Güler Zehra Kurt, ünlü yönetmen Ingmar Bergman'ın Persona filmini Carl Gustav Jung'un görüşleri bağlamında yorumladı.
Persona Filmi Üzerine
Güler Zehra Kurt
Ünlü yönetmen Bergman’ın en az kendisi kadar ünlü olan “Persona” filmini pek çoğumuz izlemişizdir. Bu yazıda film hakkında kişisel anekdotlarımı paylaşırken filmin ışık tuttuğu “persona” kavramının bireysel hayatlarımızdaki yansımalarına odaklanacağım.
Analize filmin isminden başlamak yerinde olacaktır çünkü filmin konusu, filmin isminde saklıdır. “Persona” kelimesi, bizzat etimolojik tarihi ile kendi başına bir felsefe ortaya çıkarır. Latince” maske” anlamına gelen persona kelimesi, kullanıldığı dönemde daha çok tiyatrocuların sahnede taktığı maskeleri karşılayan bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. Ve bilindiği üzeri Latince kökenli bu kavram, “personality” (kişilik) kelimesinin de kökenini oluşturmaktır. Etimolojik kökenle bir anlam çıkarmaya çalışırsak diğer insanların yanında sergilediğimiz kişilik özelliklerinin bir tür maskeleme türü olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Persona kelimesi daha sonraki yüzyıllarda psikiyatr Jung tarafından bireylerin psikolojik durumlarını sembolize etmek üzeri benzer şekilde kullanılmıştır. Jung’a göre birey başka birisi ile etkileşime geçtiği anda yani sahneye çıktığı anda kendisine bir “persona” (maske) belirler. Bu dış yüz, benliğimizin dışında oluşturduğumuz bir alan değildir, tam tersi Jung’a göre maskemiz de ruhumuzun katmanlarından birisidir, bizden bir taraftır ve benliğimize aittir. Maskenin işlevi ise insan ruhunun derinliklerine ait “gölge” yanımızı örtmektir.

Jung’a göre her insan, ruhunun derinliklerinde gölgede kalan bir taraf barındırır. Bu tarafta özellikle toplumda açığa çıkması uygun olmayan bastırılmış duygular, saklı düşünceler ve başkası tarafından yargılanan dürtüler gibi daha karanlıkta kalan özellikler yer almaktadır. Dolayısıyla kişi, kendisi için belirlediği maske (persona) sayesinde karanlık yönlerini diğer insanlardan saklarken hem kendisini toplumdan hem de toplumu kendisinden korumaktadır. Ama bu sakınma durumu kolay değildir. Kişi asıl ben ile yani gölge yanının da dahil olduğu bütün benliği ve sahne sırasında takmak zorunda olduğu personası arasında bir tutarsızlık yaşar. Bu tutarsızlık iki benliğin arasında büyük bir çatışma yaratır ve bu sonu gelmez çatışmalardan yorulan insan, kendi kişiliğine dair buhranlar içerisinde sürüklenmeye başlar. İşte “persona” filmi de bu benlik çatışmasının sanatsal bir gösterimi olarak bize sunulmuştur.

