Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu'nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği “Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri” serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz Oğuz Ertürk.
Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu’nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği “Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri” serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz Oğuz Ertürk.
Şiirlerinizin beslendiği ilk kaynaklara baktığınızda; çocukluğunuzdan, ailenizden ya da yaşadığınız coğrafyadan bugüne taşıdığınız hangi sesler ve görüntüler dizelerinize sızıyor?
Merhaba, şiirlerimin ilk kaynakları henüz 10 yaşındayken temas ettiğim deprem gerçeği ile tanışmam oldu. Marmara depremi sonrası depremzede çocuklar için verilen eğitimlere dâhil olmuştum. Orada şiirin ritmik yapısı ile tanışmıştım ve bu durum beni, tabiri caizse, büyülemişti ve hayatımda ilk defa bir unsuru ciddi anlamda düşünmeye başlamıştım. O gün kendimce bulduğum ve sadece ritim çıkarmak için kurduğum kafiyeler beni bugünlere taşıdı. Gece yaşadığımız olay korkunçtu. Birkaç gün sonra karşıladığım olay ise beni başka bir dünyaya ışınlamış gibiydi. Belki de o psikolojiden şiirle çıkmıştım.

Şiire yönelişinizde belirleyici olan bir kitap, bir şair ya da unutamadığınız bir şiirle karşılaşma anı var mı?
İlk soruda değindiğim kafiye olayını Necip Fazıl KISAKÜREK’in Çile kitabıyla zirveye çıkarmış oldum. O kitap benim için çarpıcıydı çünkü kafiyenin, yani ritmin, içinde anlam da yer alıyordu. Şiirle, ritimle bir anlatı yapabileceğimi fark etmiştim. Sonrasında okuduğum her şiir kitabı bende müthiş izler bıraktı diyebilirim.
Şiir sizin hayatınızda nasıl ortaya çıkıyor? Bir dizeyle mi başlıyor, bir imgeyle mi, bir duyguyla mı yoksa uzun süre zihninizde dolaşan bir düşünceyle mi?
Bir ara “şiir sokakta” diye bir akım çıkardılar. Şiir zaten sokaktan beslenir, en azından benim için. Hayatın olağan çarpıklığında ben şiir kovalarım. Mesela eşimle alışveriş merkezinde gezerken “Ertuğrul süresi doldu” dedi görevli. Zihnimde şiir canlandı. Çünkü benim için Ertuğrul gazidir, beydir ve Ertuğrul’un süresi dolamaz. İsimler üzerinde düşündüm ve birkaç şiiri de öyle yazdım. Mesela “Kısa Selim Tarihi” böyle ortaya çıkan bir şiirdi. Bir anlık olay ve olayın harika absürt tarafı beni tetikliyor. Bu tabii bazen değişebilir. Bir konu üzerine de yoğunlaşarak yazdığım şiirler oluyor. Kısacası, insanların içinde yürümeye devam ettiğim sürece şiir beni çağırmaya devam edecek gibi görünüyor.

Şiir yazarken en çok hangi unsurun peşinden gidersiniz: İmgenin gücü, dilin müziği, düşüncenin derinliği ya da duygunun yoğunluğu?
Şiir yazarken birçok unsurunun peşinden giderim çünkü tek başına olacak bir şey değildir. Duygusu yoğun ama sıradan dili olan şiir melankoliden başka bir şey değildir. Ben melankolinin peşinde değilim, şiirin evvela bence bir felsefesi olmalı, bana bir şeyi hatırlatmalı ya da bir şey sunmalı. Sadece laf salatası ise, birbirinden bağımsız kelimelerin bir araya gelmesi gibi bir durum söz konusu olursa güncel ve popüler olan müziklerinden bir farkı kalmıyor şiirin… İyi şiir genelde girişinden kendisini belli ediyor ve bir bütünlük oluşturursa tadından yenmez bir hâl alıyor.
Şiirlerinizde tekrar tekrar dönüp dolaştığınız, farklı biçimlerde yeniden kurduğunuz temel meseleler nelerdir?
Dediğim gibi, hayatın içinde yer alan bütün olaylar benim meselem çünkü ben şiir yazarken bunun aslında bir vebal olduğuna da inanıyorum sonuçta. Kur’an-ı Kerim’de şairler için ayet var. İnanç dengesini de şiirlerimde uygulamaya çalışıyorum. Yaşadığım yerkürenin bütün sorunlarını şiirlerimde taşımayı bir nevi misyon edindim diyebilirim.

