Güler Zehra Kurt "İnsanlığın En Tatlı Yanılsamalarından Aşk Üzerine" adlı yazısında "aşk"ı felsefi ve antropolojik yönden değerlendiriyor.
İnsanlığın En Tatlı Yanılsamalarından Aşk Üzerine
Güler Zehra Kurt
Aşk, insanın hikayesinde, her zaman en dikkat çekici rolü almayı başarmıştır. İnsanlığın ilk kültürel uzuvları olan mitolojiler, destanlar ve efsaneler aşkı onur konuğu olarak kendilerine kabul etmişlerdir. Bilinen ilk destan Gılgamış’ta dahi İştar’ın aşkları anlatıyı süslemiş, Yunanlıların kozmosu, Gaia ve Uranüs’ün arasına giren aşk (Eros) ile oluşmuştur. Oğuz kağan bile gökten inen mavi ışıklı kıza âşık olmuş ve onunla evlenerek hikayesini başlatmıştır. Zaman ilerlemiş, insan evrilmiş, devletler doğmuş ve ölmüş, evren devinim halinde yürümüş olsa da aşk kendinden hiçbir şey kaybetmemiştir. O hala şiirlerin yazılma sebebi, şarkıların baş tacı, hikayelerin en tatlı kısmıdır. Aşk, herkesin arzu ettiği ama kimsenin neliği üzerine düşünmediği bir olgu olarak rolünü oynamaya devam ededursun, biz bu yazı vesilesiyle aşk üzerine düşünmeye başlayalım.
Aşk üzerine soruşturmaya girişmeden önce, incelediğimiz aşk türünü ve yöntemin ne olduğunu açıklamakta fayda var. Kültürümüzde önemli bir yere sahip olan aşk, bir sevme türü olmakla birlikte sevmeye eş değer bir kavram değildir. Sevme, daha geniş bir küme olmakla birlikte aşkı da içine alır. Bu yazıda, sevmenin özel bir alt başlığı olan, aşk ele alınacaktır. Diğer bir uyarı ise, yine kültürümüzde mühim bir anlayış olan, ilahi aşkta bu yazının konuları arasında olmayacaktır. Tasavvufi boyuttaki ilahi aşk, fazlasıyla işlenmekle birlikte hala komplike haldedir ve çoğunlukla açıklanması mümkün olmayan, özel tecrübelere bağlıdır. Dolayısıyla bu yazıda, tasavvufi alanda yapılan kıyasın, sakıncalarına girmek, mantık dışı olacaktır. Bahsedeceğimiz aşk türü, iki cins arasında yaşanan, romantik ilişkiler üzerinden olacaktır. Yöntem olarak, önce aşkın etimolojik kökenine ineceğiz, daha sonra filozoflar dahilinde aşkı tanımlayacak ve tanımlar arası kıyasa başvurarak sonuca ulaşmaya çalışacağız. En son tabii ki modern bilimden faydalanarak aşkın antropolojik yönüne değineceğiz.

Aşk, Arapça “aşaka” fiilinden türemekle birlikte, kelime anlamı olarak, sarılmak, yapışmak ve sarmaşık anlamlarına gelmektedir. Bu bilgiler dahilinde, aşkın en önemli niteliklerinden birisi gün ışığına çıkar. Aşk, bir sarmaşık misali bizi çepeçevre sarar ve etkisinde bırakır. Âşık olmamızla birlikte, artık gördüğümüz her yer ve düşündüğümüz her şey sevgilinin kendisi olmaya başlamıştır. Gün ışığına çıkan bu nitelik dahilinde aşkı anlayabilmek için, cevaplamamız gereken iki temel sorunun daha ortaya çıktığı görülüyor. Peki, sevgili kim? Seven, âşık olan kim? Bu soruların cevabını, tabii ki de soruları kendine iş edinmiş, filozoflarda aramak daha makul bir yol olacaktır.
