Lavinya Öz | Safahât Üzerine – I

ANA SAYFAİnceleme

Lavinya Öz | Safahât Üzerine – I

Safahât kelime anlamı olarak “hayatın değişik yüzleri, görünümleri ve evreleri” anlamına gelmektedir. Mehmet Âkif’in Safahât’ı da adının anlamına uygun biçimde yalnızca şiirlerden oluşan bir eser değil; bir insanın, bir milletin ve bir devrin yaşadığı acıların, umutların, arayışların ve çırpınışların aynasıdır.

FYODOR DOSTOYEVSKİ’DEN FYODOR PAVLOVİCH KARAMAZOV’A
Uçurumda Açan Çiçekler: Karanlık Çökerken Neredeydiniz
Şükran Varol Kır | Onuncu Ay Üzerine Yazdı

SAFAHÂT ÜZERİNE – I

Birinci Kısım

Mehmet Âkif: Bedî’ Bir Hatip

“Bana sor sevgili kâri, sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım:
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü ne san’atkârım.
Şi’r için ‘gözyaşı’ derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyet sana hisli bir yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.”

Safahât kelime anlamı olarak “hayatın değişik yüzleri, görünümleri ve evreleri” anlamına gelmektedir. Mehmet Âkif’in Safahât’ı da adının anlamına uygun biçimde yalnızca şiirlerden oluşan bir eser değil; bir insanın, bir milletin ve bir devrin yaşadığı acıların, umutların, arayışların ve çırpınışların aynasıdır.

Safahât’ın birinci kitabını oluşturan şiirlerin büyük bölümü, şairin 1908-1911 yılları arasında Sırât-ı Müstakim mecmuasında yayımladığı şiirlerden oluşmaktadır. İlk kez İstanbul’da basılan eser, diğer kitaplara göre daha hacimlidir. Eserde yer alan manzumelerin tamamı aruz vezniyle yazılmıştır.

İçeriğinde; “Hasta, Küfe, Hasır, Meyhane, Mezarlık, Bayram, Selma, Seyfi Baba, Nazım Parçaları, Kör Neyzen, İstibdat, Ezanlar, Mahalle Kahvesi, Köse İmam, Âhiret Yolu, Yemişçi İhtiyar, Durmayalım, Geçinme Belâsı, Merhum İbrâhim Bey, Azim, Cânan Yurdu, Bir Mezar Taşına Yazılmıştı, Âmin Alayı, Kocakarı ile Ömer, Dirvas, Acem Şahı, İstibdat, Hürriyet, İnsan, Bir Resmin Arkasına Yazılmış, Tercümedir 1, Tercümedir 2, Bu da Bir Mezar Taşına Yazılmış idi, Hüsrân-ı Mübîn, Hasbihal 1, Hasbihal 2, Fâtih Camii, Bir Mersiye, Ressam Haklı, Şair Huzurunda Münekkit, Bebek yahud Hakk-ı Karâr, Gül Bülbül, İstiğrak, Tevhid yahud Feryad, İtiraf” isimli şiirler yer almaktadır.

Âkif, Safahât’ını “Evladım Mehmet Ali’ye yâdigâr-ı vedâdımdır” diyerek çok sevdiği öğrencisine ithaf etmiştir.

Fakat Safahât’ın benim için asıl anlamı, içindeki şiirlerin sıralanışından ya da edebî değerinden çok daha başka bir yerde duruyor.

Hasta yatağında Yedigün Dergisi muhabiri Kandemir Bey ile yaptığı son röportajda söylediği şu cümle, aslında Safahât’ın tamamını anlamak için başlı başına bir anahtardır:

“İçimde ne varsa bütün duygularım yazılarımdadır.”[1] (1 Temmuz 1936)

Safahât’ı okuyunca Mehmet Âkif’i bizzat gördüm, anladım ve içinde olan biteni de anlayabildiğim kadarıyla anlatmak için yazmaya başladım.

