Muhammet Erdevir | Zamanın Aynasında Halka Halka: “Susmak ya da Yeniden Doğmak”

ANA SAYFAKitaplık

Muhammet Erdevir | Zamanın Aynasında Halka Halka: “Susmak ya da Yeniden Doğmak”

Muhammet Erdevir, İsmail Kılınç'ın Ötüken Yayınlarından çıkan ilk öykü kitabı "Susmak ya da Yeniden Doğmak" üzerine yazdı.

Uçurumda Açan Çiçekler: Karanlık Çökerken Neredeydiniz
Cansu Dolar | Hayatın Diğer Renkleri
Muhtar Körükçü’nün Anadolu Hikâyeleri: Modernleşme Krizi ve Ontolojik Sarsıntı

Zamanın Aynasında Halka Halka: Susmak ya da Yeniden Doğmak
Muhammet Erdevir

Edebiyat, bireysel deneyimlerin iç sesinden çoğu zaman toplumsal hafızaya ulaşan güçlü bir anlatı aracı olarak varlığını sürdürür. Özellikle öykü türü, bu geçişi en hızlı ve en doğrudan biçimde gerçekleştiren edebî biçimlerden biridir. Kısa bir anın, yoğun bir duygunun ya da geçici bir bakışın ardına saklanan insanlık durumlarını işaret eden öykü, birey ile toplum arasındaki gerilimi de sıklıkla ve kolaylıkla konu edinir. İsmail Kılınç’ın Susmak ya da Yeniden Doğmak adlı öykü kitabı da bu bağlamda dikkate değer bir ilk kitap olarak karşımıza çıkar. Kitaptaki öyküler, bireysel çözülüş ve kolektif dönüşümün izini sürerken zamanın ruhunu titizlikle kayda geçirme çabasını barındırır.

İsmail Kılınç’ın öyküleri, çağın insanını tanımaya ve onun içsel buhranlarını görünür kılmaya yönelik entelektüel bir gayretin ürünü. Öykülerde çizilen kişiler ne birer kahramandır ne de trajedinin baş aktörüdür. Bilakis, onlar gündelik hayatın görünmez aktörleri, sıradanlığın içinde çırpınan suskun figürlerdir. Bu figürlerin sessizlikleri, aslında modern hayatın gürültüsü içinde boğulan bir çığlık gibidir. Kitabın başlığı olan “Susmak ya da Yeniden Doğmak”, bu bağlamda tematik bir çerçevenin ötesinde varoluşsal bir ikilemin de ifadesidir.

Toplumsal dönüşümün hız kazandığı, zamanın “baş döndürücü” bir ritimle aktığı ve toplumu sarhoş ettiği bu çağda, birey kendisini anlamaya ve konumlandırmaya çalışırken çoğu zaman savrulmuşluk duygusuyla baş başa kalır. Kitaptaki öykü kişilerinin birçoğu, bu savrulma ve esrikliği yaşamaktadır. “Deli” adlı öyküde karşımıza çıkan öykü kişisi, eşini kaybetmenin ardından içine düştüğü yalnızlıkta gerçeklik algısını yitirir. Burada delilik, yalnızca patolojik bir durumun değil, aynı zamanda çağın insana yüklediği anlam karmaşasının da bir yansımasıdır. Öykü kahramanının kendi oğlu tarafından “şizolu mizolu” şeklinde damgalanması, modern toplumun insanı yalnızlaştırma ve anlaşılmayanı patolojikleştirme eğiliminin küçük ama güçlü bir örneğidir.

İsmail Kılınç’ın öykü anlayışında dikkat çeken unsurlardan biri de, bireyin ruhsal değişimi ile toplumsal yapının dönüşümünü eş zamanlı olarak ele almasıdır. “Fakülte” adlı öyküde, bir öğretmenin kendi öğrencilik yıllarıyla şimdiki öğrencileri kıyasladığı anlatı, nostaljik bir geriye dönüş havasıyla birlikte bilgiye ve öğrenmeye duyulan tutkunun yerini ilgisizliğe bıraktığı bir devrin eleştirisidir. Geçmişin öğrencileri öğrenmeye açken bugünün gençliği teknolojinin olanakları arasında kaybolmuş, yönsüz bir seyirde sürüklenmektedir. Bu dönüşümün nedenleri öyküde sosyolojik bir çözümlemeye dönüştürülmez fakat yazar, ele aldığı edebî metinler ve beyitler aracılığıyla bir zihin arkeolojisi sunar.

Bir diğer dikkat çekici öykü olan “Işıklar ya da Planlar”, bireyin kendi hayatına dışarıdan bakma çabasının öne çıktığı bir metindir. Bu öyküde karakterin eşiyle kurduğu ilişki üzerinden modern yaşamın getirdiği yüzeysel tatmin anlayışı sorgulanır. Yazar, günümüz ilişkilerinin içine sıkıştığı romantik ritüelleri ve tüketim odaklı mutluluk formüllerini yerinden ederek, insanın küçük ayrıntıları nasıl ıskaladığını gözler önüne serer. Sözüm ona “anlamlı” bir tatil planı, ruhu doyuran bir deneyim değil, modern hayatın çerçevelediği bir performans alanına dönüşmüştür. Burada Kılınç, öykü kişisi aracılığıyla çağın insanının kendi yaşamına dair farkındalığını yitirdiği anlara ayna tutar.

Kitabın bütününde öne çıkan bir diğer tema ise aidiyet duygusunun yitimidir. Özellikle Anadolu’nun küçük kentlerinden çıkıp uzak ve büyük şehirlere savrulan karakterlerin yaşadıkları yabancılaşma hissi, yerinden edilmenin ruhsal izdüşümüdür. Kılınç, mekânla insan arasındaki ilişkiyi hem nostaljik hem de eleştirel bir gözle işler. Otobüs yolculukları, kalabalıklar, iş saatleri arasında kaybolan yüzler… Tüm bunlar, bireyin kendisini tanıma çabasıyla toplumsal kimliğini koruma mücadelesi arasında sıkıştığını gösterir.

İsmail Kılınç’ın öykülerinde yer yer entelektüel bir söylev havası hissedilse de bu durum anlatının içtenliğini gölgelememektedir. Yazar, bir gözlemci ve bir yorumcu olarak kalemini eline almış, kaygılarını anlatmak için mücadele etmektedir. Bu da öykülere birer kurgusal anlatı olmak dışında çağın ruhunu anlamaya çalışan edebi düşünce metinleri hüviyeti kazandırmakta. Zaman algısı, mekânın dönüşümü, sosyal rollerin parçalanışı gibi meseleler bireyin ruhsal çözülüşüyle iç içe geçerek mikro ve makro düzeyde anlam katmanları oluşturur.

Susmak ya da Yeniden Doğmak, bir ilk kitap olarak çağın ruhunu edebiyatın aynasında sorgulayan, bireyin iç yolculuğuna eşlik eden ve toplumsal değişimin izlerini estetik bir duyarlılıkla süren nitelikli bir öykü derlemesidir. İsmail Kılınç’ın bu kitabı, bireysel ve toplumsal farkındalığa davet eden, öykü türünün inceliklerine hâkimiyetini gösteren, yer yer felsefi derinlikler taşıyan bir anlatı toplamı olarak edebiyatseverleri bekliyor. Kılınç, sessizliğin içinden konuşan bir yazar olarak yaşamın keşmekeşinde unuttuklarımızı bize yeniden hatırlatmayı başarıyor. Bu da edebiyatın en kadim işlevlerinden biri değil mi?

YORUM

WORDPRESS: 0