Daima Edebiyat yepyeni eserlerle yoluna devam ediyor: Zeynep Şenel "Denizin Hayaletleri" öyküsüyle ilk kez Daima Edebiyat'ta
Denizin Hayaletleri
Zeynep Şenel
Sıcak bir Ağustos gecesiydi. Nem insanın üzerine ikinci biri deri gibi yapışıyordu. Kıyı kasabasının küçük balıkçı tekneleri, yer yer ay ışığıyla sekteye uğrayan karanlığın içinde zar zor seçiliyorlardı.Beşik gibi aheste sallanan kayıklardan birinde, Mustafa, neredeyse yarı baygın yatıyordu. Uykusunun orta yerinde, garip bir rüya görmekteydi. Aydınlık bir günde, eski Ali Paşa Camii’nin avlusunda, abdesthanenin musluğu başında mermer oturağın soğukluğuyla irkildi. Yanı başında üzerine eğilmiş beyazlar içinde iki sakallı dede “Seni kurtaracağız oğlum, seni kurtaracağız” diye mırıldanıyor, arada çeşmeden şırıl şırıl akan soğuk suyu avuçlarına alıp yüzüne çalıyorlar, “Estağfurullah, Estağfurullah” diye tekrarlayarak üfleyip duruyorlardı.
Mustafa içinde yükselen dalgaların soğukluğunu duydu. Devasa bir su kütlesinin altında kalmış misali irkildi, birkaç kez “Estağfurullah” sözü çıktı ağzından. Anlaşılmaz bir dilde konuşur gibiydi. Uykusunda boşluğa düşüverdi sanki. Karinanın köşelerine tutundu istemsizce. Sonra da gözlerini binlerce yıldızla dolu geceye açtı.
Kendisini denizin hayaletleri mi dürtmüşlerdi bilinmez. Sonuçta ailesinden kalan ne varsa kendisinden ibaretti. Her şeyini vermişti denize. Yine de küskünlüğe mahal yok deyip sığınmıştı sularının arasına. Gür sakalını sıvazladı birkaç kez. Düşüncelere daldı. Saçlarının kızıllığı karanlıkta bayat, kahverengi bir tona bürünmüştü. Oysa cam gibi renksiz gözü başka bir dünyaya aitti, her daim parlıyordu. Yüzünün sağ tarafı, toprak rengi harelerle sıcaklık vererek kucaklıyordu dünyayı. O bakışta bir merhamet, canlılık vardı. Peki ya diğeri? Uzay ve zamanda bir kırılma. Bir boşluk. Soğuk, dipsiz, gayb.
Pruvanın köşesindeki buz kutusundan bir şişe aldı. Tahtanın sivri yerine dayayarak açtı. Susuzluktan ölüyormuş gibi kafasına dikti. İçki boğazından geçerken garip bir sakinlik kapladı zihnini. Eğildi. Döşeğinin nemlenen kenarını düzelterek yeniden uyumaya hazırlandı. Uzanıyordu ki sancaktan nereden çıktığı belirsiz bir dalga çarptı. Sesin geldiği tarafa döndü gözleri. Kulak kesildi. Şap. Şap. Lak Lak. Kıpırdamadı. Birkaç saniye sonra iskeleden daha haşmetli bir su çalkantısı ağır darbe indirerek kayığı alabora etti. Mustafa kendisini suyun içinde buldu. Teknenin ucuna tutunarak öylece kaldı bir an. Sonra gözlerini kıyıya dikti yüzmesi ne kadar sürer hesap etmeye çalıştı. Kulaç atmaya hazırlanıyordu ki birkaç çift el ayaklarına asıldı dibe çekti vücudunu. İyi bir yüzücüydü Mustafa. Tüm gücünü ayaklarına verdi, suyu bir hışımla iterek kendisini tutan prangalardan kurtuldu.
Güçlü kulaçlar atarak yüzmeye başladı. Arada sırada kıyının ışıklarını kontrol etmek için duruyordu. Uzunca bir süre yüzdükten sonra yine durdu. Ancak kendisini kapkara bir boşlukta buldu. Etrafına bakındı. Sanki karanlık sonsuz sudan başka hiçbir şey yok gibiydi. Kasabanın ışıkları yok olmuştu. Yıldızlara baktı. Yönünü değiştirmediğine emindi. İleri yüzmeye devam etti. Yorulduğunda dümdüz, kımıltısız yatarak suya bıraktı kendini. Yıldızlarla göz göze geldi yine. Farkında değildi ama uykuya daldı. Babası, amcası, beş yıl önce denizde kaybolan en yakın arkadaşı kıyıdan el sallıyorlardı.
“Mus- ta-fa-aaa, Mustafaaaa buradayızzz” birden uyandı. Sersemliği üzerinden attı. Kulaç atmaya devam etti. Kardeşiyle defalarca yüzdükleri kıyıyı getirdi gözlerinin önüne. Güneşli, altın kumlarıyla küçük, huzurlu bir köşeydi. Kafasını kaldırdığında karanlıkta kardeşini gördü. Gülümsedi ona. Sonra rüyasında duyduğu sesler yankılandı kulaklarında.
“Kurtaracağız seni evlat”
“estağfurullah, estağfurullah”.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyandı. Kuş cıvıltıları ve sıcak esen bir meltem karşıladı kendisini. Yatağındaydı. Pencereden bahçedeki zeytin ağacının yaprakları perçem perçem sarkıyordu. Şaşkınlıkla döküldü kelimeler ağzından: “Estağfurullah, estağfurullah.”




YORUM