Çünkü Âkif’in şiirlerinde yalnızca kelimeler yoktur. Bir insanın iç sesi, bir milletin vicdanı, bir devrin yarası vardır. Onu anlamak için yalnızca şiirlerine bakmak yetmez; şiirlerinin arasındaki sessizliğe de kulak vermek gerekir.

Ve o sessizlikte, en çok da ilim, cehalet, iman, ümitsizlik, tevekkül, çalışma ve insan olma mücadelesini duyarsınız.

“Bugün dinin gerçek şekline nasıl mı dönülür?

Eğitimle, ilimle olur, cehaletle olmaz!”

— Mehmet Âkif Ersoy

İlime ve fene tutunmamız gerektiğini her fırsatta dile getiren Mehmet Âkif, geleceğin anahtarının ilim ve fende olduğuna inanır.

Bazıları gerici bir “Mehmet Âkif” portresi çizedursun; bakınız o ne diyor:

“…Yüzlerce din âlimine karşı memlekette bir hekim yok iken din âlimi olmanın farzı kifayetliği kalmadığı, fakat bir tabib yetiştirmenin farzı ayn olduğu zamanlarda niçin medreseler farzın ifasına koşmamıştır?”[2]

Bu düşüncede olan bir insanı bırakın gerici olmayı, bilakis ileri görüşlü bir insan olarak görmek gerekir.

Âkif’in karşı olduğu şey din değil; dinin cehaletin, tembelliğin ve çıkarın aracı hâline getirilmesidir.

Dini sömüren ve “din adamı” diye geçinen kişilerin, bir zamanlar çağdaş, medeni ve bilime açık olan Müslümanlığı kendi hesaplarına uydurduklarına inanır. Vaazlarında, halkın uyanmasının din sömürücülerinin ve dış güçlerin işlerine gelmediğini söyler sürekli.

Oysa onun gözünde Müslümanlık; yobazlığın, gericiliğin, zorlamanın olmadığı, bilimi destekleyen bir inançtır.

Öyle değil midir?

“O Sa’dî’ler, o Hâfızlar, o Firdevsî, o Râziler,
Gazâlî’ler, o Kûtbüddün, o Sa’düddün, o Kâdî’ler,
Yetiştirmiş; o Örfî’nin, o birçok irfan güneşinin…”

İşte Âkif’in itirazı tam da buradadır.

Bilimin, düşüncenin ve irfanın önünü açmış bir medeniyetin çocuklarıyken; kendi dinimizi cehaletin ve taassubun içine hapsetmemize razı değildir.

Müslümanlığın Batı’da gerici, vahşi, zorlayıcı ve tutsak edici bir inanç olarak gösterilmesi; bizim gençlerimizin de zamanla bundan etkilenmesi, onu ayrıca yaralar. Çünkü ona göre mesele yalnızca dinin yanlış anlaşılması değildir. Mesele, bir milletin ilerleme yolundan alıkonulmasıdır.

Belki de bu yüzden Âkif’in öfkesi yalnızca dışarıya değildir.

Asıl büyük kavgası, insanın kendi içindeki karanlıkla olan kavgasıdır.

Kendi içindeki çırpınışları, bir güvercin misali şeffaf camlara tekrar tekrar çarpıp sert zeminlere çakılsa dahi yılmayışları ne çoktur.

Bazen insan, karşısındaki duvarı dışarıda arar. Oysa Âkif’in şiirlerinde insanın kendi içindeki duvarlarla da savaştığını görürüz.

“O cûşişzâr olan kulzüm, senin ummân-ı fikrinmiş
(O coşup duran deniz, senin fikrinin deniziymiş.)
Güneş: Rûhun imiş; bir huzme şeklinde inen nûru:
O menba’dan hurûşân sânihanmış doğrudan doğru
(O kaynaktan fışkıran fikirlerinmiş doğrudan doğruya)
Tecelli etti artık anladım: Senin bütün dünya…
Bu senlikte fakat ey yâr-ı gâib, ben neyim âyâ?”

