Banu Özbek Altun Yazdı | Yokluğun Kalıcı Varlığı: Sentimental Value Üzerine Bir Deneme

ANA SAYFASinema

Banu Özbek Altun Yazdı | Yokluğun Kalıcı Varlığı: Sentimental Value Üzerine Bir Deneme

Banu Özbek Altun film yazılarıyla edebiyatdaima.com'da. Yazarın yeni yazısı Yokluğun Kalıcı Varlığı: "Sentimental Value Üzerine Bir Deneme" yayında.

Fantastik Mr. Fox Filmine Dair
Semanur Ulu | Rüya: Zamanın ve Mekânın Ötesinde
“Kuru Otlar Üstüne” Filmine Dair

Bazı insanlar hayatımızdan gider, fakat yoklukları gitmez. Fiziksel olarak aramızda bulunmamaları hayatımızdaki etkilerinin de sona erdiği anlamına gelmez. Hatta kimi zaman bir insanın yokluğu, varlığından daha fazla yer kaplar. Çünkü varlık, sınırları ve kusurları ile karşılaşabileceğimiz somut bir gerçekliktir; yokluk ise tamamlanmamış ihtimallerin, cevapsız soruların ve gerçekleşmemiş beklentilerin alanıdır. Varlık zamanla sıradanlaşabilir, fakat yokluk, doldurulamadığı ölçüde kendisini yeniden üretir.

Norveçli yönetmen Joachim Trier imzalı 2025 yapımlı Sentimental Value (Manevi Değer) filmi aile ilişkilerini, terk edilmeyi, kuşaklar boyunca aktarılan yaraları -güncel deyimle travmaları- enfes bir sinematografi ile anlatır. 2026 Oscar ödüllerinde En İyi Uluslararası Film seçilen Sentimental Value filminin izleyenlerde bu kadar çok etki bırakması her bir karakterin derinliklerine nüfus etmemizi sağlaması olduğu kadar bir insanın yokluğunun başkalarının hayatında nasıl kalıcı bir varlığa dönüşebildiğini düşündürmesi bakımından da önemlidir. Bu nedenle filmin yakıcı vurgusu kimin gittiği ya da kimin kaldığı değil, gidişin geride kalanlarda açtığı duygusal alan ve bu alanın zamanla onların kendilik algılarını nasıl biçimlendirdiğidir. Zira birinin gitmesi bir olaydır; insanın kendisini gidilmeye, terk edilmeye değer biri olarak görmeye başlaması ise olayın içinde kurulan bir kimliktir.

Terk edilmek, yalnızca birinin hayatımızdan çıkması değildir. Bazen insan, terk edilmenin kendisinden çok, bu olayın kendisi hakkında taşıdığı anlama tutunur. Giden kişinin ardından sorulan soruların çoğu, görünüşte ona yöneliktir: Neden gitti? Neden kalmadı? Neden beni seçmedi? Ancak bu soruların altında daha derin bir soru bulunur: Ben neden seçilmeye değer bulunmadım?

Oysa birinin bizi seçmemesi, bizim seçilmeye değer olmadığımızın kanıtı değildir. Fakat duygusal deneyim, bu iki olgu arasındaki ayrımı ortadan kaldırabilir. Böylece terk edilme, geçmişte gerçekleşmiş bir olay olmaktan çıkar; insanın kendisi hakkında geliştirdiği bir inanca dönüşür.

Sentimental Value filminde babanın yokluğu bu nedenle yalnızca babanın eksikliği değildir. Onun yokluğu, geride kalanların kendilerine ilişkin sorularını cevaplandırmaya çalıştıkları bir alana dönüşür. İnsan bazen kendisine yapılanlardan çok, kendisine yapılmayanların anlamıyla yaşar. Söylenmeyen sözler, kurulmamış  yakınlıklar, gösterilmeyen ilgi ve yapılmayan tercihler, gerçekleşmemiş olmalarına rağmen son derece gerçek sonuçlar doğurur. Yaşanmış bir olayın sınırları vardır; yaşanmamış bir ihtimalin ise sonu gelmeyen bir uzantısı bulunabilir.

