Muhammet Erdevir, Hicret Birik'in öykü kitabı Yedi Yılanlı Kavuk'u incelediği yazısıyla Daima Edebiyat'ta
Hayalin Kırılganlığıyla Gerçekliğin Katılığı Arasında “Yedi Yılanlı Kavuk”
Muhammet Erdevir
Hicret Birik’in ilk öykü kitabı Yedi Yılanlı Kavuk, günümüz Türk öykücülüğünde hem biçim hem içerik bakımından kayda değer bir izlek sunmakta. Bu bağlamda yazarın gerçekliğin sınırlarını genişleten anlatı biçimiyle bireysel varoluş krizlerinin yanında toplumsal dönüşümün birey üzerindeki sarsıcı etkilerini irdeleyen bir yazar olduğunu söylemeliyiz. Birik’in öykülerinde mekân ve mekâna bağlı unsurlar; bir arka plan olmanın ötesinde duyularla işitilen bir varlık, neredeyse bir karakter gibi işlev görür. Emekçilerin rutinleri, kentin gündelik uğultusu ve sabah akşam tekrarlanan eylemler bir ritim, hatta bir musiki havası içinde aktarılır. Ancak bu ritim, aynı zamanda bir döngünün, bir devingen durağanlığın simgesidir: her gün aynı şeyleri aynı biçimde yapmak, insanı farkında olmadan bir anlam boşluğuna savurur.
Bir Sıkışmışlık Biçimi Olarak Gündeliğin Ritmi
Yedi Yılanlı Kavuk, ironik ve büyülü gerçekçi anlatım biçimlerini bir araya getiren özgün bir anlatı evreni kurarak bireysel varoluş krizlerini ve toplumsal dönüşümlerin birey üzerindeki etkilerini de ince bir dille işaret eder. Kitapta yer alan öykülerde mitolojik ve dini temalar, gündelik yaşamın sıradanlığına yedirilerek hem bireyin tarihsel hafızasına hem de bilinçdışı dünyasına seslenilir. Birik’in öykü anlayışı, gerçekliğin sadece görünen yüzünden ibaret olmadığını, aksine gerçekliğin altında saklı kalan katmanların da edebi olarak işlenmeye değer olduğunu ortaya koyar.
Kadın erkek ilişkileri, Birik’in öykülerinde sıkça sorgulanır. Bu ilişkilerde uyumsuzluk ve yabancılaşma belirgindir. Kadın karakterler, çoğu zaman istemeyerek kurdukları evliliklerin ve monoton hayatın içinde kimliklerini yitirmiş bireylerdir. Yalnızlık, sıkışmışlık ve iletişimsizlik temaları bu kadın karakterlerin iç dünyalarında yankılanır. Birik’in öykü kişileri çoğunlukla yaşamın içinde kaybolmuş, yönünü arayan ve kararsızlığın yıpratıcı pençesinde kıvranan bireylerdir. Kadın karakterler evliliklerinde huzursuz, erkek karakterler sosyal rollerine yabancıdır. Bu yabancılaşma yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacak kadar derindir; bireyin çevresini saran aile, toplum ve gelenek gibi yapılar, kurulmak istenen düzeni sürekli bozan, bireyin iradesini aşan büyük güçlerdir. Böylece yazgının sıradanlığı ile özgürlük arayışı arasında salınan bir benlik ortaya çıkar. Bu çıkmaz, Birik’in ironik diliyle hem trajik bir hüzne hem de keskin bir toplumsal eleştiriye dönüşür.