İçinde yaşadığımız çağın hız, yalnızlık, tüketim ve dijitalleşme gibi olguları şiirin dilini ve imkânlarını sizce nasıl etkiliyor?
Ne demişti Nazım Hikmet?
trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
makinalaşmak istiyorum!
Tebrikler demek lazım, çünkü seri üretim yapan, yapay çiçekleri koklayan, estetik anlayışını plastiğe veren, zekâsını bilgisayara danışan bir sürü hâline geldik. Kendi başına düşünemeyenlere sürü derler. Şiir bir hurda nehrinin içinde çırpınıyor, henüz batmadı. Çünkü çağın en büyük hastalıklarından biri olan görünürlük, şairi sürekli ön planda olma arzusu ile tehdit ediyor ve şair söz söyleyen bir adamdan ziyade popüler olan bir adam kisvesine bürünüyor. Şair anlamdan ziyade grafik tablosu çiziyor. Görünür olmak, seri üretim derken şair elinde bulundurduğu ham maddeyi tüketebilir ve bu durum şairin sesinin bir papağan gibi tekrar etmesine neden olur. Kısacası, popüler birer algoritma yolunda ilerliyoruz.
Şairin toplumsal olaylar karşısında bir tanıklık sorumluluğu taşıdığına inanıyor musunuz, yoksa şiirin öncelikle bireysel bir alan olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Yukarıda belirttiğim gibi, şairin bir misyon taşıdığına inanıyorum. Tabii her şair olaya aynı bakmak zorunda değil. Kimi daha bireysel olmayı tercih edebilir; bu olağan bir durum. Ben tanığım ve bu tanıklığı sevmediğimi bağırmak istiyorum. Ne diyordu Zarifoğlu: “Ben bu çağdan nefret ettim, etimle, kemiğimle nefret ettim.”

Günümüz Türk şiirine baktığınızda sizi heyecanlandıran yönler kadar eksik bulduğunuz taraflar da var mı?
Günümüz şiirinde beni heyecanlandıran taraf kaldı mı diye uzun uzun düşünmek istiyorum. Belki yaş alıyoruz, ondan olabilir mi bilmiyorum ama sanki birbirini tekrar ve kopyala-yapıştır yapan şiirler okuyor gibiyiz. Şiirin en büyük eksik tarafı eleştiri olmamasıdır. Herkes kendi arkadaşının şiirini övüyor, paylaşıyor vs. Belki arkadaşının şiirini okumamıştır bile. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri olan adamcılık Türk şiirini de ele geçirmiş.
İyi yönleri mi var? Elbette, ara ara bizi heyecanlandıran şiirler var. Bir de gerçekten işini iyi yapan editör arkadaşlar var.
Bugün geriye dönüp baktığınızda, yayımladığınız şiir kitapları arasında sizi en çok şaşırtan ya da artık farklı gözle okuduğunuz bir eseriniz var mı?
Ben eserlerimi yazarken okuyorum birçok kez çünkü şiirin uyumu var mı yok mu bakmam lazım. Sonradan eserlere dönüp bakmıyorum, ne yazmışım, ne yapmışım diye çünkü yaptığım işin farkındayım. Şiirimi geliştirmeyi seviyorum. Tekrara düştüğümüz elbette oluyor, bundan kaçınmaya çalışıyorum. Ben kendi penceremden ziyade okurun ne dediğini önemsiyorum. Bugüne kadar gelen yorumlar hem keyif anlamında iyi hem de kendimi geliştirmek anlamında iyi. Bu olaya çocukken yazdığım şiirler dâhil değil elbette.
Şu sıralar zihninizi meşgul eden ve ileride şiirinize yön vereceğini düşündüğünüz yeni arayışlar, temalar ya da projeler nelerdir?
Zihnimin meşgul olmadığı bir an yok, çok şükür. Şiir olarak yapmam gereken birçok şeyi kendimce yaptığımı düşünüyorum. Üç kitabım var. İlkinde ayağa kalktım, söz söyledim (Deyiş yahut Bekleyiş); ikincisinde kılıç biledim, cenk eyledim (Şehre Giriş Talimi); son kitabımda çocukların soğuk ve moraran ellerinden tutarak onlardan özür dilerim (Kokusu Çekilmiş Ceylan). Ben kendimce görevimi yaptım. Kafamda “şöyle yapmalıyım” ya da “yapacağım” dediğim bir olay yok şiir için ama bütün bu serüvenimi göz önüne alarak bir deneme kitabı yazmak istiyorum, nasip olursa.



YORUM