Belki de yokluk, tam olarak bu nedenle varlıktan daha fazla yer kaplar: İnsan, yokluğun bıraktığı boşluğu yalnızca özlemle değil, kendisi hakkında verdiği hükümlerle de doldurur.

Sentimental Value filminde anne terk eden değil, kalandır. Bununla beraber annenin eksikliği, yetersizliği çocuklarda baba kadar yer tutmaz. Bu da aile içindeki duygusal ilişkilerde dikkat çekici bir eşitsizliği gözler önüne sererken şu soruyu sordurur: Neden birinin eksikliğiyle birinin yokluğu aynı biçimde yaşanmaz? Çünkü ilişkinin içinde kalan kişi, bütün yetersizliklerine rağmen, varlığıyla ilişki kurmaya devam eder. Onun eksiklikleri görülebilir, davranışları değerlendirilebilir ve beklentiler onunla gerçek bir ilişki içinde sınanabilir. Giden kişi ise geride bıraktığı boşluk nedeniyle zamanla somut bir insandan çok daha fazlasına dönüşebilir.

Bu durum, kalan kişinin daha az sorumlu ya da giden kişinin bütün sorunların kaynağı olduğu anlamına gelmez. Mesele, eksikliğin ve yokluğun farklı biçimlerde deneyimlenmesidir. Kalan kişinin yetersizliği, giden kişinin yokluğunun gölgesinde görünmezleşebilir. Çünkü yokluk, yalnızca karşılanmamış bir ihtiyaç değil; ilişkinin neden ve nasıl sona erdiğine ilişkin cevapsız sorular da üretir.

Bu noktada sorulması gereken soru, kimin daha çok suçlu olduğu değil, neden bazı yoklukların diğer bütün ilişkilerin üzerine yerleştiğidir. Bir insanın yokluğu, diğerlerinin hayatında nasıl bu kadar belirleyici bir güce dönüşebilir? Ve insan, kendisini terk eden kişinin yokluğuyla yaşarken neden kendi değerini yine onun vereceği bir cevaba bağlar?

Belki de insanın en derin çelişkilerinden biri, kendisinden esirgeneni yine onu esirgeyende aramasıdır. Bazen birine dönmek, onu yeniden sevmekten çok, onun yanında kaybedildiği düşünülen kendilik duygusunu geri kazanma arzusudur. Kişi, bir zamanlar kendisini seçmeyen insanın bir gün kendisini seçmesiyle geçmişteki hükmün değişeceğine inanabilir. Ancak böyle bir beklenti, insanın kendi değerini belirleme yetkisini yeniden aynı kişiye bırakması anlamına da gelebilir.

Sentimental Value filminde bütün bu ilişkilerin ortak bir mekânı vardır: Ev.

Ev, yalnızca insanların bir arada yaşadığı fiziksel bir yapı değildir. Beklentilerin, alışkanlıkların, yakınlıkların, suskunlukların ve karşılanmamış ihtiyaçların biriktiği ortak bir alandır. İnsanlar evden ayrılabilir, ev değişebilir, ilişkiler sona erebilir. Fakat evde yaşananların duygusal sonuçları, mekânın sınırlarını aşarak insanların kendileriyle ve birbirleriyle kurdukları ilişkilere yerleşebilir.

Birinin evden gitmesiyle açılan boşluk, yalnızca onun bulunmadığı bir alan değildir.  Bu boşluk, geride kalanların birbirleriyle ilişkilerini de değiştirebilir. Bir kişi suskunlaşır, bir diğeri daha fazla sorumluluk üstlenir, bir başkası terk edilmemek için kendisini geri çeker. Aynı olay, evdeki her insanın hayatında başka bir biçimde yaşamaya devam eder.

İnsanlar aynı evin geçmişini paylaşsalar da aynı yarayı taşımazlar. Bu bakımdan evdeki yara kişiseldir, ama sonuçları ortaktır. Bir insanın gidişi, yalnızca onunla geride kalan kişi arasındaki ilişkiyi değil, o ilişkinin çevresinde kurulmuş bütün duygusal dengeleri etkileyebilir. Çünkü bir insanın hayatından çıkmasıyla, o insanın hayatında yaptıklarının sonuçlarından çıkması aynı şey değildir.

