Erhan Çamurcu, Ali Ayçil'in "Usta Konuşmak İstiyor" kitabına dair yazdı: "Usta Konuşuyorsa Akşam Yakındır"
Erhan Çamurcu | Usta Konuşuyorsa Akşam Yakındır
[sharethis-inline-buttons]İsmiyle okuyucuyu yakalayan kitaplar vardır. Hayatın içinden bir parçayı sıkıca tutup bir hazine parçası gibi gizlice gösterir size. Daha kapağı açmadan, içindeki metinler hakkında düşünmeye başlarsınız. “Usta Konuşmak İstiyor” böyle bir kitap. Ali Ayçil, denemeyi; hikâye, anı ve sohbetin de imkânlarından yararlanarak çok güçlü bir anlatı alanına taşıyor. Kitaptaki metinlerde hayatın kendisi bir “usta” olarak karşımıza çıkıyor ve okuyucuyu bir “çırak” gibi karşısına alıp bir ikindi sonrası hasbıhaline davet ediyor. Yazar, daha kitabın başında; “Kitabın adı seni yanıltmasın. Bir şairin başına gelebilecek en büyük talihsizlik, birilerinin onun artık bir usta olduğunu söylemesi, bundan daha beteri de kendi ustalığını ilan etmesidir! Sayfalar arasında konuşmak isteyen ustanın kim olduğunu göreceksin.” sözleriyle aslında metinlerdeki anlatıcının kendisi olmadığını da belirtmiş oluyor. Kitabın arzuhal bölümünde şöyle diyor Ayçil: “Dertlenmek, bir insanın biraz yumuşatalım diye göğsünü bize açmasıdır.” Kitaptaki metinler her okuyucunun sertleşmiş göğüslerini yumuşatacak, daralmış gönüllerini genişletecek bir açıklığa çıkıyor. Yazar, okuyucuya bu açıklıktan hayata tutunma fırsatı da veriyor.
“Tuhaf Bir Yalnızlık” başlıklı yazıda: “Bir rençber diye düşünüyormuş mesela, hayatında bir tek kitap bile okumamış bir rençber, bir kundura tamircisi ya da bir gece bekçisi pek çok konuda nasıl muntazam karar verebiliyor. Acaba çok mu abartıyoruz kitapları?” diye soruyor. Bu soruyla ilim ve irfan arasındaki bağı da sorguluyor irfana dayanmayan ilimin insanı nasıl bir boşluğa sürüklediğini de ifade ediyor. Dünya ve dünyaya ait hazlar geçicidir. Varlığını bu hazlar üzerinden tanımlayan insan acı bir yalnızlığa mahkûm olacaktır. Yine “Taze Balık” başlıklı yazıda da benzer bir yalnızlığı görüyoruz. “Böyle de oluyor işte; insan bazen, acaba bir gaflette miyim, diye tereddüt geçiriyor. Öyle ya, bütün arabalar bir yerden diğerine gidip geliyorlar, trafik lambaları muntazam olarak çalışıyor, fırından ekmek çıkıyor, tezgâhlarda eksik herhangi bir meyve yok, gazete bayileri günün gazetelerini tıpkı bir gün önce olduğu gibi tel vitrine dizmişler; servislerde çocuklar evlerine gidiyor, dolmuş şoförleri mütemadiyen kornaya basıyor, telefonlar çalmaya devam ediyor, selalar veriliyor. Ölüm bile yolunda. Ama ölüm hep yolundadır, bu cümleye arkamı yaslayamam. Ben hâlâ biz ölmeden olup bitenlerin içindeyim ve ölmeden önce ölmeyi becermişlerden biri değilim.” Bu sözler, özellikle kent yaşamının telaşında varlığının sebepleri üzerine düşünmeyi unutan insana yönelik bir eleştiri mahiyeti de taşıyor. “Yaz Pencereleri” başlıklı yazıda da hayatın içinde olup hayatın merkezinde olamayan küçük insanların hikâyelerine uzaktan bir bakış atıyor yazar. “Hayatları hiçbir habere konu olmayacak birkaç kişi, sessizce bir şeyler konuşuyorlar orada.” sözlerini iki farklı pencereden okumak mümkün. Yaşarken kendimizi hayatın merkezinde zannederiz ama hayatlarımıza dışarıdan bakan bir çift göz her birimizin yaşamlarını hayatın kıyısında köşesinde kalmış uzak bir hikâye olarak kabul edebilir.