Mitin Gölgesinde, Rüyanın Eşiğinde
Hicret Birik’in öykü dünyası toplumsal çözümlemelerle sınırlı değildir. Onun öykülerinde kadim mitlerin, dinî anlatıların ve arketipsel figürlerin izleri de yer alır. Öykülerin önemli bir bölümü mitolojik, dinî ve psikolojik göndermelerle örülüdür. “Allah’ın Gönderdiği Karga” adlı öyküde görücülük kurumu ele alınırken Habil-Kabil mitosuna gönderme yapılır. Avcı-toplayıcılıktan tarım toplumuna geçiş süreci, bu mitte toplumsal bir anlatıya dönüşür. Bireyin doğayla kurduğu ilişki ve akrabalık ilişkilerindeki dönüşümü simgeleyen bu mit ölüm ritüellerine arkaik bir açıklama getirir. Karga motifi ise uzun yaşamı sebebiyle hem kültürel hem de dinî metinlerde ölüm, ölümsüzlük ve bilgelikle ilişkilendirilen çok katmanlı bir sembol olarak öykünün alt metnini şekillendirir.
Benzer biçimde, “Dini Bütün Tefeci Osman” öyküsünde yer alan karakter, dışsal dindarlık gösterileriyle içsel inanç arasındaki çelişkiyi ironik bir şekilde sergiler. Osman karakteri, dinî ritüelleri bir tür muhasebe işlemi gibi değerlendirir; sevapları sayan, bunları sağ omzundaki meleğe hatırlatan bu figür, toplumsal düzeyde yaygınlaşmış bir dindarlık biçimini hicveder. Bu öykü, dinin bireysel bir inanç alanından çıkarılıp toplumsal prestij ve çıkar aracına dönüştürülmesinin eleştirisini yapar.

Kitaba adını veren “Yedi Yılanlı Kavuk” öyküsünde Doğu mistisizmiyle derinlemesine bir iç içelik vardır. Hurufat, tılsımlar, büyülü sayılar ve minyatür sanatı bu anlatının dokusuna yerleşmiştir. Yılan imgesi, öyküde sadece bir korku ya da tehdit unsurundan öte değişimin, dönüşümün ve bilgeliğin simgesi olarak belirir. Metinsel düzeyde ilk kez Gılgamış Destanı’nda karşımıza çıkan bu imge, burada hem bireyin içsel dönüşümünü hem de ölüm-yaşam diyalektiğini temsil eder.
“Koku Tüccarı” öyküsünde öd ağacı motifi üzerinden insanın nankörlüğü ve sadakatsizliği dile getirilir. Cennetten kovulma mitine gönderme yapan bu anlatı, kutsal olanla kurulan ilişkinin nasıl dünyevileştiğini, aşkın olandan çıkarak çıkar ilişkilerine dönüştüğünü alegorik bir dille sergiler. Aynı şekilde, “Bir Zuhuri Bir Zuhur” öyküsünde Freudyen psikolojiye dayanan kastrasyon korkusu, arzunun imkânsızlığı ve bireyin kimlik bölünmesi gibi temalar ön plana çıkar. Dut ağacına çıkma metaforu, hem Eros’a hem de fallik imgeye yapılan göndermelerle sembolik bir zenginlik kazanır.

Büyülü Gerçekçilikle Kurgulanan Bir Hafıza Atlası
“Kiko’nun İlenci ve Kayıp Mektup” ile “Oynatma Çubukları” öyküleri ise büyülü gerçekçiliğin daha yoğun biçimde kullanıldığı metinlerdir. Bu öykülerde minyatürler, gölge oyunları, köle gemileri gibi imgeler aracılığıyla egzotik bir atmosfer kurulur. 18. yüzyılın zevk-ü sefa dünyasına gönderme yapılırken, modern bireyin bu dünyaya olan yabancılaşması da görünür kılınır. Masalsı öğelerle bezenmiş bu anlatılar, bireyin içsel dünyasında bir sığınak, bir kaçış noktası olarak biçimlenir.
“1001. Gece” ve “Tüffahı Kim Isırdı” öykülerinde ise Şehrazat anlatısına ve elma ağacı motifine referanslarla bireyin mitolojik hafızası uyarılır. Elma ağacı hem bilgeliğin hem de yasağın simgesi olarak çıkar karşımıza. Yasak ağaç, bilgelik ağacıdır esasında. Yasak ağacın meyvesini yemek ise insan bilincinin bilgelikle buluşması, ölümün ve ölümlülüğün farkına varılması, bilincin ölümlülük gerçeğiyle başa çıkmak için mitler üretmeye başlamasıyla ilişkilidir. Ağaç aynı zamanda yer altı ile gökyüzü arasındaki bağı kurar, böylece bireyin hem bilinçaltına hem de aşkın olana uzanan bir metafor hâline gelir. Ölümlülerin dünyasıyla ölümsüzlerin dünyası arasında bir koridordur adeta. Bu nedenle şamanik ritüeller mutlaka ağaçlarla yahut ağacın olmadığı yerde onu sembolize edilen kazıklar, dikitler, yüksek kayalarla bağlantılıdır. Ölümün olmadığı göksel katlara ancak bu şekilde ulaşılabilir.