Aşka dair, ilk sistemli düşünce, Antik Çağ filozofumuz, Platon’da ortaya çıkmıştır. Şölen diyaloğunda “sevgi” kavramı üzerine soruşturmaya giren Platon, iki cins arasındaki sevme biçimine özel bir odak göstermez, bunun yerine genel perspektifle sevgi, seven ve sevilen kavramlarının tanımlarını yapmayı tercih eder. Ona göre sevgi dediğimiz şey, güzeli arzulamaktır, güzele duyulan istektir. Bu çerçevede, seven; güzeli arzulayan iken, sevilen; bizzat güzelin kendisidir. Bu tanımları anlayabilmek için Platon’un güzelden kastının ne olduğunu da bilmek gerekir. Platon için güzel, bizim anladığımız gibi fiziksel simetriyi kendinde barındıran yani güzel görünen kişi değildir. Güzel onun için, olması gerektiği gibi olan, kendi varoluşuna uygun yaşayan şeydir. Seven, bu güzeli kendine almak, onu kendinde var etmek isteyecektir. Peki bu arzunun amacı nedir? Sevginin sebebi nedir? Platon’a göre, güzeli arzulayan ve ölümlü olan insan, ölümsüzlüğe ulaşmak ister. Üretme ve çoğalma yani kendinden yeni bir şey var etme ise ölümlü varlığın, ölümsüzlüğe ulaşma çabasıdır. Güzeli gören ölümlü, bu eksiksiz varlıktan, güzel sevgilisinden, yeni bir varlık meydana getirerek, ölümsüzlüğü tadacaktır. Platon şölen diyaloğunda bu durumu şu sembolik ifadelerle açıklar. “Yaratma gücü ile yüklü bir varlık güzele yanaştı mı, ferahlar, genişler, sevinçten taşar, doğurur ve çoğalır.” Aşkı, pratik boyuttan çok teorik çerçeve de açıklayan Platon aşkı, güzeli arzulamaktır ve bu arzudaki temel sebep ölümsüzlük isteği ile çoğalmak ve üretmektir şeklinde yorumlamıştır.

Aşk üzerine cesurca soruşturmaya giren bir diğer filozofumuz ise Schopenhauer’dır. Aşk üzerine düşüncelerini Aşkın Metafiziği adlı eserinde belirten Schopenhauer’a göre, Platon’un ortaya koyduğu aşk anlayışı mitler ve masallarla sınırlı kalmış gerçek dışı bir anlayıştır. Ona göre “Ne kadar uhrevi görünürse görünsün her aşk, kaynağını tamamen cinsel dürtüden alır.” Hiçbir aşk cinsellikten uzak düşünülemeyeceği gibi bizzat cinsel dürtülerin birer sonucu olarak var olmuşlardır. Aşkın, bize bu kadar özel gelmesinin temel sebebi ise fazlasıyla kişisel oluşudur. Yani aşık, aşkını sadece kendisi bilir ve hisseder. Bu hissin onda ne uyandırdığını tam olarak ifade edemediği için bunu uhrevi bir olay addeder. Sonuçta, Russell’ın da belirttiği gibi, bir şey ne kadar az anlaşılırsa o kadar kutsal hale gelir. Aşkın kutsallığı da tanımlanamaz oluşundan gelir. Schopenhaur, aşkta bir kutsallık görmese de onun değerini de yadsımaz. Ona göre aşk, gelecek nesillerin varlığını şekillendirmesiyle birlikte insana ait bir değer olarak ciddiyeti hak etmektedir. Bu ciddiyet dahilinde aşkı realist bir zeminde görmek, aşıkların kör gözlerine şifa olacaktır. Schopenhaur’a göre aşıklar her ne kadar farkında olmasa da aşktaki temel amaç üremektir. Belirli bir varlığın Dünya’ya getirilme amacı ile kadın ve erkek birbirini çekici bulmaya başlar ve doğanın işleyişine hizmet eder. Kadın ve erkek arasında oluşan bu arzu, çocuklarda vuku bulur. Çocuklar, anneden ve babadan gerek fiziksel gerek zihinsel açıdan özellikler alarak onların yaşama istencini devam ettirir. Yani Platon’da ulaştığımız sonuca Schopenhaur’da da rastlamış oluruz. Aşk, kişinin neslini devam ettirerek, genlerinin bir ömür daha yaşayacağına duyulan arzunun sonucudur.

