Hikmet Şimşek | Takunya

ANA SAYFAÖykü

Hikmet Şimşek | Takunya

Daima Edebiyat, yepyeni eserlerle yolculuğuna devam ediyor. Hikmet Şimşek "Takunya" adlı öyküsüyle Daima Edebiyat'ta.

Daima Edebiyat’ın 16. Sayısı Okurla Buluştu
Daima Edebiyat’ın 32. Sayısı Okurla Buluşuyor
Daima Edebiyat 20. Sayısıyla Üçüncü Yılını Selamlıyor

TAKUNYA
Hikmet Şimşek

Yol, sonu olmayan bir girdaptı.

İnsanın en azılı düşmanı bazen yollardır.   O, bağırır sen susarsın, sen bağırırsın o susar. Bütün suları kana kana içer de yine de geçmez yolun susuzluğu. Hüzünlü ayaz dip bucak her yere yerleşip yolculuk sırasında insanın kemiğine dokunur, bıçak kesiği gibi yakar yandırırmış meğerse.

Vuslat arsızlaşır, hasret yoksullaşırmış.

Arabadan inince içindeki korku ve ürperti bütün vücuduna yayıldı. Şehir demişti anası; hiç köy gibi olur mu? Güzel yemekler, elbiseler. Yatakları bile yumuşacık, gömüldü mü insan her bir şeyi unuturmuş, diye söylenirdi. Adımlarını attıkça gözleri irileşti. Yüreği, kanadı kırık kuş gibiydi. Her adımında saç örgüleri bir sağa bir sola gidip sırtını sıvazlıyordu.  Sağ eliyle valizi çekerken sol elindeki sepettekilerin dökülme korkusu içini kemirmeye çoktan başlamıştı.  Sıkı tembihler almıştı dökülmemesi için.  Yoksa anası burnundan getirirdi. Kendini salmış valiz ömrünü tamamlamak üzereydi. Avucunun içi kızaran Sultan’ın bütün duyguları harmanlanmıştı. Kız, akıllı ol demişti, ağabeyi. Dolmuşta başını cama yaslayıp düşündü. Akıllı olmalıymışım, sadece akıllı.

Valizin içindekiler mi ağırdı yoksa kalbinin içindekiler mi? Geniş bahçenin ortasındaki iki katlı eve bakarak; bizim bütün köy bu evde yaşar, diye geçirdi içinden. Sessizliği sadece eski valizin takır tukur sesleri bozuyordu. Bahçedeki renk renk güller yol boyu defileye çıkmış gibiydi.

Varaklı koltukta oturan Nesrin Hanım Sultan’ın yüzüne bir defa baktı. Gözlerinden koyu bir acı aktı. Elini öpmek isteyen yeğeni Sultan’a avuçlarının içini göstererek dur işareti yaptı. Dondu Sultan. Yardımcısına duş almasını, kızların elbiselerinden vermesini söyledi. Sultan kocaman yutkundu. Dikkatini tık tık sesle içeri giren kuzeninin ayaklarındaki önü çiçekli takunyalar dağıttı. Işıl ışıl pembe takunyalar.

Yemek masasında köyde bir aylık yiyebilecekleri yemekler, tatlılar vardı. Sultan ağzını şapırdatmamak için kendini sıkarak çorbasını içip masadan kalktı. Sandalyeyi iteklerken “Anamın selamı var teyze,” dedi ve odasına çıktı. Selam, sevgiyi gıdıklayan bir araçtı oysa.

İnsanın tutunduğu yer ayak bastığı yer kadarmış meğer. Dünü yarını olmayanlar her daim anlık nefeslenenlermiş.

Çam ağacını gören odasının penceresinden gökyüzüne baktı Sultan Çenesine kadar inen damlalar elbisenin çiçeklerini öptü. Damlalar yürek sesini apaçık göstergesiydi.  Bir avuç gökyüzüydü kalbi. Bazen parçalı bulutlu, fırtınalı bazen de güneşli olurdu. Çamların dalları Nihavent makamında mırıldanmalarla bir gönül avcısıydı. İçinde koşturan duygular koşarak duvara çarpıp tekrar Sultan’ın içinde deli taylar gibi koşturuyordu.  “Beş boğaz doyuramıyorum. Salın gitsin teyzesine Sultan’ı karnı doysun, üstü yeni fistan görsün,” diyen babası yanı başında bağırıyordu. Tok tok. Ağzından köpükler fışkırıyor, yüzündeki çizgiler kader ve keder kusuyordu.  Ürperdi.   Ses odanın içinde daireler çiziyordu. Üst dişleriyle alt dudağını gevdi. Teyzesi koruyacak, kollayacak. Yedirip içirecek belki de okutacak mıydı acep. Meğer insan aldanan ve aldatan da olabiliyormuş.  Seherle bahçeye indi. Beyaz papatyalar kollarını açmış gülümsüyorlardı. Çam ağaçlarının gövdesine annesine sarılır gibi sarıldı. Yanağını ağacın sırtına sürttü. Okşadı, okşandı.    Bahçıvan ağaçları suluyor Sultan’ın çiçeklerle sohbetine kulak kabartıyordu. Bu evde kimse ağaçlarla çiçeklerle konuşmazdı. Biliyordu Sultan bakmak, okşamak, okşanmak, bir nevi konuşmaktı.  Dil en son harekete geçerdi. İçindekileri nefesine dolayıp dışarı atmaya çalıştı. Zorladı, zorlandı ama işte öyle…

Kahvaltı masasının en ucuna oturdu. Bir dilim ekmek yiyip bir bardak çay içip kalkarken gözleri kuzeninin ayağına kaydı.  Teyzesinin kalın sesiyle irkildi. Burun delikleri derin nefesle genişledi.  “Mutfak işlerine yardım edeceksin, odaların tozları, çöpleri de sana ait.” Susmak kabullenmekti. Ruhunu kaybetmiş küflü duyguların evin bütün duvarlarına sindiği yerde, mutluluk çoktan ölmüştü. Bütün odaların tozlarını aldı. Mutfakta yardımcı kadına yardım etti. Çöp poşetinin ağzını bağlarken içindeki takunyalar dikkatini çekti. Ağzını bağladı. Güller ve papatyalar bütün ihtişamlarını sergiliyor, bahçeyi mis gibi kokutuyorlardı. Bahçıvan begonvilleri buduyordu. Budanmak bir umuttu, olgunluğa bir adım yaklaşmaktı.

Evin dışında bulunan konteynırın yanına geldi. Başını gökyüzüne kaldırdı. Gülümsemeye çalışan güneşin yüzünü bulutlar kapatmaya çalışıyordu. Çöp poşetinin ağzını açtı. Çiçeği düşmüş pembe takunyalar torbanın içinde sırt üstü yatıyorlardı. Çiçekleri düşmüştü artık. Fazlalıktılar.  Takunyaları eline aldı. Uzun dar sokaktan yürüdü. Hep yürüdü. Akıllı olmalıydı da. İşte…

YORUM

WORDPRESS: 0