Mehtap Gül, Gülhan Tuba Çelik'le son kitabı "Dünyadan Son Gidişimiz" üzerine bir söyleşi yaptı.
“METNİ YAZARINDAN AYRI GÖRMEYEN BİR POETİK ANLAYIŞIM VAR.”
Hazırlayan: Mehtap Gül
Dünyadan Son Gidişimiz kitabınızdaki öykü kişileri görünürde çetin sınavlardan geçmiyorlar. Daha sessiz ve fakat daha yıkıcı bir şey oluyor. Yaşama iştahlarını, bir hayat kurma eforlarını yavaşça kaybediyorlar. Emekleri ölçüsünde dünyayla ünsiyet kurma, kendilerine yer açma, kendi personalarının ötesine geçme noktasında “başarısızlar”. Emek verdikleri halde bu olduramayış, dünyayla ilişkilenme kipindeki bu kayma kitabın politik gücü mü?
Kesinlikle evet. Dünyadan Son Gidişimiz’in öykü kişileri hayatla kavgalı insanlar fakat bunu, bir sızlanma şeklinde sergilemiyorlar. Dürtüsel yaşıyorlar, yanlış şeyler yapsalar da etkin olmayı seviyorlar. Tam da bu nokta neden oluyor yaşama iştahlarını kaybetmelerine. Sürekli düşünmeden hareket etmek başarısızlık getiriyor. Bunun akabinde gelen duygu ise öfke ve içine kapanma. Yıkıcı güç kendine dönüyor. Tüm bunlar yazarın dünyayı görme biçimiyle ilgili geliyor bana. Daha doğal, daha ilkel bir yerden bakmayı seven yazarlar, içlerinden gelene set koymuyor. Bu sayede öyküler arasında bir bütünsellik de sağlanıyor. Yazar bakışının minik parçalar halinde öykü kişilerinin ruhunda yer aldığı bu duruşun politik bir yanı var. Yazarın dünyayı nereden izlediğine ve nasıl algıladığına dair bir şey söylüyor.

İnsanın zamanını, duygularını, parasını ve bakım emeğini sömüren bu çağın insanı yetersiz hissettiren bir yanı var. Mutsuz da olsan, borçlu da olsan gezmelisin, iyi görünmelisin, tüketmeli ve tükettiğini nazara vermelisin. Kendiliğinden uzak öykü kişilerinizin yaşama iştahlarını yitirmelerine sebep olan ne?
Bu çağda yaşayan insanlar olarak güçlü bir “gösterme” eğiliminin içindeyiz. Artık yalnızca tüketmen yetmiyor, tükettiğini göstermelisin. Yaşadığını ispatlaman için zaman akışındaki herkesten biri olman lazım. Orada, imajlar dünyasında bir varlık kurmalısın. Zira ne büyük anlatılar kalmış ne geniş aileler. Varlığına anlam katacak idealler yok ya da içlerinde mana kazanacağın büyük bir şeyin parçası değilsin. Günde sekiz on saat çalışıp günün sonunda karanlık ve kokusuz bir eve giriyorsun. Evlerde seni bekleyen yemeklerin kokusu yok. Tabakların yanında seni bekleyen sesler yok. Seküler kent insanının bu taraflarına eğildim Dünyadan Son Gidişimiz’de. Sürdürülebilirliği olmayan bir yaşam. Sistem bir yerde illa ki tıkanacak. O yüzden insan tüm bu gürültü içinde kendi anlam dünyasını kurmak zorunda. Kendisine korunaklı bir diyar inşa etmek zorunda. Bunun yolu da kendiliklerinin sağlıklı olmasından geçiyor.