Bu nedenle Sentimental Value filminde ev, yalnızca yaranın açıldığı yer değil, yaranın ilişkiler aracılığıyla varlığını sürdürdüğü yerdir. Giden kişi evden ayrılmıştır, fakat geride bıraktığı eksiklik evden ayrılmaz. Hatta zamanla bu eksiklik, evde kalanların davranışlarını belirleyen görünmez bir düzene dönüşebilir.

Terk edilme meselesi, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin daha derin bir boyutuyla da karşılaşmasını sağlar: Kendini tanımak ile kendini seçmek aynı şey midir?

Kendini tanımak, insanın arzularını, sınırlarını, yetersizliklerini ve çelişkilerini fark etmesidir. Kendini seçmek ise bu bilgiyi bir tercihe dönüştürmek, kendi hayatına ve ihtiyaçlarına öncelik vermektir. Ancak kendini tanımış olmak, nasıl davranacağımızı kendiliğinden belirlemez. İnsan kendisini tanıdığı hâlde başkasından yana karar verebilir; kendisini seçtiğinde ise başkasını dışarıda bırakabilir.

Her tercih, bir ihtimalin gerçekleşmesi kadar başka ihtimallerin gerçekleşmemesi anlamına da gelir. Bir insan kendi hayatını kurmak, kendi arzularının peşinden gitmek ya da kendisine ait bir alan yaratmak için bir ilişkiden ayrılabilir. Bu tercih, onun açısından özgürleşme anlamına gelebilir. Fakat aynı karar, geride kalanlar açısından terk edilme ve kayıp olarak yaşanabilir.

Belki de insanın özgürlüğü ile sorumluluğu arasındaki en güç gerilim burada ortaya çıkar. Kendimizi tanımamızda, kendimizi değerli hissetmemizde ve dünyadaki yerimizi belirlememizde başkalarının payı vardır. Bu nedenle kendimizi seçerken başkalarını bütünüyle dışarıda bırakmak, kendi varlığımızın oluşumunda onların taşıdığı payı da inkâr etmek anlamına gelebilir.

Özgürlük ve sorumluluk aynı kökten büyüse bile her zaman aynı yönde gitmezler. Sentimental Value bu açıdan, yalnızca kişinin kendi hayatını seçmesiyle değil, bu seçimin başkalarının hayatında bıraktığı izlerle de ilgilidir. Özgürlük, geride kalanların deneyimlerini geçersiz kılmaz. Bir insanın kendi hayatına ilişkin kararının haklı gerekçeleri bulunabilir; aynı kararın başkalarında açtığı yaranın da gerçek olması mümkündür. Bu yüzden haklılık ve hasar, her zaman birbirini ortadan kaldıran karşıtlıklar değildir.

İnsan neden yaraladığı ya da kendisini yaralayan yere döner? Bu soru çoğunlukla geçmişle hesaplaşma, cevap arama, yüzleşme ya da kendi yarasını iyileştirme ihtiyacı üzerinden ele alınır. Oysa dönüşün başka bir anlamı daha olabilir. İşte Sentimental Value filmi bu başka anlamı usul usul sızdırır: İnsan, kendi yokluğunun başkalarının hayatında yarattığı hasarı geç de olsa onarmak için dönebilir.

Burada dönüşün merkezinde, dönen kişinin kendi duyguları değil, geride bıraktığı insanların durumu bulunur. Giden kişi kendi hayatına devam etmiş olabilir. Ancak yokluğunun başkalarının hayatında neye dönüştüğünü, onların hangi kayıpları taşıdığını ya da hangi duygusal yüklerle yaşamak zorunda kaldığını sonradan fark edebilir. Dönüş, bu hasarı görmek ve mümkünse etkilerini değiştirme girişimi hâline gelir.

Fakat burada da bir sınır vardır. Kurtarma arzusu, kurtarma kudreti ile aynı şey değildir. İnsan, verdiği hasarın sonuçlarını onarmayı isteyebilir; ama kaybedilmiş zamanı geri getiremez. Geride kalanların yaşadıklarını silemez, onların kendileri hakkında geliştirdikleri inançları bir kararla değiştiremez. Dahası, kendisinin bir zamanlar sahip olduğu yeri yeniden kurabileceğini de garanti edemez.