Filmin İçeriği ve Persona Kavramının Filimdeki Yansımaları
Filimde sunulmak istenen çatışma iki karakter tarafından sembolize edilmiştir. Birisi oyunculuk yapan ve oyunculuk yaptığı süre boyunca yalnız sahnelerde değil, gerçek hayatta da sürekli maske takmaktan yorulan ve psikolojik sağlığını kaybeden Elizabeth ve ona bakmakla sorumlu olan saf ve mutlu görüntüsünün ardında derin ızdıraplar taşıyan Alma. Elizabeth’in geçirdiği buhranlar, uzun bir gülme krizinden sonra suskunluk ile sonuçlanmış ve hastaneye kaldırılmıştır. Hastanedeki tüm tedavilerine rağmen konuşmayı reddeden Elizabeth, anlaşılan hasta değildir, tüm hayatı boyunca asıl benliği ve maskedeki benliği arasındaki çatışmalarla boğuşan Elizabeth, çareyi susmakta görmüştür. Belirsiz gürültüden mutlak sükûnet haline sığınmış ve asıl beni açığa vuramamanın ızdırabını, hiçbir şeyi açığa vurmamakta bulmuştur. Filimde bu durum, Elizabeth’in doktoru tarafından şöyle tanımlanmıştır: “Başkalarına karşı sen ile yalnızken ki sen arasındaki uçurum. Sürekli açlık, açığa vurulmak için…”
Açığa vuramadığı benliğinin yasını susarak yaşayan Elizabeth, doktorunun tavsiyesiyle şehirden uzak bir yazlığa gidecek ve bir süre orada dinlenecektir. Bu süreçte hemşiresi Alma da ona eşlik eder. Yazlıkta kaldıkları süre boyunca bir hayli yakınlaşan iki kadın artık adeta birbirlerini çok iyi tanıyan iki dost durumunu almışlardır. Bu yakın ilişkinin aktarımı Elizabeth’in konuşmamasından dolayı çoğunlukla Alma tarafından yapılır. Kendi hayatını tüm ayrıntıları ile Elizabeth’e açmaya başlayan Alma, izleyiciye tıpkı Elizabeth gibi pek çok maskesi olduğunu gösterir. Dış yüzeyde yani takındığı personada nişanlı ve makul bir insan profili çizen Alma, aslında pek çok anlamsız hatada bulunmuş, kendi doğruları ile çelişmiş ve karanlık tarafındaki dürtülere hâkim olamadığı anılar biriktirmiştir. Alma da tıpkı Elizabeth gibi acılar içindedir. Olması gereken kişi ile olduğu kişi arasındaki zıtlık ve bu zıtlığın doğurduğu çatışma onun çöküşünü gerçekleştirmiştir. Elizabeth’e benliği ve personası arasındaki çatışmayı her ayrıntısına kadar açan Alma artık Elizabeth’in karşısında tüm çıplaklığı ile durmaktadır. Maskesini düşürmüştür artık. Gölge yanından, utançlarından ve gizlerinden artık yalnız o değil Elizabeth de haberdardır.

Başka insanların karşısında oluşturduğumuz personamız, sahnede taktığımız maskemiz aslında bizi örten ve açık hedef olmamızı engelleyen bir tür koruma kalkanıdır. Bu nedenle maskemizi bir süreliğine olsa da çıkarmak, birisinin karşısında tüm düşüncelerimiz, duygularımız ve utançlarımızla apaçık şekilde durmak, bizim için oldukça tehlikelidir. Medeniyet, toplumsal düzen için maskeyi şart koşmuştur. Maskesiz kişi, karşısında çırılçıplak duran bir insanın uyandırdığı etkiyi uyandırır medeni insanda. Artık çıplaklık içinde olan da çıplaklığa maruz kalan da utanç içerisindedir. Maruz kalan bu utançtan kaçmak ister ve bunu maskesiz kalan zavallı çıplağı dışlayarak, ötekileştirerek gerçekleştirir. Bu nedenle hepimiz maskelerimize, toplumsal alanda oluşturduğumuz yanıltıcı idealarımıza sıkı sıkıya sarılırız. Kimsenin asıl benliğini yeğlemeyiz. Olandan ziyade olması gerekeni arzular ve bu doğrultuda personalar geliştiririz. Bu durumda oldukça işlevseldir çünkü bizden maskesizlik talep eden kişiler yalnız bizi alaşağı etmek isteyenlerdir. İnsan, kusurlu bir varlık olarak kusurları kullanan diğer insanlardan maskesiyle korunmalıdır. Filozof Nietzsche, bu durumu çok önceden fark etmiş, “Böyle Söyledi Zerdüşt” adlı eserinde bu konuyu şöyle dile getirmiştir. “Kendini gizlemeyen, öfkelendirir: bu kadar çok nedeniniz var çıplaklıktan korkmak için! Evet, birer tanrı olsaydınız, utanabilirdiniz giysilerinizden!”
Kusursuzluktan uzak olan insan için maske zorunlu bir var oluş biçimidir. Yoksa diğer insanların öfkesini üzerine çeken insan, açık bir hedef haline gelecek ve var oluşunun hiçbir katmanını gerçekleştiremeyecektir. Ne var ki Alma bu kuralı çiğnemiştir. Artık Elizabeth’in karşısında tamamen savunmasız kalmıştır. Bu savunmasızlık durumundan rahatsız olan Alma, maskesizliğin verdiği utanç ile Elizabeth’e karşı öfke duymaya başlar. Artık ikisi arasında büyük bir çatışma başlamıştır. Bu iki zıt kadın, tüm karşıtların yaşadığı gerilimle birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Bir tarafta maskesiz kalan apaçık Alma, bir tarafta maskelerin verdiği yükü taşıyamayan ama personasını terk etmek yerine suskunluğun gizine sığınan Elizabeth. Bu iki kadın her ne kadar karşıt görünse de filmin ilerleyen sahnelerinde bir hayli benzerlik taşıdıklarını görürüz. Bergman’ın ustalığı senaryoda da kendisini göstermektedir. Bu iki kadın aslında tek bir kişidir. Bergman tek bir kişinin yaşadığı personası ve kişiliği arasındaki çatışmayı, iki kadında sembolize etmeyi uygun görmüştür. Filmin sonuna doğru anladığımız kadarıyla var olan tek kişi alınsa Almadır. Alma, personası ve benliği arasındaki çatışmadan yorulan ve bu çatışmadan kaçmak için şehirden uzak yazlığına gelen bir oyuncudur. Ne var ki kaçtığı şey kendisidir ve kaçarken yine kendisine yakalanmıştır. Yazlığında bulunduğu sürece personası ve benliği arasındaki çatışmayla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Bergman, izleyicinin gözünde bu çatışmanın şiddetini arttırmak için tek bir kişinin benliklerini iki farklı kadın üzerinden anlatmıştır. Alma ve Elizabeth’in hikayesi bu çatışmanın hikayesidir. Alma, kişinin karanlık tarafını, çelişkilerini yani maskenin altında yatan gölge yanı sembolize ederken, Elizabeth bu maskeye sımsıkı sarılan ve personası uğruna içindeki Almayı susturan dış yüzü sembolize eder. Bu iki yüz hem birbirinden çok farklı ikiliğe hem de tüm zıtlıklar içinde birbirini var eden birliğe sahiptir.