Peki âşık olduğumuz kişi neye göre belirleniyor? Diğer pek çok kişi ile de neslimizi devam ettirebilecekken, neden tek bir kişiye karşı bu arzu daha yüksek oluyor? Bu sorunun cevabı Nietsche’nin sözü ile daha belirgin hale geliyor. Ona göre “Âşık olduğumuzda, kendimizde eksik gördüğümüz şeyi başkasında ararız.” Belki de âşık olduğumuz kişi, içten içe olmak istediğimiz ideali yansıtıyordur. Bunun derin bir sevgiden ziyade bizde var olmayanları barındıran kişiye karşı duyduğumuz bir hayranlık olma ihtimali de yüksektir. Nietsche, aşk hakkındaki bir diğer sözüyle de bu düşüncemizi doğrular. “Aşk, güç istencinin en incelikli maskesidir.” Bizde var olmayan eksik taraflarımızı, bir yapboz gibi başkasıyla birlikte tamamladığımız hayat, bizi daha güçlü kılacaktır. Hele ki bu iki yapboz parçasının birleşmesi ile ortaya çıkacak yeni hayatlar yani çocuklar, kendi ebeveynlerinden daha iyi bir konumda olacaktır. Kişinin kendinden daha iyi bir varlığı meydana getirmesi, kendini aşması, kendi varlığının bile üzerine çıkması demektir. Çünkü Nietsche’ye göre insanın asıl isteği, kendisinden daha güçlü bir şey var etmektir. Aşkın, insana hizmeti de bu varlığın ortaya çıkması için oluşturduğu baskıdır.

Şu ana kadar ele aldığımız filozoflar, aşkın tanımını yapmaktan geri durmuşlardır. Aşkı oldukça kapsamlı şekilde ele alan Afşar Timuçin ise aşkın tanımını Aşkın Diyalektiği adlı kitabında okuyucularına gayet açık bir dille sunmuştur. Ona göre aşk, “Bir bilincin bir bilince kavuşması, bir bilincin başka bir bilinçte kendini bulması ya da aramasıdır.” Aşka dair farklı bir tanımda bulunan Afşar Timuçin, aşk hakkında konuşmadan önce aşkın varlığının reddedilemez olduğunu vurgular. Ona göre aşkın varlığını reddedenlerin aşk acısı çekenlere bakması yeterlidir. Aşkı bilinç üzerinden yorumlayan Afşar Timuçin, oldukça isabetli bir vurgu yapmıştır.

Diğer canlılardan yalnızca bilinç sahibi olması bakımından farklılaşan insan, kendilik bilgisine sahiptir ve baktığı her yerde kendini arar. İnsan aslında her varlığı, her olayı, her duyguyu kendisinden yola çıkarak anlar ve anlamlandırır. Aşkta da bu durum zorunlu olarak devam eder. Aşıklar, sevgilisinin gözünde kendisini arar, âşık olmasıyla birlikte, kendisinin seven haline rast gelir. Sevilebilir ya da sevilemeyen oluşuna dair yeni bilgiler öğrenir. Başkalarının var oluşu ile var olan insan, diğer insanlarla kurduğu iletişim, göz teması, küçük bir tebessüm ya da aşağılayıcı bakışlar dahilinde bile var olduğunu yani kale alındığını anlar. İşte aşk, bu var oluş mücadelesinin daha yüksek halidir. Bilinçli olarak fark ettiğimiz kişinin, bizi bilinçli olarak fark etmesi var olduğumuza dair büyük bir kanıttır belki de… Bu kanıt, gerçekleşmeyince yani aşkımız karşılık bulmadığında birisinin bilincinde ölü olduğumuz gerçeği ile karşı karşıya kalırız. Bu bakış açısıyla aşk acısı sevgiliyi kaybetmekten ziyade kendimizi kaybetmektir aslında. Aşkın tüm işlevi neslin devamı olmasa gerek çünkü o zaman biten veya hiç başlamayan aşkların anlamı olmazdı. Hüsranla sonuçlanan aşkların işlevi de burada ortaya çıkar. Kendi var oluşunu bir başkasına bağlamamayı öğrenmek, bizzat kendin olarak var olmayı sağlar. Başka sebeplere bağlı olmadan var olan varlık, yenilmezdir. Sebeplerin ondan kopmasıyla yok olamaz. Aşk acısının güçlü bir var oluş meydana getirdiği açıktır.
