Daima Edebiyat yepyeni eserlerle yoluna devam ediyor. Cansu Çetin "Sarı Tenekenin Kapağı Açıldı" öyküsüyle Daima Edebiyat'ta
SARI TENEKENİN KAPAĞI AÇILDI
Cansu Çetin
O gün cuma namazı bitiminde cemaat, caminin yoluna saçılan çeyrek altınlardan alıp almamak kararsızlığı yaşadı. Arkalarına baktılar az önce dinledikleri hutbe kulaklarını deldi. Önlerine baktılar pırıl pırıl çeyrek altınlar saçılmış duruyordu. Allah kimseyi bu kararsızlıkta bırakmasın istediler. Şeytanlar ayaklarından, ellerinden tutmuş olacak ki, bir anda çeyrekler kalmadı. Yemekçi Neriman ise evinin önündeki taşın üstünde eteğine toplayabildiği kadarının her birine ayrı ayrı gözyaşlarını dökerek sayıyordu.
Köy düğünlerinde gelen giden için verilen yemekleri bilirsiniz. Şimdilerde olduğu gibi kuru pasta meyve suyu ve bol şantili düğün pastasından değil de üç dört çeşit yemeğin ikram edildiği köy düğünleri vardı ben çocukken. Her köyün de yemeğini yapan biri vardı elbette. Bizimki Neriman’ dı. Tek çeşit menüsü ile yıllarca düğün yemeklerini o pişirdi. Toyga çorbası, kuru fasulye, nohutlu pilav… Düğün sahibinin bütçesine göre üzümlü kayısı hoşafı ve yaz helvası olurdu. Hoşaf ve helva verebilmek zenginlik belirtisi sayılırdı. Yemekleri pişirirdi ama yanına en az beş kişi yardımcı isterdi düğün sahibinden. Düğün sahibi de el mecbur akrabasından komşusundan Neriman’ın istekllerine uygun yardımcılarını seçerdi. Bakliyatlar üç gün önceden ayıklanır, ıslatılırdı. Kaplar ayarlanırdı. Gıcırdayan plastik tabldotlar yoktu. Siyah çuval gibi poşetler hiç yoktu. Kaplar ve kaşıklar camiden kiralanır işi bitince geri teslim edilirdi. İki gün önceden ekmekleri pişirtirdi. Keriman bu işlerin hepsini seçilen yardımcılar ile yapardı. Düğün sabahında ise toyga çorbasının ununu, yoğurdunu, yumurtasını, suyunu ayarlar kara kazana döktürür, ağaçtan oydurduğu bir metrelik kendine ait kaşığı ile karıştırmalarını isterdi. Fasulyenin tüm gerekenlerini ayarlar, pilavında suyunu koydurduğunda düğün evinin bahçesine minder ister, çayını içerdi. Odun ateşinden kapkara olmuş kara kazanlara yakın otururdu. Önce mis gibi odun kokusu havaya kalkardı. Düğün evi olduğu bu kokunun yayılımıyla belli, olurdu. Neriman yakınına oturduğu yemeklerin çiğ kokusunu atıp kokuları berraklaştıkça her on dakika da demir kaşıklarla küçük kâselere yemeklerden az az koydurur, o kadınlara seslenir, getirin kuzum tuzuna bakayım, getirin suyuna bakayım, emirleri ile öğleni eder, yemeğini yer, parasını peşin alır giderdi. Saltanatını böyle böyle uzun yıllar sürdürdü. Bu koltuğu kaybetmenin korkusunu yaşadı mı bilinmez ama iyice alışmıştı ünvanına. Belinde kayma oldu, yardımcı sayısını yediye çıkardı yine pişirdi. Vücudunun önü ve arkası birbirine zayıflıktan yapışırdı. Ellerindeki damarlar mosmor dışardan görünürdü. Her konuşulduğunda yirmi beş yaşında iki oğlanla dul kaldığını anlatır, yardıma muhtaçlığından bahseder insanı suçlu hissettirmek için elinden geleni yapardı. Tek göz bir odalı evinin karşısında gelinin biriyle oğlu da oturur, oğlunun yetmediğine, kendinin yetirdiğini anlatırdı.