Tema yönelimlerinize baktığımızda, varoluş kipindeki terk duyarlılığı, kendilik, ya hep ya hiç tarzı ruhsal hareketler, gaz kümesindeymiş gibi bir merkezi olmayan özneler, ötekini önce yüceltmeler sonra yerin yedi kat dibine gömmeler var. Bu pakette ve poetikanızın merkezinde kimlik, aidiyet, ilişkiler, kayıplar, mekân hafızası gibi izlekler de çıkıyor karşımıza. John Fowles, yazarın edebi yaratımını yolda bir düğme bulup ona uygun bir elbise dikmeye benzetir ya. Bu temalar sizin yolda bulduğunuz düğmeler mi? Yoksa elbiseler zaten sizin elbiseleriniz mi?
Metni yazarından ayrı görmeyen bir poetik anlayışım var. Üç öykü kitabı, bir novella yazdıktan sonra bile, yazmak benim için hâlâ ilkel bir katarsis aracı. Terk depresyonu yaşayan, kendiliğini oluşturamamış, etrafındakilere toptan iyi ya da toptan kötü roller veren öykü kişilerimin kafa yapıları, az ya da çok oranlarda benim kafa yapım. Bir yazarın “gördüğü”, anlatmaya değer bulduğu, empati yaptığı kişilerin onun bir uzantısı olduğunu düşünüyorum. Cümleyi şu şekilde de kurabiliriz: En azından ben yazma sürecimde o tarz seçimler yapıp oraları deşmekten keyif alıyorum. Sonuçta herkes aynı yoldan yürümek zorunda değil. Sanatçının kafası özgün ve biriciktir. Ben kendi elbiselerimi teşhir ederken onları yolda bulduğum düğmelerle biraz süslemeyi seviyorum.
Kitaptaki karakterlerde kimlik, insanın içinde taşıdığı sabit öz değil de kurulan aidiyetlerin toplamı gibi duruyor. Kronik boşluktaki öykü kişilerini yazarken kaybın kendisi kadar, kaybedilenin adını koyamama halini de markaja alıyorsunuz. Bir zamanlar bir yerlere aittim ama artık değilim hissi metinlerinizde çok yoğun. Hem bir yere ait olmamanın acısı hem bir zamanlar ait olunan yeri kaybetmiş olmanın acısı var metinlerinizde. Gülhan Tuba Çelik yazarken en çok hangi acılarla ilgileniyor?
Kimlik, kendilik aidiyet. Bunlar çok temel inşalar. Bütüncül Psikoterapi’nin bu boşluğa getirdiği yorumları seviyorum. Erken dönem travmalar, ihmal edilme, red meseleleri üzerinden çeşitli açıklamalar yapılıyor. Önermelerin bir kısmını mantıklı da buluyorum. Kesin olan şey kronik boşluk. Bunun sebepli mi verili mi olduğu uzun uzun tartışılabilir ama bir şekilde orada zaten. Yazarın zihninde. Sözünü ettiğin sabit öz, kendilik yerine konuşlanmış durumda. Ve bu yazarın bütün zihnini sabote ediyor, görme biçimini etkiliyor, algısını çarpıklaştırıyor. Aidiyet meselesi özde olmadığı için nesneleler üzerinden sağlıksız bağlanmalar kuruluyor. Bu durum benim gerçek hayat deneyimlerimde ve öykü kişilerimin yaşadığı hayatlarda hem bir açmaz hem de bir zenginlik.
Öykülerinizde olaydan ziyade bilinç durumları izliyoruz. Modern insanın giderek içe kapanmasının estetik karşılığı mı bu, öyküyü alımlayış biçiminize denk düşen bir tercih mi?
Dünyayı çevremdeki kişilerin hissettiği duygulardan bağımsız olarak göremeyen bir yapım var. Olayları duyguların ötesinde yorumlayamam. Benim gibi yazarlarda, daha doğal anlatıcılarda öykü kişileri yazarın uzantısıdır. Gördükleri ve anlamak istedikleridir. Anlatmaya layık bulduklarıdır. O yüzden öyküyü alımlayışımı karakterimden ayrı düşünmüyorum. Zihnin içini anlatmayı herhangi bir işlevsellik amacıyla değil gerçekten zihinlerin içinden çıkamadığımdan yapıyorum. Her an kendini irdeleyen, etrafı anlamaya çalışan, çevresindeki duygulara karşı aşırı duyarlı, gerilim anlarında rahatsız olan; yani zihnini hiç susturamayan insanlardanım. Kaygılarımın sesi kurduğum dünyayı ister istemez ele geçiriyor. Okurken de böyle metinler okumayı seviyorum.

Kitapta bedene ve eve hassaten vurgu var. “Ev Ölürken” öyküsünde ev ile benliğin eş zamanlı çözülmesini okuyoruz. Karakterle evi birbirine benziyor. İnsana yuvasızlık duygusunu dayatan nedir?
Ev Ölürken öyküsündeki her sahne, anlatılan her duygu, söz edilen her eşya, öykü kişisinin tüm hayatı ve hatıratı öz-kurgu. Uyku hapları ve intihar eğilimi hariç. O öyküyü tabiri caizse inim inim inleyerek yazdım. Daha da beteri hepsini yaşadım. Söyleşinin başından beri konuştuğumuz sabit öze sahip olmadan, başkalarına bağlı kurulan, onlar gidince anlamını kaybeden ve yokuş aşağı yuvarlanan bir hayatla yüzleşmenin öyküsü Ev Ölürken. Fakat elbette şu var. Çağın dayattığı yuvasızlık bireysel yalnızlıkları daha travmatik hale getiriyor. Çaresizlik duygusu katmerleniyor. Bugünün insanının elinden tutabilecek hiçbir şey kalmadı.
Tüm yazınınızın duygusal ve poetik hattını düşünerek şu son soruyu sormak istiyorum. Dağılan, kaybedilen, kendilerinden esirgenen şeylere kısaca geride bıraktıkları enkaza dönüp bakan karakterlerinize tek bir şey verebilme imkânınız olsaydı bu ne olurdu? Farklı bir ev, farklı bir kök aile, farklı bir aşk, farklı bir kendilik? Yaşama iştahı belki. Belki başka bir şey…
Marazların orijinalliğini başka yerde kolay kolay bulamayacağımızı düşünüyorum. Çarpık bir zihnin kendi içindeki eğlencesini izlemeyi sevenlerdenim. Tabii ki bu durum en çok aidiyet duygusunu sakatlıyor. Öykü kişilerim biraz daha ait olabilsinler isterdim.



YORUM