Faik Öcal | Ayrılık Rüzgârları

ANA SAYFADeneme

Faik Öcal | Ayrılık Rüzgârları

Daima Edebiyat yepyeni eserlerle yoluna devam ediyor: Faik Öcal "Ayrılık Rüzgârları" denemesiyle Daima Edebiyat'ta

Faik Öcal | Haber Güvercinleri
Erdal Noyan | Londra’da Shakespeare’i Ararken
Mehmet Mustafa Erdal | Ahlak Eğitimi

Ayrılık Rüzgârları
Faik Öcal

Boynuma geçirilmiş kesif bir ayrılık ipiyle Mekke’nin sokaklarında dolaştırılmaktayım, bir köle gibi, Bilal gibi, aşk gibi. Sırtım güneşin kalbinden çıkmış Ramda çölüne emanet, yüzüm ayrılık rüzgârlarının estiği Şam’a dönük. İki dünya arasındayım, kulağım sabah ezanlarına hasret. Kulağım en çok da Bilal’in sesine hasret.

Bir başkasının ayrılığında vuslat düşleri görüyorum. Bir başkasının ayrılığında ölüp ölüp diriliyorum, Hizran. Bir başkasının ayrılığında sonsuzluğu düşlüyorum.

Bir başkası gibi ayrılmadık. Aslında Ramda çölünden hiç çıkmadık. Cehennemi gördük, sustuk, içimize attık kum alevlerini. Bir başkasında ayrılmadık hiç. Bir başkasına götüren yollar hepten kapanmıştı yüzümüze.  Bir başkasının ayrılığında, kulağımız sabah ezanlarında.

Sabah ezanları; yırtılması karanlıkların, sücuda ermiş mümin alınları selamlanması aydınlıkların kıyamda.

Sabah ezanları; yağmur kuşlarıyla bir zikre durmak aynı raksın gölgesinde… Başlayan bitecektir, biten yeni bir şeye evirilecektir. Herkes hükmüne duracaktır, herkes hükmünü okuyacaktır.

Sabah ezanları; gafil zamanlardan çıkıp gelmek bir başına… Biliyorsun Hizran, Rahman seni bekliyordur, aynı yerde, aynı kıblede, aynı vaadinde. Vaatte bulunmuştur, davet etmiştir, seni beklemektedir. Çıkıp gidersin gafil zamanların içinden, bir daha dönmemek üzere. Bilirsin o zaman Hûd’un yakarışını. Sabah uzak değil Hizran. Sabah hiç uzak olmadı.

Sabah ezanları; meleklerle aynı saflarda buluşmaktır, nöbetleşe; bir geceden bir gündüze, bir gündüzden bir geceye, biteviye.

Sabah ezanları; mümin dudaklardan dökülen sessiz duadır. Sadece Rahman’ın bildiği, Rahman’ın tuttuğu… Ateş kuyularından çıkıp gelmişsindir, içinde hep aynı çöl ıssızlığı, gecenin sessizliği, yolların belirsizliği.

Sabah ezanları; gelmez uykusu genç ölülerin, ihtiyar gönüllerin. Ölüm hiç bu kadar yakın olmamıştır, kıyamet hiç bu kadar içten çatılmamıştır, insan hiç bu kadar içeriden vurulmamıştır.

Sabah ezanları; gece yolcularının ilk durağı… Komut alınacaktır, yola devam edilecektir, Allah’a hakkıyla iman etmiş hiçbir süvari yolundan geri kalmayacaktır. Ne kaybetme korkusu ne kazanma hırsı.

Sabah ezanları; mümin ruhların Allah kelamında yıkanması, satır satır, ayet ayet, ağır ağır. Yazılmıştır Levh-i Mahfuz yeryüzü taşlarına. Gölgesinden geçilmez artık mahşeri kalabalıkların. Düşmüştür tetik, bir doğrulan eskisi gibi olamaz, bir düşen bir daha düştüğü yerden kalkamaz. Hep aynı hasret bulutları dolanır gök kubbede. Muhammedî yağmurlara meyillidir bütün zamanlar. Muhammedî yağmurlar; hep aynı hicretle yola çıkmak, aynı hüzünle dönüp arkaya bakmak.

Konar mı yine eskisi gibi Bilal’in sesine yağmur kuşları?

Islanır mı yine eskisi gibi Bilal’in gözyaşları ile Ramda çölleri?

Bir ayrılık yumrusu gelip boğazıma durur. Beni her hücremde vurur. Nefes alamam, dar gelir Mekke, zindan kesilir dünya. Açmaya korkarım ağzımı.

Açarsam ağzımı tufan kesilir bütün bir yeryüzü, kopar irili ufaklı bütün kıyametler, yıkılır dağıyla taşıyla Mekke.

Açarsam ağzımı konar gözlerimin pervazına yağmur kuşları, bir daha çekilmez gözbebeklerimden yağmur bulutları.

Açarsam ağzımı emanet edilir son nefesim yağmur kuşlarına, alıp başımı giderim uzaklara.

Açarsam ağzımı yırtılır bütün ses tellerim, paramparça olur boğazım, bir daha konuşamam.

Açarsam ağzımı, bir başkası olurum, bir başkasıyla giderim, biterim, dönemem bir daha yüce hatıralara.