İki bin nüfuslu köyün birkaç neslinin nişan yemeği, düğün yemeği, bebek, gelin mevlitleri, sünnet düğünü yemeklerini yaptı. Düğün yemeğini yaptıklarının çocukları evlendi onlarınkini de elleriyle değil artan yardımcılarıyla yaptı. Evlenip elini öpenlere “annenlerin yemeği de benim elimden çıktı, hey gidi zaman.” diyerek iç geçirirdi. Bu düzen böyle giderken ilçede bizim köylü fırıncının işleri bozuldu. Borçlandılar. Köylerine geri döndüler. Fırıncı, karısı Beyhan ile bahçelerine tuğladan fırın ördü. Köyümüzün delikli ekmeğinden yapmaya başladı. Motor bisikleti ile evlere satışı da eklediler. Kendi önde arkada karısı, sepette ekmekleri kar kış, soğuk sıcak demeden sattılar. Artık evlerde ekmek daha az yapılır oldu. Köydekilerin rahatına düşmeye hakkı yok muydu? En çok satışı düğün yemeklerine yaptılar. Beyhan ise Neriman’ ın yaşlandığını görüyordu. Halkın dilinden ise Neriman’ın bitmeyen isteklerini duyuyordu. Beyhan, cesaretini topladı ve yeğeninin düğün yemeğini yapmak istediğini abisine söyledi. Abisi olur mu, olmaz mı derken Beyhan yaptı. Ondan sonra da birçok defa başka yemekler yaptı. Üstelik menüyü değiştirdi. Mercimek çorbası, etli türlü, pilav, tulumba tatlısına çevirdi. Her düğünde insanlar önce Neriman’ ın evinin yolunu tutacak gibi olsa da kendilerini Beyhan’ ın evinde anlaşma yaparken buluyorlardı. Beyhan, her şeyi kocasıyla ayarlıyordu. Tabak çanak, ekmek, ön hazırlık… Üstelik Neriman ile aynı fiyattan anlaşılıyordu. Neriman düğün evleri yerine evinin önüne attığı yer minderinde oturarak geçirdi o yaz mevsimini. Çok az iş aldı. Yaşlı sayılsa bile eli ayağı tutuyor, aynı yoğun çalışmayı gözü alıyordu. Peş peşe kaybettiği her yemekte biraz daha kahroluyordu. Gelen geçen halini hatırını soruyor başka bir konu açmıyor ve uzaklaşıyordu. Beyhan’ a kinlendikçe kinleniyor öfkesinden oturduğu minderi deliyordu elleriyle.
Sonra o yaz bir dedikodu aldı yürüdü tüm köyde. Beyhan ile kocasının yaptığı ekmekleri beyaz olsun kireç kattığı hatta ilçede kapanan fırınlarının bunun yüzünden zabıtalarca kapatıldığı kulaklardan kulaklara, evlerden sokaklara aldı yürüdü. Beyhan’ın işleri yavaş yavaş azaldı. Hatta hiç kalmadı. Keriman tahtına, yeniden yemekçilik ünvanına kavuştu, yanında da on tane yamakla çalışır oldu. Minderinden hiç kalkamadan! Beyhan ve kocası da bu evrede boş durmadı. Ama dedikodu çıkarmak değildi niyetleri. Keriman’ ın açığını arayarak oradan vurmak istediler. Başardılar da.
