Yersizliğin Haritası: Bahar Aslan’ın Bakü Defteri Üzerine

ANA SAYFAKitaplık

Yersizliğin Haritası: Bahar Aslan’ın Bakü Defteri Üzerine

Muhammet Erdevir, Bahar Aslan'ın Bakü Defteri adlı öykü kitabına dair yazdığı incelemesiyle Daima Edebiyat'ta.

Şükran Varol Kır “Herkesten Sonra Gelen”e Dair Yazdı
Hayalin Kırılganlığıyla Gerçekliğin Katılığı Arasında “Yedi Yılanlı Kavuk”
Hatice Eğilmez Kaya | Sevdaya Kurulmuş Dizelerin Şairi Betül Fırat

Yersizliğin Haritası: Bahar Aslan’ın Bakü Defteri Üzerine
Muhammet Erdevir

Bahar Aslan’ın Bakü Defteri, yoksulluğun, göçün, kimlik bunalımının ve aidiyet kaybının bir araya geldiği derin bir edebi haritadır. Aslan, bu haritada, her bir karakterin yalnızlığını, toplumun onlara yüklediği anlamların kırılganlığını ve dünya ile kurdukları ilişkilerin zayıflığını vurgular. Yazarın kelimeleri, mekânın sert gerçekliğiyle, bireylerin iç dünyalarının huzursuzluğunu birleştirir. Bakü’den Baltimor’a, Mugan Çölü’nden Doğubeyazıt’a uzanan bu yolculuk, yalnızca coğrafyaların değil, zamanın ve insanın da içsel dönüşümünü simgeler. Aslan, öykülerinde her bir yerin, her bir yolculuğun, her bir kırılmanın, karakterlerin kimlik arayışına nasıl etki ettiğini keskin bir şekilde ortaya koyar.

Aslan’ın öykücülüğü, 2000’ler Türk öyküsünün önemli damarlarından birini temsil eder. Bu dönem, 1980 sonrası bireysel anlatıların daralan çeperlerinden sıyrılarak hem bireysel hem toplumsal olanı aynı potada eriten, yerel gerçekliği küresel meselelerle kesiştiren bir anlayışın güç kazandığı yıllardır. Aslan, bu çerçevede, bireysel kaderleri yalnızca bireyin içsel çatışmalarıyla değil, aynı zamanda sosyoekonomik koşulların dönüştürücü baskısıyla kurgular. Onun öykülerinde, birey toplumun dışında değil, onun bozulmuş dokusunun tam ortasındadır. Bu yaklaşım, onu yalnızca tanıklık eden bir yazar olmaktan çıkarır; aynı zamanda yaşananların estetik ve etik boyutlarını sorgulayan bir anlatıcı kılar.

“Yangın” adlı öyküde, Aslan, maddi yoksulluğun ve aile içindeki çaresizliğin bir arada nasıl derin bir trajediye dönüştüğünü gösterir. Burada yangın yalnızca bir felaketin değil, aynı zamanda toplumsal yapının işlediği büyük bir çürümüşlüğün simgesidir. Yoksul iki kız kardeşin hayalleri, evlerini ateşe verirken, geride kalan her şeyin yanı sıra, toplumun onlara sunduğu en temel hak olan güven duygusu da yanar. Aslan, özünde bir felaketin sıradanlaşmasını ve sıradanlaşmış bir felaketi anlatır. Yoksulluğun yarattığı bu göçük, sadece maddi bir kayıp değil, aynı zamanda umutların, aidiyetin, bir geleceğe dair kurulan hayallerin de kaybıdır. Yazar, derin bir realizmle, bu karanlık evin içindeki kırılgan hayatı öylesine yansıtmakla kalmaz; aynı zamanda içindeki her ayrıntıyı da bir sembol haline getirir.

“Naile ile Teymur’un Hikâyesi”, Aslan’ın en belirgin şekilde göçün ve kimlik bunalımının edebi biçimde işlendiği öykülerinden biridir. Burada Bayıl’dan Mugan Çölü’ne uzanan yolculuk, bir kaçış hikâyesi olarak görülse de aslında bu kaçış, geçmişin ve gelecek arasındaki zamanın bocaladığı, kimliklerin yer değiştirdiği, kalıcılığın sürekli olarak reddedildiği bir yolculuktur. Naile ve Teymur, eski Sovyet topraklarında bir tür hapsolmuşluk duygusunu yaşarken, aynı zamanda özgürlüğü ve belirsizliği de keşfederler. Ancak bu keşif, bir tür umutsuzlukla harmanlanır. Aslan, özgürleşmenin, insanın içsel ve toplumsal bağlarını yıkmakla eşdeğer olduğunu ortaya koyar. Sovyet sonrası Azerbaycan’ın Batılılaşma sürecinde, bu çiftin özgürlük arayışının daha çok bir kayıptan, kimliklerini bulamamanın sancısından ibaret olduğunu gösterir.