Açarsam ağzımı, hezaren ağacı olur bütün bir ömrüm, bir asanın ucunda sallanıp durur kalbim. Kalbim, yani sabah ezanları, yağmur kuşları, ayrılık rüzgârları.

Bütün ayrılıkları dilimin altında tutuyorum. Bütün yağmur kuşlarını Mekke’nin göğüne salıyorum. Bütün hüzünlerimi sabah ezanlarına gömüyorum. Anlıyorum, meğer bir ayrılıktan başka bir şey değilmişim Hizran, bir ayrılıktan gelmişim, bir ayrılığa dönüyormuşum. Hepsi bu. Yani ben Ramda’nın sımsıcak çöllerine yatırılmış bir köle, bir aşk ve bir ayrılıktan başka bir şey değilmişim. Ve bir köle, bir aşk ve bir ayrılıktan başka bir şey olamazmışım.

Sabah ezanlarında hep kendimdim, kimseler yoktu yanımda yöremde, yakınımda uzağımda. Kimseler olmayacaktı Hizran. Sabah ezanlarıyla bütün bir yeryüzüne yayılacak, gökleri kanatlandıracak, öteleri şahlandıracak, sonsuzluğa uzanacak sesimde susturacaktım bütün ayrılık rüzgârlarını.

Cenneti görmeseydim böyle ayrı ayrı duramazdım.

Ölümü bilmeseydim Ramda’dan hiç çıkamazdım.

Gülü reyhan kokusunu almasaydım boynuma geçirilmiş kesif ayrılık ipine dayanamazdım.

Ben senin ayrılığın, bir başkasının vuslatıyım Hizran.

Senin ayrılığın bir başkasının çölüymüş, yitirince anladım.

Senin ayrılığın bir başkasının kokusuymuş.

Beni anla ve bağışla Hizran. Bağışla ve yoluna kat, ayrılıklardan bir ayrılık, ölümlerden bir ölüm, yoksulluklardan bir yoksulluk kıl ve her sabah ezanında hatırla yalnızlığımı, sürgünlüğümü ve Bilal’i.

Nereden gelip nereye gideriz?

Düştü imamesi yolculuğumuzun, kırıldı şirazesi yolumuzun, her bir tanesi bir yere savruldu yolcularımızın. Pusu kurmuş sesime, cehenneme çalınan çöl sıcaklığı.

Kaldırırsam başımı yerden, bitecek başımın üzerinde yağmur kuşları.

Kaldırırsam başımı yerden, girecek göğüs kafesi kurnama yağmur suları.

Kaldırırsam başımı yerden, bir nefeste tüketeceğim bütün ayrılıkları.

Belki biteceğim, yanacağım, yakılacağım, taşa tutulacağım. Kaldırıyorum başımı yerden. Ruhumda duyuyorum çöl sıcaklığını, yersizliğime yurtsuzluğuma savuruyor ayrılık rüzgârları.

İlk ezan ve son nefes… İlk çığlık ve son sala. Ramda’dan Şam’a, Medine’den sonsuzluğa, bütün bir ömrüm, yolum, yolculuğum, ayrılıklarım. Sesimde hiç çıkmayan sabah ezanları ve göz bebeklerimde yer edinmiş yağmur kuşları.

Sabah ezanları: Allah Bir!

Yağmur kuşları: Allah Büyük!

Ve ayrılık rüzgârları: Dünya fani, ahret baki!

Her dem esip duran, yerini yurdunu arayan bir ayrılık rüzgârıydım. Bu yüzden sabah kuşlarını, yağmur kuşlarını ve Ramda çölünün ayrılık rüzgârlarını çok sevdim. Beni geceden sabaha taşıyan yağmur kuşları, sabahtan geceye ulaştıran sabah ezanları ve kalbimin aşikâr gizli bütün kapılarını tutan ayrılık rüzgârları…

Ey Mekke!

Unutma peygamberlerin atası İbrahim’i, İbrahim’in içli içli ağlamasını, ateşi ve teslimiyeti.

Unutma kalbi yavrusu için çırpınan Hacer’i ve babası gibi tam bir teslimiyetle bıçağa boynunu indiren İsmail’imizi. Elbette ateşten bıçağa ve bıçaktan ateşe gizli görünmez bir yol vardır Hizran. Bilirsin.

Ey Mekke! Unutma Fatıma’yı. Fatıma, yani babasının biricik kızı, babasının annesi, babasının sıcak gözyaşları, Hatice’nin can emaneti.

Ey Mekke! Unutma Yâsir’in, Sümeyye’nin toprağa dökülen mazlum kanını. Sonra Ramda çölüne tuttuğum bütün ayrılıkları, kum alevlerini, her daim bir ucu ıslak, bir ucu yanık, bir ucu sonsuzluk kervanı.

Ey Mekke! Unutma bütün gariplerini, yetimlerini, kölelerini, sürgünlerini ve muhacirlerini. Sende başlayıp senden bitecek olan bütün ayrılık rüzgârlarını. Hiç uzak değil gitmek ve ölmek. Hiç uzak değil, vuslat ve hayat.

Ve sen Hizran bütün ayrılıklarını son sabah ezanına sakla ve yola düş Ramda’dan Şam’a, Medine’den sonsuzluğa karış.

YORUM

WORDPRESS: 0