Ayrıca filimde sahip olduğumuz maskelerimizin bir yük haline gelmesi, bize dayatılan toplumsal rollerin sonucu olarak gösterilmiştir. Maskesiz tarafı sembolize eden Alma, maskeli Elizabeth ile çatışmaya girdiği süre boyunca aslında Elizabeth’in de kendisi gibi olduğunu, kendisiyle bir olduğunu göstermek için Elizabeth’in gölge taraflarına odaklanır. Elizabeth aslında çocuğunu terk etmiş ve çocuğuna gerekli ilgiyi gösterememiş bir annedir. Alma, Elizabeth’e bu durumu hatırlatır ve aslında hiç anne olmak istemediğini yalnızca sosyal ilişkilerinde anne olmama durumu bir eksiklikmiş gibi gösterildiği için anne olduğunu vurgular; Elizabeth, Alma’nın maskelerinden dolayı asıl beni ortaya koyamadığı, istediği gibi yaşayamamasından dolayı hiç yaşamamış gibi hisseden kısmıdır. Psikiyatr Jung da persona kavramı içinde bu duruma oldukça vurgu yapar. Jung’a göre toplum içerisinde apaçık benliğimizi sunmak oldukça tehlikeli olduğundan maskeler faydalıdır ama kişi maskesine fazla aidiyetlik hisseder yani salt toplum için, başkaları için yaşamaya başlarsa kendi benliğini kaybetmesinden dolayı büyük buhranlar içinde kalacaktır. Başkaları için yaşanan hayat, hiç yaşanmamış bir hayattır. Kişi bazen tüm cesaretiyle kendi benliğini ortaya koymalı ve sahip olduğu tek ömrünü kendisine ait kılmalıdır. Almanın yaşadığı durum biraz da kendi hayatının yasını tutmaktır. Hiç kendisi için yaşayamamış, istemediği şeylere sürüklenerek bir ömrünü zorunluluk ilkesine göre geçirmiştir. Bergman, bu durumu özellikle kadınlar üzerinden anlatmayı uygun görmüştür. Çünkü kadınlara dayatılan sosyal zorunluluk daha çok olmasıyla birlikte daha eleştirel bir durumdadır. Pek çok kişinin kendi hayatlarını değil de başkalarının hayatlarını yaşaması oldukça trajik iken, kadınların bu trajediye daha çok maruz kalması bahsedilmeye değer bir konu olarak Bergman’ın Persona filminde yer almıştır.
Bergman, hepimizin yaşadığı benlik çatışmasını sanatsal bir biçimde sunarak bir felsefe ortaya koymayı başarmıştır. Persona filmi, insanın ortak durumuna odaklanmasıyla birlikte evrensel bir eserdir. Ama aynı zamanda tüm evrensel durumları kendi bilinci doğrultusunda anlamlandıran insan, bu filimde de kendiyle içkin olan anlamlara ulaşacaktır.



YORUM