Keriman’ın hayırsız oğlu ama bu hayırsızlık gerçekten hayr etmezlikti. Bazıları vardır ne evlat olur ne baba olur ne eş olur. Aslında hepsi olmuştur ama lalettayin yaşayarak sürer gider bu. Çobanlık yaparak, kırda bayırda yatarak, kazandığını ise ne yaptığını bilmeyerek geçen bir ömürdü. Hâlbuki derler, babasız büyüyen adam olur! Yok, ona bu uğramadı. Hatta tüm hayırsızlıklarına elalemin karısına kızına kötü gözle baktığı gerçeği de eklendi böyle bilindi. Herkesin köşe bucak kaçtığı bir adamdı. Karısı, kaynanasının köydeki itibarına rağmen orada burada kocasını anlatmaktan hiç gocunmazdı. Kaynanasının “onlara da ben bakıyorum” dediklerinin yalan olduğunu anlatırdı. Belki çoğu da geline inanmazdı. Keriman, aynı şeyleri giyen bir göz oda ve mutfakta yıllarını geçiren bir yaşlıydı. Oğullarına vermiyorsa, kazandığını ne yapmıştı bunca yıldır. İşte kazandıklarını ne yaptığını bulan Beyhan’ın kocası oldu.
Keriman’ın açığını bulmak için elinden geleni yaptı. Önce oğlu ile ilgili bir şeyler vardır, diyerek onu izledi, ama bulamadı. Kerpiçten örülü alçakça avlu duvarlarının tepesinden bahçeyi gözlemeye başladı. Ensesinden yakalayacak bir erkek bile yoktu o bahçede. Üstelik sokaklar da gece yarıları boştu. Kireç iftirasının hıncını almak için elinden geleni yapacaktı. Ne de olsa herkes bir sırra gebedir. Yaşlı genç, yoksul zengin…
Cuma sabahı yemek pişirmeye giden Keriman’ın bahçesine Beyhan geldi. Bahçeden hiç eksik olmayan nanelerin sürgün verdiği yere geliniyle gittiler. Beyhan elleriyle koymuş gibi kocasının anlattığı yerde sarı peynir tenekesini buldu, güneşin altında şıkırdattı. Gelinin şaşkınlığı kırk haramiler hazinesi bulmuştan beterdi. Beyhan bahçeden çıkarken yere çöken gelinin kucağındaki sarı teneke parıldıyordu.
Neriman avluya elinde metrelik tahta kaşıklarıyla geldiğinde herkesin kıyameti koptu. Dünya böyleydi zaten. Bazen evlerde küçük küçük kıyametler yaşanırdı. Herkesinki kendine büyüktü oysa. Neriman’ ın gelini pılısını pırtısını çuvala toplamış, yanında tenekesi ile avlunun ortasında oturuyordu. İki çift laf etmeden çıkıp gidemedi. Laf etmesine fırsat vermeden Keriman, tenekeye yöneldi. Avlu kapısının olduğu tarafa bir kıvraklıkla giderken gelini sırtından tuttu. “Biz açken, senin hayırsız oğlun bize bakmazken sen tenekeye çeyrek biriktirdin he mi? Gel buraya!” diye yakaladı. Teneke kimin elinde kalacaktı? Cami cemaati çığlıkları duyup hızlandı, yan bahçelerden insanlar kapılara çıktı. Keriman’ın bembeyaz saçları göründü, gelinin lastikler ayağından fırladı derken kiloluk sarı tenekenin kapağı açıldı ve çeyrekler yerlere saçıldı. O gün Cuma namazı bitiminde cemaat, caminin yoluna saçılan çeyrek altınlardan alıp almamak kararsızlığı yaşadı. Arkalarına baktılar hutbe kulaklarını deldi. Önlerine baktılar pırıl pırıl çeyrek altınlar… Allah kimseyi bu kararsızlıkta bırakmasın istediler. Şeytanlar ayaklarından, ellerinden tutmuş olacak ki, bir anda çeyrekler kalmadı. Yemekçi Neriman ise evinin önündeki taşın üstünde eteğine toplayabildiği kadarının her birine ayrı ayrı gözyaşlarını dökerek sayıyordu.
Gelini de çuvalıyla hızla uzaklaşıyordu.




YORUM