Bunlar bir milletin yokluğa, açlığa, savaşa, tutsaklığa ve zulme olan feryadına içi taştığı zamanlarda elinden bir şey gelmeyen aciz bir kulun biçare haykırışlarıdır sadece.

Kulağa “isyan” gibi gelen bu sözler, aslında Rabbi ile dertleşmeleri, O’na yakarışlarıdır.

Zinhar isyan değildir.

Çünkü Âkif, karanlığın içinde bile ümidin peşini bırakmaz. Tam umutsuzluğa düşecekken, kendi içindeki diğer kanadını yeniden hareket ettirmeye çalışır; yeniden uçabilmek için.

“Lâkin bu sefilân-ı beşerden kiminin, var
Kalbinde bir ümmid ki yıldız gibi parlar
İmandır o cevher ki İlâhi ne büyüktür…
İmânsız olan paslı yürek sînede yüktür!”

Belki de Âkif’i anlamanın en önemli yollarından biri burada saklıdır:

O, umutsuzluğu anlatır ama ümitsizliği savunmaz.

Acıyı görür ama acının insanı teslim almasına izin vermez.

Bunu “Selma” isimli şiirinde de çok açık biçimde görürüz.

Dört çocuğunu kaybetmiş olan kız kardeşinin beşinci çocuğu Selma da ölüm döşeğindeyken, çok hasta olan çocuğunun başında bir heykel gibi dikilip bir an bile evladının yanından ayrılmayan, yemeden içmeden kesilmiş kız kardeşine:

“Senin bu yaptığın Allah’a karşı isyandır.
Asıl felâkete sabredenler insandır.” der.

İşte bu sözlerde, ilk bakışta başkaldırıcı, öfkeli, yer yer asi görünen şairin anlatmak istediği tevekkül kavramını daha net görürüz.

Âkif’in tevekkülü, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir.

Tam tersine; elinden geleni yaptıktan sonra, elinden gelmeyen karşısında teslim olabilmektir.

Âkif’in şiir anlayışı da aslında bütün bunlarla aynı yere çıkar.

“Bir bina başlayacağı zaman nasıl ki mimar evvelâ düşünür, plan yapar, krokisini çizer, en sonra binaya başlar; tıpkı ben de öyleyim.”

— Mehmet Âkif Ersoy

Safahât’ına:

“Bana sor sevgili okur, sana ben söyleyeyim;
Ki nasıl şu karşında duran şiirlerim;
Bir yığın söz ki içtenliğidir ancak hüneri…”

diyerek başlayan Âkif, şiirinin nasıl doğduğunu da açıkça anlatır.

“Seyfi Baba” şiirinde, Seyfi Baba’nın içinde hasta yattığı odayı tasvir ederken:

“O zaman yarım açılıp birden, karanlık perdesi
Gördü göz çıplak bir sefalet sahnesi
Şair olsam yine de tasvir etmek imkânsız bence…”

Ve “İtiraf” şiirinde Safahât’ını adeta sorgularken:

“Safahât’ımda, evet, şiir arayan hiç bulamaz;
Yalnız bir yeri hakkında ‘Hazin işte bu!’ der.
Küfe? Yok. Kahve? Yok. Hasta? Değil. Hangisi ya?
Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!”

der.

Şiir yazmayı da şöyle tarif eder:

“Şiirin ilhamı azdır. Şiir çalışmakla, uğraşmakla olur. Zannederler ki şair tabiat karşısında oturur, ilhamlarını toplar, hemen kalemi eline alarak şiirini yazar. Hiç de öyle değildir. Odaya kapanıp ter dökecek, düşünecek, yorulacak, uğraşacak. Yüz ter dökerek bir beyit meydana gelir…”

Bütün bunları okuduktan sonra şiir yazan, şiir kitapları olan her insanın, mesleği sorulduğunda hiç düşünmeden kendisine “şair” demesi biraz tuhaf geliyor doğrusu.

Çünkü Âkif’e göre şairlik yalnızca şiir yazmak değildir.

