Derya Sinan | Anneme Onu Çok Sevdiğimi Söyleyemeden

ANA SAYFAÖykü

Derya Sinan | Anneme Onu Çok Sevdiğimi Söyleyemeden

Daima Edebiyat yepyeni eserlerle yoluna devam ediyor: Derya Sinan "Anneme Onu Çok Sevdiğimi Söyleyemeden" öyküsüyle ilk kez Daima Edebiyat'ta

Uğur Demircan’ın İlk Kitabı “Kilim” Okurla Buluştu
Muhammet Erdevir | Akrebin Kışı’nda Bellek ve Varoluş
Tuğba Kahveci | Eylül Hasan’ı

Anneme Onu Çok Sevdiğimi Söyleyemeden…
Derya Sinan

            Kitapçılar çarşısındayım. Neden girdim buraya? Yağmurdan mı kaçıyorum? Yürüyorum. Şemsiyem açık. Çevreme bakıyorum. İnsanların çarşıya girer girmez şemsiyelerini kapattıklarını ayrımsıyorum. Ellerinde dışarıya çıkınca yeniden açılmayı bekliyor şemsiyeleri. Benimki açık. Burada beni ıslatacak bir yağmur yok ama ben ıslanıyorum.

            Annem ölüyor.

            Ona, onu çok sevdiğimi anlatamadan annem ölüyor.

            “Sen hasta olduğun zamanlar nasıl duyarlı, düşünceli bir çocuk olurdun güzel kızım. Başka bir çocuk olurdun. O kaba, kırıcı kız gider, yerine sen gelirdin.”

            “Anne, benim yüzümden uyuyamadın. Uykusuz kaldın. Sen… üşüyeceksin.”

            Bir kitap alabilirim anneme.

            Annem benim de kitapları sevmemi isterdi.

            Gün gelip ona kitaplar okuyacağımı düşlerdi.

            Diretir okumazdım benim için aldığı kitapları.

            Ne zaman benim için kitaplar almaz oldu, anımsamıyorum.

            Bir gün o kitapları çevresindeki çocuklara dağıttığını ayrımsadım. “Bacaksız Okulda” apartmandaki o hiç sevmediğim Merve’deydi.  “Küçük Prens” dayımın kızında… Önce anlamadım ne olduğunu. Benim kitaplarım neden onlardaydı? Annem: “Sen okumuyorsun.”  dedi, “Kitaplar okunmak ister.” Çok kızdım. Bağıra çağıra ağladım.

            Annem kitapları çok severdi. Babamı, beni sevdiğinden daha çok kitapları sever sanır, dayanamazdım buna.

            Şiirler yazdığını da bilmezdim o zamanlar annemin.

            Bir şiiri ilk kez bir dergide yayımlandığında babam çok kızdı ona: “Kime yazdın bunları!” diyerek dünyayı dar etti anneme. Annem, kime aşk şiiri yazmıştı?

            Babamın yere fırlattığı dergiyi korkarak almıştım oradan. Alıp kitap dolabımın en arkasına gizlemiştim. O dergi olmasa annemle babam da kavga etmeyeceklerdi. Sonra sakladığım yerde bulamadım onu. Ne oldu bilmiyorum.

            Annem ölüyor.

            Dışarıda yağmur yağıyor.

            Ben annemin yatağına usulca sokulup, başımı göğsüne dayayarak ona kitap okumak istiyorum. Annemin hep bunu özlediğini biliyorum.

            “Aradığınız bir kitap var mı?”

            Hangi kitapçının önünde, hangi tezgahın başındayım, ayrımında değilim. Gözlerimi kitaplardan ayırıp sesin geldiği yöne çevirdiğimde genç bir adamla karşılaşıyorum. Yüz hatları babamı andırıyor. Babam gibi sert, soğuk…

            “Bilmiyorum. Bakıyorum öyle…”

            Adamın ısrarcı bakışlarından rahatsız oluyorum. Hemen uzaklaşıyorum oradan. 

            Babam sert, soğuk bir adam mıydı?

            Babam sert ve soğuk bir adam oldu.

            Annemden ne zaman bana masal anlatmasını istesem hep “Kibritçi Kız”ı anlatırdı. Soğuktan donmamak için sattığı kibritleri tek tek yakıp alevlerine bakarak düşler kuran, o alevlerde ısınmaya çalışan küçük, yalnız kızın yaşadıklarını… 

            Bir gün sıkıldım Kibritçi Kız’dan. Annem başka bir masal anlatsındı. Kitap dolabımdan bir kitap alarak uzattı bana. “Sen artık kendi masallarını okuyabilecek yaşa geldin,” dedi. Anlatmasındı.

Babam anlatırdı bana masal… Hemen ona koştum. Babasının küçük, şımarık kızı boynuna atıldı.    “Babacığım, annem bana masal anlatmıyor!”