Aşkın pek çok niteliğine değinen Afşar Timuçin, kültürel anlamda medeniyetlere iz bırakacak kadar güçlü olduğunu ve ona sahip çıkmamız gerektiğini sık sık vurgular. Ayrıca ona göre aşkı güzel yaşayanlar sadece cesur olanlardır. İnsan kalbinin kırılma ihtimaline rağmen sevmeli ve sevgiliyi hoş tutmalıdır.
Antropolojik Yönden Aşk
Tarihsel sürece baktığımız da aşkın yani tek bir kişiye karşı duyulan güçlü istencin, tarım devriminden sonra çıktığını söylemek mümkün. Yerleşik hayata geçen insan, özel mülk gibi özel hayatı da keşfetmiş, avcı toplayıcı yaşantısındaki gibi ortak ilişkiler yaşamayı bırakmıştır. Evlilik kurumu geliştirilerek resmiyette tek ilişki zorunlu kılınmıştır. Burada önemli olan diğer bir konu ise artık sınırların oluşması ve toplulukların kabile, köy gibi sınırlarla bölünmesidir. Az nüfus, yaşanabilecek tek bir alan ve yıl boyunca tarımla uğraşmaktan dolayı başka yerlerdeki insanları keşfedememek… Bu koşullar da aşkın evrilmesi olağandır. Köyde sayılı olan gençlerin başka seçenekleri olmamasından dolayı zorunlu olarak tek bir kişiye obsesyon geliştirmesiyle aşk ortaya çıkmıştır. Aşk, beynin eğer o kişiyle evlenemezsen soyun tükenecek, yok olacaksın sinyalini insana vermesidir. Âşık olduğumuz kişi, biz fark etmesek de bilinçdışımızın bizdeki genetik eksikleri kapatacağını ve ortaya bizden daha iyi bir çocuk çıkartacağını düşündüğü kişidir. Yani aşk, ürememiz için beynimizin bize oynadığı bir yanılsamadır. Doğa da işe yaramayan hiçbir şey evrilmez. Tarım devriminde fazla seçenek olmadığı için evrilen aşk, modern dünya da sonsuz seçenek yüzünden etkisini azaltsa da hala var olamaya devam etmektedir. Belki de artık aşkın evrimi, bu kadar seçenek arasında kafası karışan insanın, bir seçenek yapmasını zorunlu kılmaya yönelik devam edecektir. Gelecekte ne olacağını bilemezken aşkın tatlı bir yanılsama olduğunu artık biliyoruz.
Geldiğimiz noktada en ironik durum ise şudur: Aslında doğrudan tecrübe edilen şeyler tanımlanamaz. Birisine aldığımız bir kokuyu, tadı ve hissi tanımlamak mümkün değildir. Günlük dilde, ekşi bir tat desek de ekşiden kastımızı tanımlamak mümkün değildir. Hiç ekşi bir yiyeceğe maruz kalmamış kişi ekşi nedir diye sorsa, şaşırıp kalırız. Limon’un tadı gibi basit bir örneklemeyle anlatmaya çalışsak da o kişinin limon yedikten sonra tam olarak neyi algıladığını tanımlamak mümkün değildir. Tıpkı tat gibi hislerde doğrudan tecrübe edilir ve başkası tarafından anlaşılamaz. Canım yanıyor desek de karşı taraf acımızı ancak kendi acısından yola çıkarak bir ölçüde anlayabilir. Aşkta bir his olarak yalnızca doğrudan tecrübe edilebilir, başkası sizin aşkınızı tam olarak anlayamaz. Ne kadar felsefi veya antropolojik argümana başvurursak vuralım, aşkınız yalnızca sizin aşkınızdır. Bir yanılsama olarak yalnızca size ait olacaktır. Yine de bu özel duyguyu çok abartmamak ve bir yanılsama olduğunu unutmamak gerekir. Yoksa bu tatlı yanılsama bir gün ağızda acı bir tat bırakacaktır. Tabii size imtizaç eden birisine âşık olduysanız damağınızda bir ömür bu güzel tadı yaşama ihtimaliniz de vardır.



YORUM