Yazılarda, gündelik hayatın can sıkıcı tekdüzeliği kendini ziyadesiyle gösteriyor. “Gündelik hayat, sanki şehrin üzerine serilmiş bol desenli bir telaş kilimidir.” sözüyle, gündelik telaşlarımızın yaşadığımız şehirlerin tarihî ve kültürel miraslarına kayıtsız kalmamıza yol açtığını da vurgulamış oluyor. “Üstümüzde tarihsiz, insansız, coğrafyasız bir güneş; altımızda küçük tabureler aklımızda hiçbir şey!” İşte bir kent bireyinin gündelik görüntüsü. Bu kentli birey, planlı yaşamaktan ziyade planlarını erteleyerek kendini ifade ediyor. “Galiba biz hiçbir planımız kalmadığını kabullenmek istemiyoruz. Bu yüzden plan üstüne plan yapıp duruyoruz.”
Yazılarda, emekliliği yaklaşmış bir insanın kendi tecrübeleri üzerinden hayatın bizatihi kendisine yönelik çıkarımları da görebiliyoruz. “Aslında insan sona yaklaşırken her şey gözünden düşmeye, ama bazı şeyler gözünde tütmeye başlıyor; başa, başladığı yere dönmek istiyor.” sözleriyle bütün bir hayat boyunca uğruna mücadele ettiğimiz her şeyin hayatın sonunda vazgeçilebilecek değerler olduğunu da belirtmiş oluyor. “Tarihin kabarık defteri artık çok da ilgilendirmiyor onu; bir adı kalmayacağının, unutulup gideceğinin farkında. Hayatın bir vazife olduğunu, o vazifeyi de fazlasıyla yerine getirdiğini düşünüyor.” Yazar da hayatı bir vazife olarak görme irfanıyla konuşuyor.
Üniversitelerin çürümüşlüğünden kentlerdeki küçük insanların çaresizliğine kadar pek çok problem yazılarda kendine yer buluyor. Bu problemlere de ahkâm kesen bir edayla değil, tanıklık eden bir duyarlılıkla yaklaşıyor. Üniversitelerle ilgili bir profesörün ağzından şunları söylüyor: “Orada hem bilimi hem de insanları nasıl katledecekleri konusunda on yıllarca eğitim ve terbiye gören akademisyenler, zaten yarı canlı bir halde ellerine teslim edilmiş gençler üzerinde titiz bir çalışma yürütürler. Daha hazırlık sınıfından, daha ilk basamaktan başlayarak, nasıl düşünmeleri değil nasıl düşünmemeleri gerektiği telkin edilir. Küçük bir karşı çıkış, bir antitez, basit bir ‘ama’ hemen asaplarını bozar.” Bu sözler üniversitelerdeki akademik çürümüşlüğün bir resmini sunuyor bize. Bir başka yazıda da Anadolu insanının hakikatini şu sözlerle resmediyor: “Her halkın bir neşelenme biçimi vardır ve ben işte şu mutfakta çalışan adamların şakalaşmalarını ve şu mutfakta çalışan kadının içe doğru gülüşünün okullarda gösterilmeyen nefis bir memleket fotoğrafı olduğunu biliyorum.”
