Güllü Zabunoğlu | Hiçbir Yerde Bir Yer: Ütopya

ANA SAYFAKitaplık

Güllü Zabunoğlu | Hiçbir Yerde Bir Yer: Ütopya

Güllü Zabunoğlu "Hiçbir Yerde Bir Yer: Ütopya" başlıklı yazısında Thomas More'un Ütopya'sını ele alıyor.

MERVE YURTSEVER YAZDI: “BİR TALANIN SEVİNCİ” ÜZERİNE
KUŞLU SÜVETER: SESLER, HATIRALAR VE ÖLÜMLÜNÜN ÇELİŞKİLERİ
A. Comte Sponville’de Aşk, Cinsellik ve Sevgi

Hiçbir Yerde Bir Yer: Ütopya
Güllü Zabunoğlu

Bazı yerler haritada yoktur. Ama yine de zihnimizde iz bırakır, hayal gücümüzü şekillendirir. Thomas More’un Ütopya adlı kitabı da böyle bir yer anlatır: Var olmayan bir ülke. Olsa da kimsenin ulaşamayacağı bir ada. Bir düş değil sadece; bir düşünce biçimi. Belki hiçbir zaman var olmamış, ama her zaman var olması istenmiş bir düzen.

Bu düşü kuran kişi, Thomas More’dur. 1478 yılında İngiltere’de doğan More, dönemin en etkili düşünürlerinden biridir. Rönesans Hümanizmi’nin güçlü temsilcilerinden olan More, hukukçu, yazar ve devlet adamı kimlikleriyle öne çıkar. VIII. Henry döneminde danışmanlık yapmış, ancak kralın dini reformlarına karşı çıktığı için başı belaya girmiştir. İnançlarından ödün vermeyen duruşu onu 1535’te idama götürmüştür. Ölümünden yüzyıllar sonra Katolik Kilisesi tarafından aziz ilan edilen More, arkasında yalnızca bir hayat değil, zamana meydan okuyan bir fikir bırakmıştır: Ütopya.

Ütopya kelimesi, Yunanca ou (yok) ve topos (yer) sözcüklerinden türemiştir — yani “olmayan yer.” Ancak bu “olmayan yer”, insanlığın yüzyıllardır peşinden koştuğu bir özlemin sembolüdür: adil, eşit, barışçıl bir toplum hayali. Thomas More’un Ütopya adlı eseri, bu türün edebiyattaki ilk ve en önemli örneklerinden biridir. Ondan sonra gelen Francis Bacon’un Yeni Atlantis’i, Campanella’nın Güneş Ülkesi, ya da daha modern çağda Aldous Huxley’nin Ada adlı eseri gibi birçok ütopya, benzer biçimde farklı toplumsal modeller sunmuştur. Ancak More’un eserini farklı kılan, dönemin İngiltere’sine doğrudan bir eleştiri yöneltiyor olmasıdır.

Ütopya iki bölümden oluşur. İlk bölümde Thomas More, bizatihi bir karakter olarak karşımıza çıkar. Antwerp’te, Pieter Giles ile otururken, dünyanın dört bir yanını dolaşmış, deneyimle yoğrulmuş bir denizciyle, Raphael Hythloday ile tanışırlar. Sohbet derinleştikçe, Raphael, İngiltere’deki düzenin katı adaletsizliklerini gözler önüne serer. Zenginlerin doymak bilmeyen hırsı, yoksulların ezilmişliği ve yasaların yalnızca güçlüleri koruyan yapısı… Söyledikleri serttir, ama isabetsiz değildir.

İkinci bölümde ise sözü geçen ada sahneye çıkar: Ütopya. Raphael’in anlattığı bu yer, dış dünyayla teması olmayan, kendi içinde neredeyse kusursuz işleyen bir düzene sahip bir adadır. Özel mülkiyet yoktur. Herkesin evi herkese açıktır. Ne biriktirme vardır ne gösteriş. Çünkü ihtiyaç yoktur, kimse fazlasını istemez. Çünkü herkesin yeterince vardır.

Çalışma düzenleri şaşırtıcı derecede insancıldır: Günde yalnızca altı saat çalışılır. Geri kalan zaman öğrenmeye, tartışmaya, okumaya ayrılır. Her birey hem tarımı hem bir zanaatı öğrenir. Topluma katkı, bir görev değil; doğal bir varoluş biçimidir. Kimse başkasının emeği üzerinden yaşamaz.

Altın ve gümüş, Ütopya’da kıymetli sayılmaz. Bu metaller, kölelerin zincirlerinde, çocukların oyuncaklarında kullanılır. Çünkü değer, maddede değil; yaşam biçimindedir. Gösteriş, zenginlik, ayrıcalık — tümü anlamını yitirir. İnsanın değeri, sahip olduklarından değil, nasıl yaşadığından gelir.

Yasalar azdır, ama etkilidir. Herkes kuralları anlayacak kadar bilgi sahibidir. Avukatlara gerek yoktur. Çünkü sistem, anlaşmazlık çıkmasın diye değil; anlaşmazlığa gerek kalmasın diye kurulmuştur. Herkes hem hakkını bilir hem sınırını.

Dinî yaşamda da uyum hâkimdir. Herkes farklı bir inanca sahip olabilir. Fakat tek bir ortak nokta aranır: Herkes bir yüce güce inanmalıdır. Tanrısızlık hoş karşılanmaz. Fakat tanrıya verilen isim değişebilir, biçim değişebilir. İnançlar bir arada, barış içinde var olabilir. Aileler belirli sayıda kişiyle sınırlıdır. Kalabalıklaşan ailelerden bazı bireyler başka şehirlere ya da evlere gönderilir. Her yerde bir denge vardır. Tüm şehirler aynı düzende, aynı mimaride, aynı sayıda inşa edilmiştir. Rastgeleliğe yer yoktur. Her şey bir matematik gibi işler. Sessiz, uyumlu, geometrik bir düzen.

Savaş, yalnızca kaçınılmazsa kabul edilir. Kendilerini korumak ya da başka bir yerde büyük bir adaletsizlik varsa savaşa girerler. Ancak yine de savaşmaktan kaçınmaya çalışırlar. Genellikle dışarıdan paralı askerler tutarlar. Çünkü onlar için kahramanlık değil, yaşam daha değerlidir. Ve tüm bu anlatının sonunda bir soru yükselir insanın içinden: Böyle bir yer gerçekten olabilir mi? Thomas More bu soruya doğrudan cevap vermez. Anlatan Raphael’dir. Dinleyen More’dur. Ve finalde, More’un bu sisteme bütünüyle inanmadığını sezdirir. Katıldığı yönler vardır elbet, ama mesafesi de… Çünkü Ütopya bir hayaldir. Ama güçlü bir hayal.

Benim için Ütopya, yalnızca bir ada değil. Zamanın sınırlarını aşan bir düşünce biçimi. Kraldan, kiliseden, ordudan, yoksulluktan, savaştan başka şeylerin de mümkün olabileceğini hayal etmek… O dönemin gerçeklikleri içinde bu hayali kurmak, belki de en büyük cesaretti. Thomas More, bir adada değil, kelimelerin içinde bir dünya kurdu. Ütopya, belki hiçbir zaman var olmadı — ama hep bir ihtimal olarak yaşadı. Bazen sadece buna ihtiyacımız olur: başka bir ihtimali düşünebilmek.

YORUM

WORDPRESS: 0