Şairlik bir ünvandır. Kendi kendine alınmaz; halk tarafından verilir.

Mehmet Âkif ise şairdir.

Ama yalnızca şair değildir.

O, İstiklâl Şairi’dir.

Peki bir insanın dünyaya, hayata ve topluma bakışını yalnızca yazdığı şiirlerden anlayabilir miyiz?

Âkif’in şiirlerine biraz daha yakından baktığımızda, bunun cevabını da buluyoruz.

Onun tasvip etmediği, tam bir zaman kaybı olarak gördüğü iki mekân vardır: meyhaneler ve kahvehaneler.

Öyle ki buralarda zaman geçirenleri yaşayan ölülere benzetir, buralarda zaman geçirmeyi adeta intihar olarak nitelendirir.

Hiç gitmeyeni iğrendiren, gidenleri düşündüren mısralarla dolu “Meyhane” isimli şiirinde:

“Ne mâzi var, ne âtî, bak şu ayyaşın hayalinde;
Tutup bir zehr-i âteşnâk dest-i bî-mecâlinde;
Zevâl-i ömrü bekler hem şebâbın tâ kemâlinde!” der.

Âkif’in gözünde insanın ömrü, boşa harcanamayacak kadar değerlidir.

Bu yüzden kahvehane eleştirisi de yalnızca bir mekân eleştirisi değildir. Onun asıl itirazı, insanın ömrünü tüketmesinedir.

“Mahalle Kahvesi” şiirinde hem gerçek hem de mecazî anlamdaki pisliği pek çok mısrada dile getirir:

“Mahalle kahvesi Şark’ın harîm-i kâtilidir;
Tamâm o eski batakhaneler mukabilidir;
Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür;
Söner bu hufrede idraki, sonra kendi ölür…”

Fakat insanı yalnızca “şunu yapma” diyerek anlatmaz Âkif.

Onun için hayat, yasaklardan ibaret değildir.

Bir şeyden uzak duruyorsa, mutlaka onun karşısına koyduğu başka bir değer vardır.

Meyhane ve kahvehanelerden uzak durmasının karşısında; huzur bulduğu, ruhunu dinlendirdiği iki mekân vardır:

Camiler ve mezarlıklar.

“Fâtih Camii” isimli şiirinde camiyi neredeyse yaşayan, kucaklayan bir varlık gibi görür:

“Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i ilâhûtu:
Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür’etkâr!
O revzenler, nazarlardan nihân didârâ müstağrak,
Birer gözdür ki ayrılmış önünden perde-i esrâr…”

Ve:

“Bu kudsî ma’bedin üstünde tâbân fevc fevc ervâh

Bu ulvî kubbenin altında cûşân mevc mevc envâr…” derken camide bulduğu huzur, aslında onun dünyaya karşı verdiği mücadelede yeniden güç topladığı yerdir.

Mezarlık ise bunun başka bir yüzüdür.

“Mezarlık” şiirinde şöyle der:

“Sıkınca ruhumu ba’zen metâlibiyle hayat
Olur yegâne mesîrem mahalle-i emvât.
Muhît-i velvele-dârında zindegânînin
Ferâğ-ı dâimî yoktur hayât-ı sânînin.”

Ve ardından:

“Ey ademle varlığın ser-haddi, iklim-i salâh!
Başlarında sermedî bir sâye, bir müşfik cenâh.
Olmasan, bî-vâyeler nerden bulurlar inşirâh?” der.

Âkif’in mezarlığa bakışı ölüm sevgisi değildir.

Tam tersine, hayatın değerini anlayabilmek için ölümü hatırlamaktır.

Çünkü insan ölümlü olduğunu bildiğinde, elindeki zamanın kıymetini daha iyi anlayabilir.

Lâkin insan, her şart altında yaşamaya odaklı olarak yaratılmıştır.

