Daima Edebiyat yepyeni eserlerle yoluna devam ediyor. Mehmet Gül Evham" öyküsüyle Daima Edebiyat'ta.
EVHAM
Mehmet Gül
Gökhan Önal’a
Bir anda şu karşıda dolaşan adam, demiş fakat hep bir adım ileri atılmak isteyen sözleri yeni tutuşmaya başlayan sobanın çıtırtıları arasından usulca süzülürken mukavemetsiz, ılık havada kendini dağıtan sis kütlesi gibi eriyip gitmişti. Sonra sözlerinin olası etkilerini Servet Bey’in yüzünde görmek için bir müddet öylece bakmış fakat Servet Bey’in büyük ve korkulu orman içlerine kaçan vadiler kadar kıskanç gözleri hiçbir sırrın ocağını tutuşturmamıştı. Bunu bildiğinden hatta bilgisi Servet Bey’le ilgili daha fazlasına iliştiğinden, olası tehlikeleri üzerine çekmektense orada, hararetini savurarak büyüyen sobanın başında beklemeyi yeğ bildi. Çünkü Servet Bey hiçbir ısrarın buyurgan tonuna tahammül edemezdi. Pencerenin kenarında her zamanki gibi oturur, küçük topluluğun son üyesi gelinceye kadar samimiyeti bazen zararlı olabilecek bir somurtkanlıkla gözlerini şehre salardı.
Ahmet Bey elindeki bardağa daha bir sarıldı. Biliyordu ki şimdi Servet Bey’in karşısına otursa… Hayır, aradaki mesafe zannettiğinden de fazla olabilirdi. Servet Bey, pencere kenarında düşüncelerini yalanlayan birine küt harfli kelimelerle bir şeyler anlatmak ister gibi dudaklarını bastırıyor, bakışlarını tekrar tekrar şehrin uğultusuna dolanan bakışlara çeviriyordu. Ahmet Bey, Servet Bey’in gözlerinin defalarca yakalayıp da sonra hayır bu değil dediği kişinin Derviş olabileceğini, onun şehrin sokaklarında bir kaybolup bir görünen yürüyüşünden çıkarmaya çalışıyordu. Derviş, isminden bir tılsım kendisine dokunmuşçasına kaderini tayin eden gücün etkisinde varlığı özetlenen bir yürüyüştü. Şimdi aynı anda hem Servet Bey’in hem de kendisinin gözlerinde belirsiz bir gölge halinde şehre karışıp adeta varlığını parçalıyor, kimi yerlerde Derviş’e ait zannettiğimiz bu yürüyüş, yürüyüşün şeklini belirleyen bedenden sıçrayarak kıvrımlı şekillerini şehrin histerik maviliklerine yolluyordu.
İşte orada mağazaların vitrinleri önünde bir şeylerin vaktini beklercesine oyalanıyor, ardından bir sahafta birkaç kitabın sayfasını karıştırıyor, her defasında da etrafındaki insanların senin bu sahte hallerini biliriz biz diyen bakışlarını paçasından sıyıramıyordu. Belki kitapları karıştırırken okurmuş gibi yaptığını yahut mağaza önünde hiçbir müşterinin gözünde bulunmayan o fersiz arzunun ne anlama geldiğini ürünlerin bile- dile gelebilse- yüzüne vuracaklarını biliyordu. Bütün bunlara rağmen sokağın sonuna kadar sırtında kendisine ıstırap çektirmekten zevk alan yüzlerce gözle gidip her birine ayrı hesap vermekle dilini terletiyordu. Fakat o malum yürüyüş onu bacağından tutup tutup mağazaların, parkların, sahafların önüne, arkasına, kuytu köşelerine ikiyüzlü bir masumiyetle sürüklemekten vazgeçmiyordu.
Ahmet Bey bir yudum aldıktan sonra bardağının kenarında sonradan oluştuğunu düşündüğü siyah bir noktayı silip pencereye yaklaştı. Servet Bey, bakışlarıyla uzak bir noktayı işaret ederek herhalde orada kederle devinip duran Derviş’ten başkası değil, dedi. Herhalde, dedi Ahmet Bey muzip bir tebessümle. Kendini tutmasa ve biraz da Servet Bey’den çekinmese hiçbir düşüncenin gölgesiyle bulandıramayacağı bir kahkaha atacaktı ama kaç zamandır acıdan bir yaprak gibi kıvrılan Derviş’in o hali kendisine pek dokunaklı geldi. Zavallı, diye düşündü belki bu yalnızlığıyla kalabalıklaşan sokakta Sema karşısına çıkar, onunla birkaç dakikalığına da olsa bir çift kelam ederim umuduyla karlı havada ağır aksak yürüyüşüyle titreyen bedenini sürüklüyor, kızın sık sık uğradığı mekânların önünde dolaşıyordu.
Ahmet Bey bardağından bir yudum daha aldı. Sonra sırf Sema ile daha fazla konuşabilmek, onun ilgisini çekebilmek için Sema’nın sevdiği yazarları okuma gayretini düşündü. Ahmet Bey’in yakasından düşmediği günler… Sema da bu kitabı okumuştur değil mi Ahmet?.. Gecenin bir vaktinde aniden ufak bir bilgi için gelip saatlerce konuşmalar… Bazen hakikaten öfkeleniyor, bu adam kabanıma yapışan bir güve gibi beni yiyip bitirecek, diyordu. O günlerde Derviş tam bir biyograf olmuştu. Bir karga gibi Sema ile ilgili gerekli gereksiz bütün bilgileri toplayıp içinde barınabileceği küçük bir yuva hazırlıyordu. Bunun için kimliğini gizleyerek Sema’nın babasıyla bile tanışmış, dolaylı yoldan bile olsa hiçbir netice doğurmayacak bilgiler edinmişti ve elbette her bilgi kırıntısı idealin altın suyundan geçip yepyeni bir kimlikle yuvada yerini alıyordu. Baksana, dedi Servet Bey, köşeden üçüncü defa geçiyor. Ahmet Bey bir an onunla göz göze geldiğini fark etti ya da ona öyle geldi. Derviş muhakkak onu görmüş ve hangi niyetle buralarda dolaştığının anlaşıldığını fark etmişti ve muhakkak ki bu bilgiye biraz utanç, utançla birlikte başından beri yaşadıklarını izah etme dürtüsü saplanıp kalmıştı. Kapıdan içeri girer girmez konuşmaya başlayacak, içinde bir yerlerde kıvrıla kıvrıla dikenlenen şüphelerini cümlelerinin merhametli bir yanıyla törpüleyip onların önüne kabul edilebilir bir şekilde koyacaktı. Belki de kendisini görmemişti, bakışları derin düşüncelerin tuttuğu bir gözle sadece boşlukta asılı kalmıştı.
Evham, diye düşündü her şey bir evhamdan ibaret. Pencerenin camları şehri bir rüya halesine çevirir gibi buğulanmıştı. Derviş de bu evhamın bir parçası değil miydi? Elindeki bardağı masaya bırakıp pencerenin buğusunu silmeye başladı. O anda kapının çalmasıyla Derviş’in odaya girmesi bir oldu. Sessizce bekledi. Sustuk. Sema’yı görebildin mi, dedi Servet Bey. Hayır, ama dedi gözünü kırpmaksızın bir alacaklıdan kaçıyorum. Biraz borç verebilir misiniz?




YORUM