Coğrafyasının acılarına tercüman olmayan yazılarda ne etseniz bir yavanlık vardır. Bu nedenle okuduğum bütün yazılarda bir dert ararım. Derdi olmayan ya da derdi kendi olan yazıları her ne kadar estetik bir değer taşısa da sevemem. Ali Ayçil, coğrafyasının acılarına tanıklık eden ve bu acıları hissedebilen bir yazar. “Leylekler Çocukları Yıldızlara Alıştırıp Öyle Gelecek” başlıklı yazıda göçmen kuşların Akdeniz üzerinden geçişleriyle denizde boğulan mülteci bebekleri aynı kadraja alıp hepimizi bu bebeklerin acını duymaya davet ediyor. Pek çok yazıda daralmış bir ruhun serencamını okuyoruz. Toplumsal eşitsizlik ve kentin yorucu kalabalığı yazarın ruhunu daraltan unsurlar. “İyi ki böyle bir cümlemiz var. ‘Ruhum çok daralıyor.’ sözü, dünyadaki çaresizliğimizi anlatmak için Türkçenin bize uzattığı kınalı bir ele benziyor çünkü…”
Yazar, modern yaşamın kaybedenlerini de sıralıyor ve aslında bu sıraladıkları üzerinden şunu söylüyor bize: Hepimiz içimizde irfanî bir geleneğin kokusunu kaybettik. “Politikacı, bir gecekondudan dayanıklı bir apartmana taşınırken, acılarının insandan önce oraya taşındığını görmediği için kaybetti… Öğretmen, pencereden bakarken gözüne göçmen kuşlar takılan bir öğrencinin hayretini dikkat dağınıklığı saydığı gün kaybetti… Tüccar, parası çıkışmadığı için mahcup olan gururlu bir müşterisinin alnındaki teri, anlayışlı bir bakışla silmeyi terk ettiği gün kaybetti…”
Üç bölümden oluşan kitabın üçüncü bölümünde okuduğu kitaplara dair tanıklıklarını sunuyor yazar. Bu bölümle ilgili çıkarımlarımızı Yağız Gönüler’den alıntılayarak yapalım: “Usta Konuşmak İstiyor’un Raf Günlüğü bölümü, birçok kitaptan bahsediyor. Bu bahsedişler kitaba dair birer inceleme yazısı değil. Daha çok, Ayçil’in gönlünde o kitabın nasıl bir yere konduğunu görüyoruz. Bazen hangi yıllarda okuduğundan, nasıl bir iklimde o metni yaşadığından ve satırlar arasından nerelere gidebildiğinden söz ediyor. Her iştahlı okuyucu için lezzetli sayfalardır bu tip sayfalar. Natalia Ginzburg’dan Kente Giden Yol, Dino Buzzati’den Tatar Çölü, Roberto Bolano’dan Vahşi Hafiyeler, Ezra Pound’dan Cathay, Mitat Enç’ten Uzun Çarşının Uluları, Marguerite Yourcenar’dan Hadrianus’un Anıları, Genceli Nizami’den Heft Peyker, Juan Rulfo’dan Pedro Paramo, Ayçil’i iyi tanıyanların onun ne kadar sevdiğini gayet iyi bildiği Thomas Bernhard, onu bir kez okuyan herkesin yaşamına deliliği ve dâhiliğiyle tokat gibi inen Emil Michel Cioran, gergedanından yeğenine Viyana’sından metresine kadar yaşamına en çok taarruz edilmiş düşünürlerden Ludwig Wittgenstein, ona dair daha fazla şeye ulaşmamız ve okumamız gerektiğini düşündüğüm Lev Tolstoy, hayatımızdaki yeri bir roman karakterinden çok daha derinlerde olan Oblomov ve Raskolnikov, Ayçil’in kalemiyle bize yeniden merhaba diyor.” Kitap hakkında yazmak, kitabı tanıtmaktan ziyade kitabın bizdeki karşılığını yansıtmaktır. Ayçil, bu bölümde okuduğu kitapların kendi dünyasındaki yansımalarını sunuyor bize. Bu kitaba buradan da bakılabilir, diyor bir anlamda. Tıpkı kitaptaki diğer bütün yazıların; hayat böyle de yaşanabilir, hayata buradan da bakılabilir, dediği gibi.
[sharethis-inline-buttons]

YORUM