LA LA LAND FİLMİ ÜZERİNEEdiz Kaan Ermez La La Land’i izlerken aslında bir film seyretmiyorsunuz, uzun bir jazz solosunun içine düşüyorsunuz. Başla
LA LA LAND FİLMİ ÜZERİNE
Ediz Kaan Ermez
La La Land’i izlerken aslında bir film seyretmiyorsunuz, uzun bir jazz solosunun içine düşüyorsunuz. Başlangıcı var ama nereye gideceği belli değil. Tıpkı bir caz solosu veya free jazz performansı gibi. Film daha ilk sahnesinde, düzenli ve mekanik bir dünyanın ortasına müziği yerleştirerek şunu söylüyor: Bu hikâye yalnızca bir aşk filmi değil, uyumsuzluktaki uyumu yakalamaya çalışanların hikâyesi.
Caz burada yalnızca bir tür değil, bir varoluş biçimi. Bir çeşit hayat felsefesi olarak karşımıza çıkan bariz bir öge. Sebastian’ın savunduğu şey “eski müzik”ten çok zamana direnme arzusu bu yüzden Sebastian’ın benimsediği bir başkaldırı film boyunca bizi takip ediyor. Cazın özündeki öğeler Sebastian’ın hayatına işlemiş biçimde. Standartlara karşı doğmak, kuralları öğrenip onları bilinçli biçimde yıkmak. Nietzsche felsefesindeki yapıcı ve yıkıcı felsefe veya çekiçle felsefe yapmak.
Film boyunca Sebastian’ın kulüplere, plaklara, isimlere bu kadar tutunmasının nedeni nostalji değil. Bu özelliğiyle değerlendirdiğimizde Sebastian’a romantik dönem bestecilerindeki romantizmi yerleştirebiliriz. O, geçmişten çok anlamda ısrar ediyor. Hızla akan modern dünyaya karşı basit ama kendi içinde komplike bir direniş gösteriyor. Her şeyin hızla tüketildiği bir çağda bir melodinin yaşamasını istemek neredeyse politik bir tavır, bir diğer deyişle bir başkaldırı örneği.

Mia ise başka bir doğaçlama. Uzak ama birbirine benzer yönleri de burada ortaya çıkıyor. Sahnede değilken bile rol yapar gibi hayatı yaşaması ve kendi kafasında romantize ederek stabil hayatına ufak spiraller kazandırma uğraşı göze çarpıyor. Bu da Sebastian’a kıyasla Mia’yı daha çok bizden biri yapıyor. Sürekli anlatması gereken bir hikâyesi var ama kimse gerçekten dinlemiyor. Cazın bireyselliği Mia’nın oyunculukla kurduğu ilişkiye çok benziyor. Mia ve Sebastian’ın hayatlarını kesiştiren nokta da ilk bakışta görülebileceği üzere bu. Film bu iki karakteri bir araya getirdiğinde aslında iki yalnızlığı çarpıştırıyor, iki ayrı ritmi aynı ölçüye sokmaya çalışıyor. Bambaşka iki tonaliteyi tek parçaya oturtmaya çalışıyor.
Lalaland’in en sert gerçeği şu: Uyum her zaman mutluluk getirmiyor. Bazen iki melodi ayrı ayrı kusursuzken birlikte gürültüye dönüşüyor. Caz ikonunun filmin her noktasında bir şekilde bizi takip ederek anlatmaya çalıştığı fikir de bu zaten. Film romantik bir aşk hikâyesi anlatmıyor, bu konuda hemfikir olmamız gerekiyor; uyumsuzluğun estetiğini kuruyor. Uyumsuzluğun estetiği dendiğinde akla gelen ilk şey ise jazz olduğundan aslında filmdeki hiçbir imgenin içi boş ve rastgele olmadığını anlıyoruz. Hayallerin aynı sahneyi paylaşamaması, insanın en olgun trajedilerinden biri. Çünkü ortada bir ihanet yok, bir kötülük yok, bir suçlu yok. Sadece zaman var. Ve gerçek realizm de burada kendini belirtiyor.
Jazz kültürünün ruhu da en başından beri bizi sürükleyerek bu noktaya getiriyor. Filmde caz konusundaki çatışmalardan biri de Mia’nın cazdan nefret etmesi. Caz mutlu son vaat etmez; çözülmeyen akorları sever ve bitmeyen cümleler kurar. Bir nevi hayat ve caz birbirine çok benzeyen iki akraba gibidir. Lalaland’in finali de bir caz parçası gibi davranır: Dinleyiciyi rahatlatmak yerine düşündürür. Farklı sonlarında olanaklı olmasına dikkat çekerek izleyiciye bir yorum kısmı bırakır.
Alternatif final sekansı aslında bir mutluluk fantezisi değil; bir yas biçimi. İnsan bazen yaşamadığı hayatların matemini tutar. Bu fantezi fikirlerin içinde hala diri ve gerçek kalmayı başarabilen, bir bakıma da karanlık nokta budur. Film bu matemle yüzleşmekten kaçmaz. Aksine onu ışıkla, renkle ve müzikle sarar. Çünkü bazı acılar karanlık değil, parlaktır. Tıpkı neon tabelalar altında çalınan hüzünlü bir melodinin Mia’nın kafasında dönüp durması gibi.
Lalaland felsefi bir hayat görüşünün kişiler bazında bir hayal dünyasının iki kutbunun ne denli uç fakat ortak olabileceği gerçeğini gösteriyor. Hayat çoğu zaman bir senfoni değil, bir “jam session”. Sonuçta senfoni mükemmelliğinde ve ölçülülüğünde ilerlemiyor hayat. Kimlerin sahnede kalacağı, kimlerin solosunu erken bitireceği belli değil. Bazı insanlar şarkımızın tamamında değil, sadece en güzel bölümünde yer alıyor. Ve o bölüm bittiğinde müzik susmuyor; sadece ton değiştiriyor. Başka tonlarda aynı melodilerin çalınması nasıl benzer hisler uyandırıyorsa hayatta da aynı gibi görülen ve benzer hisleri uyandıran durumların yaşanması insanı benzer duygulara sürüklüyor. Örnek olarak Beethoven’ın 5. Senfonisi’nin o meşhur başlangıcındaki “kader” ile ilişkilendirilen melodinin birçok parçada kullanılıp aynı hisleri uyandırması… Belki de film bu yüzden bu kadar dokunuyor. Çünkü bize şunu söylemiyor: “Aşk her şeyi yener.”
Aslında film şunu söylüyor: “Bazı şeyler yenilmek için vardır ama yine de değerlidir.” Mia ve Sebastian kavuşamamış iki aşıktan çok daha fazlası. Hatta kavuşmaktan fazlasını yapmayı başarabilmiş iki şaheser…
Lalaland bir aşk filmi değil, caz gibi yaşama öğretisidir.



YORUM
La La Land filmini izlemiş biri olarak yazını okurken tekrar izlemiş gibi oldum.Genç yaşta bu filmi analiz edip güzel bir yazı yazabilmek de ayrı bir yetenek.Tebrik ediyor,başarılarının devamını diliyorum.