yargımızla yaşarız, ölürüz. Anlamadan, dinlemeden…“Bir şeyi insanların işine yaradığı ve yaygın olduğu için yadırgayamazsın.” Ya da yadırgarsın belki. Genel, geçer olması esastır bizim için. Bu gerçeklik acı verir mi? diye insanın aklına bir soru gelebilir doğal olarak. Irvin D.Yalom/Nietzsche demez mi, “Tabii acı çekeceksin, görmenin bedelidir bu. Tabii için korkuyla dolacak, yaşamak demek tehlike içinde olmak demektir. Büyümek zordur.” Ruhen büyürken, palazlanırken, hatalar boy verir. “İlkinde hata sayılan, bir iki tekrardan sonra yaşam tarzı adını alıyor.” diyor yazar. İlk hatadan sonra, yanlış ama yolunu çizen, hatayı seçenleri anlatıyor. Sonra kurşun yerine “sözcük” kullanan zalim şairleri tanımlıyor. Öyle böyle değil.
“Kim başkasının çağrısına onun kendini çağırdığına denk gelen bir karşılık verir?” Bir Atilla İlhan, Fena Halde Leman’ı kadar kült ve tanımlı bir dünyayı okura sunuyor, diyebiliriz gönül rahatlığıyla. “Rastlantı dünyanın en eski ilahi gücüdür, birine rastlamamız bazen bir ödüldür, bazen de bir ceza.” Jean Baudrillard/ İmkânsız Takas’ta söz eder.
“Eğer hikâyeler olmasa geriye bizim kendi hikâyemizden başka ne kalır? Kim hikâyesiyle yüzleşmek ister ve kim, hangi ölümlü kendi hikâyesini duymaya katlanabilir?” Sorular, sorular…
“Yoksulluğun, öfkenin ve korkunun kalbi birbirine çok benzer.” diyor yazar. “Büyük hikâye kimsenin hikâyesi değil, hiç kimsenin hikâyesidir.” Hepimiz büyük resme odaklanalım, diyor. Tanımsızlığı icat ediyor yeniden anlatıcı.
Aslı’yı bize tanıtırken, yani aşığın gözünden, bir şair kadar dolu ve esrarengiz bakıyor karakter hayata, insanlara, sevdiklerine… “Bir bakışı iki cilt ediyor, gülümsemesi desen kütüphane.” Biraz da, sahtekârlıkta Don Juan’ı bile geride bırakacak, rahmet okutacak derecede, muhabbet tellallığına boyanan acemi aşığın halleri ibretlik tablo gibi. Seyretmesini bilene, farklı boyutlar açacak, kesinlikle.
Sonra anlatıcının, kitabı tütün, kahve gibi görmenin sakıncalarına dair açıklamalarına şahitlik ediyoruz. “Yaşadım mı o eşsiz deneyi? Burnumdan fitil fitil geldi mi? Âşık mı oldum? Ölmekten beter bir derde mi tutuldum? Ararken kendim kayboldum. Kitaplarımdan da oldum.” Kitabı okumayıp, bitirenleri, bu eylemden haz duyanları eleştiriyor. Gerçek kitap müptelalarının ve kitap tüketenlerin ayrı kefelere konması konusunda ısrarını görüyoruz bu romanda.
İnsan ilişkilerinin değişkenliğini, zaman içindeki eriyip tükenişini, olumlu ya da olumsuz dönüşümünü, ihtimaller arasındaki salınışını tanımlıyor. Ağıt ve yasa dair vurucu ifadelerden, “üzüntü çıkmayan inatçı bir boya gibi ruhuna yapışır.” diye bir çıkarıma bile ulaşıyor. “Hunhar” tanımlamasına çok daha başka bir gözle, kahramanın penceresinden bakan kişinin, “düşmanca, kalleşçe değil, dostluk, sevgi ve benzeri olumlu duygular yoluyla…” diyerek bir itirafı dillendirdiği kesin. Birini seve seve ya da eze eze ilerlemek, bu kısa konukluk maceramızda zor bir imtihana dönüşür.
“Hakikatin keyfini sürenlerin” aksine, “çıktığı tuhaf yolculukta” roman karakterimiz, “tamamen kendine özgü ve rengârenk bir körlük edindim yalnızca.” diyor. Bu uğurda başına gelenleri “hunharlık ve körlük” olarak nitelendirmekte beis görmüyor.
Yine de roman mutlu sonla bitiyor. Sakin Kitap’tan çıkan, “Körlüğün Renkleri’ni okumadan geçmeyin mutlaka. Özgün, farklı bir anlatımla, yazar üçüncü kitabıyla karşımızda.
Hasan Yurtoğlu, Körlüğün Renkleri, Roman, Sakin Kitap, 256 s.



YORUM