Hicret Birik’in öykülerinde sıkça rastlanan yılan, ağaç, kastrasyon korkusu ve cennetten kovulma temaları Jungcu bakış açısıyla kolektif bilinçdışının tezahürleri olarak okunabilir. Jung’un arketip kuramı çerçevesinde yılan, hem gölgenin hem de dönüşümün arketipidir; bireyin içindeki karanlıkla yüzleşmesini, ölümle yaşam arasındaki eşiği ve ruhsal dönüşümü simgeler. “Yedi Yılanlı Kavuk” öyküsünde yılanların birer panzehir olarak sunulması, Jung’un bireyleşme (individuation) sürecinde gölgeyle uzlaşmanın gerekliliğini hatırlatır. Ağaç motifi, Jung’un hayat ağacı, dünya ekseni (axis mundi) ya da kendilik (Self) simgesiyle örtüşür. Elma, dut ve öd ağaçları; bilinç ile bilinçdışını bağlama işleviyle yeryüzü ile gökyüzü arasındaki geçiş kapıları gibi görev alır. Âdem’in cennetten kovulması, bireyin cennetteki bütünlük halinden dünyaya yani parçalanmışlığa düşüşünü temsil eder ve bu da kendilik bilincine ulaşma yolculuğunun başlangıcıdır. Kastrasyon korkusu ise Jung’un gölge ve anima/animus arketipleriyle bağlantılıdır; bireyin karşı cinsle ilişkilenme biçiminde yaşadığı derin korkular, kimlik sınırlarını tehdit eden içsel çatışmalardır. Bu mitolojik unsurlar, Jung’un ifadesiyle “yaşanmış değil, yaşanması gereken deneyimlerdir”; çünkü bunlar her bireyin psişesinde kendine özgü ama evrensel imgeler olarak yer alır ve bireyin kendilik yolculuğunda zorunlu uğrak noktalarıdır.

Gerçekliğin Sınırındaki Gerçekçilik
Birik’in de yoğun olarak kullandığı büyülü gerçekçi anlatım, modern bireyin psikolojik ve metafizik açmazlarına sunulan bir anlatı zemini olarak işlev görür. Masalsı öğeler, gündelik hayatın sıkıcılığını aşmak isteyen bireyin içsel sığınağıdır. Bu kaçış, kalıcı bir kurtuluş vaat etmez ama bireye kendi benliğiyle yüzleşme ve dış dünyayla kurduğu bağı yeniden sorgulama imkânı sunar. Masal, mit ve efsane aracılığıyla geçmişle bağ kuran birey, kendi köklerine tutunarak bugünün kaotik dünyasında anlam arayışına çıkar. Birik’in öykü kişileri, kendileri henüz ayırdında olmasalar da çoğu zaman kimliğini yitirmiş, yaşamın karmaşası içinde yönünü bulamayan bireylerdir. Ancak bu çıkışsızlık, öykülerin metaforik derinlik ve sembolik evren aracılığıyla aşılabilir hâle gelir. Büyülü gerçeklik, yaşamla çatışsa da onun gerçekçiliğini alt edemez. Yalnızca bir sığınak görevi görür.
Hicret Birik, Yedi Yılanlı Kavuk ile hem hikâye anlatıcılığı geleneğine hem de çağdaş edebiyatın problemlerine aynı anda temas eden bir yazar olarak arzıendam ediyor. Onun öyküleri hem ironik bir bilgelik taşımakta hem de büyülü bir sis perdesinin ardında kalan hakikatleri aralamakta. Toplumsal çözülmeyi alaycı bir dille eleştirirken bireyin içsel çözülüşünü de mitik göndermelerle zenginleştirmesi yazarın edebiyatımızdaki yerini güçlendiriyor. Birik’in öyküleri, modern hayatın içine sıkışmış bireyin temsilî trajedisini büyülü gerçekliğin diliyle anlatan, edebiyatın evrensel damarına eklenen metinler olarak dikkati hak ediyor.



YORUM