Çünkü dönen kişi aynı kişi olsa bile, geride bıraktığı insanlar artık aynı insanlar değildir.  Onlar da bu yokluk içinde yaşamış, kendilerini korumak için yollar geliştirmiş ve belki de geri dönen kişinin artık kolayca ulaşamayacağı bir mesafe oluşturmuşlardır.

Bu nedenle dönüş, geçmişin basitçe devam ettirilmesi değildir. Geçmişte kurulmuş bir ilişkinin, değişmiş insanlar arasında yeniden mümkün olup olmadığının sınanmasıdır. Yönetmen Sentimental Value filmini yapma sebebini de bu perspektife yerleştirir: “Filmdeki mesele, uzlaşmanın kendisi değil, onun imkânsızlığı. Farklılıklarımızla nasıl barışabiliriz, buna bakmak istedim” derken zamanın geri alınamazlığına da atıf yapar.

Belki de bazen geri dönüş, geçmişteki hasarı bütünüyle ortadan kaldırmak değil, o hasarın geleceği belirlemeye devam etmesini engellemek için gösterilen son çabadır.

Bütün bu düşünceler bir araya geldiğinde, Sentimental Value üzerine daha temel bir soru belirir: Bir insanın hayatımızdaki yeri, bize verdikleriyle mi, bizden esirgedikleriyle mi belirlenir?

Bize verilenler zamanla hayatımıza karışır ve sıradanlaşabilir. Esirgenenler ise tamamlanmamış bir ihtimal olarak kalır. Yaşanmamış bir yakınlık, gerçekleşmemiş bir tercih, yapılmamış bir konuşma ya da söylenmemiş bir söz, insanın zihninde yeniden yeniden kurulabilir. Yokluk, gerçekleşmemiş olmasına rağmen etkisini sürdürür; bazen varlığın bıraktığından daha kalıcı bir iz bırakır.

Ancak insanın geçmişle ilişkisi yalnızca özlemden ibaret değildir. Yokluk, bir yandan insanın kendisi hakkındaki inançlarını biçimlendirirken, diğer yandan değiştirilebilecek bir geleceğin imkânı da açık tutar. Geri dönüşün anlamı burada ortaya çıkar. Geçmişi değiştirmek mümkün değildir; fakat geçmişin sonuçları karşısında yeni bir sorumluluk almak mümkündür.

Yine de kurtarma girişimi kaybedileni geri getirmek demek değildir. Bazen kurtarılabilecek tek şey, yaranın yeni yaralar üretmesini önlemektir. Bazen insan, geride bıraktıklarının hayatında yeniden merkezî bir yer edinemez; yalnızca artık onların hayatını kendi yokluğunun belirlediği biçimde sürdürmemesi için bir imkân yaratabilir. Bu da azımsanacak bir şey değildir.  

Ev, bu nedenle filmin düşünsel dünyasında yalnızca geçmişin hatıralarını taşıyan bir mekân olarak değil, hasarın ve kurtarma ihtimalinin ortaklaştığı yer olarak düşünülebilir. Yaranın açıldığı yer ile yaranın etkilerinin değiştirilmeye çalışıldığı yer aynıdır. Fakat oraya dönmek, geçmişteki ilişkiyi yeniden elde etmek anlamına gelmez. Aynı mekâna dönen insanlar, aynı zamana dönemezler.

Ve böylece başlangıçtaki düşünceye yeniden döneriz: Bazı insanlar hayatımızdan gider, fakat yoklukları gitmez. Geri döndüklerinde ise karşılaştıkları şey yalnızca bıraktıkları insanlar değil, kendi yokluklarının bu insanların hayatında aldığı biçimdir.

Belki de bir insanın geç kalmış dönüşü, kendisini yeniden seçtirmek için değil, bir zamanlar kendi seçiminin dışında bıraktığı insanların hayatında hâlâ onarılabilecek bir şey olup olmadığını görmek içindir.

YORUM

WORDPRESS: 0