“Geçinme Belâsı” isimli şiirinde, insanın bu dünyadaki yaşam telaşından sıyrılıp toprağın sinesinde dinlenmeye çekilmeyi düşünmediğini anlatır:

“Her devresi bir devr-i azâb olsa da hayâtın;
Râzîsi değildir bir türlü memâtın!
Binlerce zorluk içinde geçse de ömrü insanın;
O, yaşamaktan yine memnun, yine memnun!”

İnsan yaşamak ister.

Fakat Âkif’in sorduğu soru şudur:

Ne için yaşamak?

Sadece nefes almak için mi?

Sadece geçinmek için mi?

Yoksa yaşadığı müddetçe bir iz bırakmak, çalışmak, üretmek, bir başkasının yükünü hafifletmek için mi?

“Âhiret Yolu” isimli şiirinde musalla taşını anlatırken, aslında insanın hayat boyunca kaçamayacağı son gerçeği hatırlatır:

“Senin en son sedirindir şu pervasızca uzanmış taş;
Ki yumuşak yatağından çıkar da bir gün vurursun baş;
Elinden kurtulmaya imkân yok hayat boyunca uğraş;
O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz… Muktedirsen aş!”

Elbette vakti gelen herkes göçüp gidecektir bu dünyadan.

Fakat Âkif ister ki hiçbir âdem boşu boşuna gelmiş olmasın dünyaya.

Ölene değin çalışsın, çabalasın, araştırsın, soruştursun…

Kul, kulun yardımına koşsun; her insan yaşadığı müddetçe; ailesi için, milleti için, inancı için, ahireti için elinden geleni yapsın.

Çünkü onun dünyasında tevekkül, tembellik değildir.

Nitekim Halife Ömer’in, ocağını, eşini, çocuğunu düşünmeksizin kendini yalnızca ibadethaneye atan kişiye söylediği:

“Bence seni çoluk çocuğun için nafaka bulmakla meşgul görmek, böyle mescit köşelerinde ibadete çekilmiş görmekten daha hayırlıdır.” sözünü, “Müslümanlıkta tembellik yoktur” düşüncesine delil olarak gösterir.

Ve “Mahalle Kahvesi” şiirini öylesine sade ama güçlü bir metaforla bitirir ki, bütün anlattıklarını birkaç kırlangıcın hareketine sığdırır:

“Tavanın pervâsı altındaki toprak yuvadan,
Bakıyor bunlara yan yan, iki çift ince nazar,
‘Ya sizin bir yuvanız yok mu?’ diyor anlaşılan,
Dişi erkek çalışan, yavrulu kırlangıçlar.”

Âkif, insanın kendisine bakmasını da ister, telkin eder.

Bir kuş kadar bile hayatın sorumluluğunu taşıyamayan insan, neyi beklemektedir?

Belki de bütün mesele burada düğümleniyor.

Safahât’ın sayfalarında bir yandan yoksulluğu, cehaleti, savaşı, ölümü ve çaresizliği anlatan; diğer yandan ilmi, çalışmayı, imanı, ümidi ve insanın sorumluluğunu savunan bir Mehmet Âkif görüyoruz.

Kızıyor, sorguluyor, bazen isyan eder gibi haykırıyor, bazen Rabbi’ne sığınıyor, bazen bir mezarlıkta huzur buluyor, bazen bir caminin kubbesi altında ruhunu dinlendiriyor ama bütün bunların arasında hep aynı  şeyi söylüyor:

İnsan, yaşadığı müddetçe boş durmamalıdır.

Belki de Safahât’ın sayfalarını çevirdikçe, “Mehmet Âkif kimdi?” sorusunun cevabından çok daha başka bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz:

“Biz neyiz ve nasıl yaşıyoruz?”

Sözün doğrusu, “Ârif olan anlar”dır elbet.

Peki biz ne diyelim bu seferlik?

Âkif olan anlatır diyelim mi?


[1]  Mustafa Özçelik/ Mehmet Akif Ersoy, Kronolojik Hayat Hikâyesi s.99/ Erguvan Yayınevi

[2]  Hasan Basri Çantay/ Âkifnâme, s.250-251/ Erguvan Yayınevi

YORUM

WORDPRESS: 0