            “Kim üzüyormuş benim bir tanemi?”

            İlk kibrit alevinde mutlu bir çift vardı, lise öğrencisi bir genç kız ile kentin ileri gelenlerinden varsıl bir erkek: annem ve babam. Genç kızın babası onaylamadı bu evliliği. On yedi yaş evlilik sorumluluğunu taşımak için çok erkendi. Kızının coşkusu karşısında gönülsüzce razı oldu.

            Erkek, baba imzasıyla evlendiği, kendisinden on beş yaş küçük eşini el üstünde tuttu. Bir dediğini iki etmedi.

            On yıl çocukları olmadı.

            Erkek, genç kadının babasının dayatmasıyla, karısının üniversiteye gitmesine boyun eğdi. Üniversite bitti. Paraya gereksinimleri yoktu ancak oyalansın dedi, çalışmasına karşı çıkmadı karısının.

            İkinci kibrit alevinde o mutlu çiftin yanında bir de çocuk yer alıyordu: ben. Babam annemi işinden ayrılmaya zorladı. Karısının evinin dışında bir yaşamı olmasından hoşlanmıyordu. Ne eksiği vardı? Her türlü olanağı sunmuyor muydu önüne? Annem istifa dilekçesini yanında gezdirdi uzun süre ancak işinden ayrılmadı.  

            Üçüncü kibrit alevinde babam annemin yaptığı bir resmi parçalıyordu. Delirmişti. “Bir resim eksikti!” diye bağırıyordu. Babam, annemin resim yapmasını istemiyor, annem babamı dinlemiyordu.

            Nevzat Amcayı babam getirmişti eve. Annem heyecanlanmıştı onun karşısında. Babamın arkadaşı, yurtdışında yaşayan ünlü bir ressamdı. Annemin resim yaptığını duyunca ilgilenmişti onunla. Görmek istemişti resimlerini. “İçinizden gelen bu sesi duyabilmeniz çok güzel!” demişti Nevzat Amca anneme “Resmi bırakmayın,” Yakışıklı, güler yüzlü bir adamdı. Babamdan çok gençti, annemin yaşlarındaydı.

            Ben on yaşındaydım. Babamın annemi nasıl da kıskandığını ilk kez anlıyordum. Bütün erkekler annemin ardındaydı babama göre.

            Annem, Nevzat Amcayı bir daha gördü mü, bilmiyorum.

            Annem hep boyun eğdi. Sesini yükselttiğini hiç bilmezdim onun. Babam resimlerini yırttığında bile sustu. Annemin suskunluklarını yenilgi saydı babam. 

            Ürkekti annem.

            Kibritlerin alevleri artık ısıtamıyordu onu.

            Dördüncü kibrit alevinde ben ağlıyordum. Anneme “Ayrılın ama boşanmayın!” diye yalvarıyordum. “Ben de sizinle mahkemeye geleyim, yargıç bana da sorarsa ayrılmasınlar, diyeyim.”

            Babam annemin günlüklerini çalmıştı. Hiçbir zaman da geri vermedi.

            Sonra ne oldu o defterlere?

            Bardak ikisi için de neden taştı, bilmiyorum.

            Babam beni alıp yurt dışına çıktı.

            Hep öfkelendim anneme. Nankörlüktü onun yaptığı. Babam dışarıdaki dünyanın kötülüklerinden korumak istiyordu onu. Resim yapmak bizden daha mı önemliydi? Şiir yazmasa olmaz mıydı? İşinden ayrılmak o kadar zor muydu? Onun yerinde olmaya can atan binlerce kadın vardı oysa. Babam bir dediğimizi iki mi ediyordu bizim?

            Beşinci, altıncı, yedinci… kibritlerin alevleri anneme neler sundu? Annem ısınmayı başarabildi mi? Hayır! Kibritçi Kız’ın kibriti sönüyor.

            Dışarıda yağmur yağıyor.

            Teyzem son telefonunda annemin sergisinin açılışına gelmemi istemişti benden. Sana gereksinimi var, demişti. Annen iyi değil.

            Annemin resimlerini sevmiyordum. Onları görmek istemiyordum. Suçluydu o resimler. Babamı da, beni de incitmişlerdi. 

            Annem ölüyor.

            Ben Kibritçi Kız’ın son kibritinin alevinde ne görmek istediğini biliyorum.

            Başımı göğsüne dayayıp bu kez de ben sana Kibritçi Kız’ın masalı anlatayım mı anne? 

Kibritçi Kız tek başına kalmayacak bu masalda.  Onu her zaman ne kadar çok sevdiğimi, özlediğimi anlayacak.

            Beni dinler misin anne?

YORUM

WORDPRESS: 0