“Kara Çul” öyküsünde, Bakü’nün yoksul mahallelerinde yaşayan bir annenin ve çocuğunun açlık ve garibanlıkla olan ilişkisi, sadece bir ekonomik durumu anlatmakla kalmaz, aynı zamanda bir toplumun kadınlara ve çocuklara bakışını da gözler önüne serer. Aslan, bu öyküde, kadınların yaşadığı yoksulluğun sadece maddi değil, ruhsal ve kültürel bir boyutu olduğunu vurgular. Annenin, kızına okuduğu ağıtlar, bir yanda yoksulluğun ne denli derinlere işlediğini, diğer yanda kadının çaresizliğini gösterirken, bir yandan da bir toplumun annelik ve kadınlık üzerine kurduğu baskıları açığa çıkarır. Aslan’ın anlatımı, bir yoksul mahallede yaşayan kadınların içsel dünyalarını, toplumsal sınırlarını ve hayatta kalma mücadelesindeki kırılganlıklarını, edebi bir zarafetle işleyerek okura sunar.

“Çırağ” öyküsü, bir kuşağın değişen dünyada kimlik bunalımını ele alır. Ferid, eski kuşağın değerleriyle yetişmiş, ancak küresel dünyada hayatta kalmak için başka bir kimlik peşinde koşan bir gençtir. Onun Amerika’ya gitme arzusu, eski kuşağın buna karşı gösterdiği direncin bir yansımasıdır. Yazar, kuşaklar arası çatışmayı, daha derin bir kimlik sorunu üzerinden ele alır. Ferid’in Amerika’ya gitme isteği, sadece fiziksel bir göç değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir parçalanmanın sembolüdür. Eski kuşağın ona verdiği anlam, geride kalmanın, yerleşik düzenin, geleneklerin değeridir; ancak yeni kuşak, bu değerlerin ötesinde bir özgürlük arayışına sahiptir. Aslan, kuşaklar arası geçişi, kimliklerin dönüşümünü, eski ve yeni arasındaki boşluğu derinlemesine işler.

“Kapı” adlı öyküde ise, ekonomik şartların insanlar üzerinde yarattığı kimlik dönüşümünü gözleriz. Yoksulluk, insanları başka çıkışlar aramaya iterken, bu arayış çoğu zaman onları metalaştırır. “Dolarla düşün” cümlesi, kapitalist dünyada değerlerin, insan ilişkilerinin, hayatta kalma biçimlerinin nasıl tamamen bir piyasa mantığına dayandığını gösterir. Yoksulluk, buradaki karakterleri, sadece hayatta kalma adına değil, kimliklerini de satmaya zorlar. Kaçak sigara, bu öyküde, sadece bir geçim kaynağı değil, aynı zamanda insana ait olan her şeyin kapitalist bir üretim biçimiyle özdeşleşmesi gerektiğini gösteren bir semboldür. Aslan, bu öyküde bir anlamda kapitalist dünyada insana dair her şeyin nasıl metalaştığını, insanların bu metaların içinde nasıl yok olduğunu anlatır.

“Yol” öyküsünde, İstanbul’dan Tebriz’e gitmeye çalışan çiftin Doğubeyazıt’ta kesilen yolculuğu, sınırların ve engellerin yalnızca fiziki değil, zihinsel ve duygusal olduğunu da gösterir. Kaçakçılık ve sınır ticareti, resmi olan ile gayri resmi olan arasında sıkışan hayatların alegorisine dönüşür. Yolculuk, Aslan’ın evreninde hiçbir zaman düz bir çizgi değildir; her adım, yeni bir duraksama, yeni bir belirsizlik getirir.

Toplumcu gerçekçi edebiyat, uzun yıllar boyunca sınıfsal çelişkileri ve yoksulluk olgusunu belirli kalıplar içinde anlatagelmişti. Ancak 2000’lerden sonra bu anlayış, küreselleşmenin, kimlik politikalarının, göç hareketlerinin ve kültürel melezleşmenin etkisiyle yeni biçimler aramaya başladı. Bakü Defteri, bu yeni yönelişin dikkate değer örneklerinden biridir. Buradaki toplumsal gerçekçilik, tek boyutlu bir sınıfsal analizle sınırlı kalmaz; bireyin iç dünyası, kültürel aidiyeti, kuşak çatışmaları ve göçün yarattığı çoklu kimlikler bu anlayışa dâhil edilir. Böylece edebiyat, yalnızca yoksulluğu teşhir eden bir araç olmaktan çıkıp, onu psikolojik, kültürel ve tarihsel katmanlarıyla birlikte irdeleyen çok yönlü bir bakışa evrilir. Aslan’ın öykülerinde görülen bu çeşitlilik, toplumcu gerçekçiliğin dar bir ideolojik çerçeveden çıkarak, insanın karmaşık varoluşunu kavramaya yöneldiğini kanıtlar.

Bahar Aslan’ın Bakü Defteri, sadece bir yoksulluk ve göç anlatısı değildir. Bu öyküler, derin bir edebi kaygı ve estetik anlayışla, insanın varoluşsal sancılarını, içsel yolculuklarını, kimliklerini bulma mücadelesini ortaya koyar. Her bir öyküde, yoksulluk bir kader değil, bir seçimdir. Bu seçim, bireylerin toplumsal yapılarla, kültürel normlarla ve kendi iç dünyalarıyla yaptıkları yüzleşmelerin sonucudur. Aslan, bu metinlerde her bir karakterin kırılganlığına, yaşamla kurduğu bağına ve bu bağı ne kadar kaybedebileceğine dair derin bir anlayış geliştirir. Bakü Defteri, yalnızca bir coğrafyanın öyküsünü anlatmaz; bir insanın kimlik ve aidiyet mücadelesini, zamanın ve mekânın sürekli olarak değişen doğasında nasıl kaybolduğunu ve yeniden doğduğunu resmeder.

YORUM

WORDPRESS: 0