Lavinya Öz, Mehmet Akif Ersoy'un Safahât'ı üzerine yazdığı incelemelerin dördüncü ve son bölümüyle Daima Edebiyat'ta.
Dördüncü Kısım
Âkif’in, birinci kitabı olan Safahât’ındaki üç sıra dışı şiirinden bahsetmek istiyorum bu kısımda.
“Herhangi bir şey bu kadar basit anlatılıp da nasıl derin derin düşündürür?”
Bu yeteneğine şahit olacağız tekrar ve tekrar.
Bu şiirlerin tamamına günümüz Türkçesi ile yer vereceğim, buradan orijinalliğini bozduğum kanaatini çıkarmayın sakın, okur okunmaz anlaşılsın istiyorum.
“Nazım Parçaları”
Şiirler bu ad altında neşredilmiştir.
Ressam Haklı
Bir zamanlar vardı ya kutsal tarih modası…
Yeni yaptırdığı köşkün büyücek bir odası,
Mutlaka eski tasvirlerle süslensin,
Diye, ressam aratır hayli zaman bir zengin.
Biri ortaya çıkarak, ben yaparım der, kolunu
Sıvayıp akşama varmaz, sekiz arşın salonu
Sıvar ama ne sıvar! Sahibi der:
-Usta bu ne?
Kıpkızıl bir boya çektin odanın her yerine!
-Bu resim askeri saldıracakken Firavun’un,
Kızıldeniz’in yarılarak, geçmesidir Musa’nın.
-Hani Musa be adam?
-Çıkmış efendim karaya.
-Firavun nerde?
-Boğulmuş.
-Ya bu kan rengi boya?
-Kızıldeniz ay efendim, yeşil olmaz ya bu da!
-Çok güzel tabloymuş! Doğrusu şenlendi oda.[1]
Moda denileni kitabına uydurunca her şey “güzel tablo” oluyor ama aptal olan göremiyor demek ki. Çok güncel bir bakış açısı. Özellikle şimdilerde; sanat adı altında saçma sapan şovları yapanlara “sanatçı(!)” diyenlerin “sanat(!)” dediği de artık “Kral Çıplak” diyememek oldu maalesef. Bu Âkif’in sanat ve sanatçı ile ilgili ileri görüşlülüğü müdür yoksa bazı şeyler hiç değişmez mi tam olarak çözemedim doğrusu.
Haylice güldüğüm diğer şiiri de şöyledir:
Şair Huzurunda Eleştirmen
Saçmalayan bir herif bir gazel düzer:
Anlam darmadağınık, üslup besbeter.
Tabii ki o bunu gayet parlak bulur;
Okur, dinletir, söyletir, kendinden geçer.
Bir süre sonra bastırmak ister, fakat,
Sakın olmasın der ufak bir sakat,
Büyük güçlü bir eleştirmen arar,
Sonunda görgülü, nazik birinden sorar.
Gözetmez bu adam da hatır gönül,
Bulur söyleyiş ve anlamda bir çok kusur.
Herif yapılan eleştiriye öfkelenir,
Rezilâne artık neler söylenir,
Biraz dinleyip sonra, bak, der zârif:
“Sizin nesriniz nazmınızdan lâtif”[2]
Bu dünyada yüzü çok gülmeyen Âkif; sen bizi güldürdün Rabbim de öte dünyada seni güldürsün dilerim! Bu kısımla ilgili bir bölüm var Ragîf[3] isimli kitabımda, özetle şöyledir; hasbihâl günlerinden birinde, şiir yazdığını iddia eden iki yeni kalem bulunmaktadır: Nurullah ve Ruhi Beyler (yarı gerçek yarı kurgusal o yüzden tam isim yok lakin siz anladınız onu, Âkif’e dediklerinden dolayı asla affetmeyeceğim bir kalemdir kendisi) Nurullah Efendi illa ki şiirini okumak ister, Âkif’ten eleştiri bekler. Sonunda şiirini okur ama şiir bir şeye benzemez. Yani açıkçası: Kral Çıplaktır, yine de Âkif kırıcı bir şey söylemez: “Ben aruzdan anlıyorum, serbest şiirden pek anlamıyorum, daha iyi anlayan birine gösteriniz,” şeklinde hoş ve mütevazı davranır fakat bu sözler ve tavır Nurullah Efendi’nin hiç hoşuna gitmez ve kendisine hakaretlerde bulunur. “Siz şiirden ne anlarsınız” der ve daha da fazlasını. Âkif, ona, bunca sövülmenin ardından tek bir cümle söyler sakince:
“Nurullah Bey hiç utanmadan, çekinmeden dümdüz söylüyorsunuz, maşallah size, akıcı bir üslubunuz var nitekim, siz şiiri bırakınız nesre başlayınız, biz çok iyi anladık ki sizin nesriniz daha iyiymiş şiirinizden.”
Yerinden bir hışımla kalkıp öfkeyle küfürler savursaydı bu kadar dokunmazdı bütün Nurullah Beylere eminim.
Sülayman Nazif’in de dediği gibi: “Ukalalığın en güzel cezası istihzadır[4].”
“Geçti dünyadan adamlık devresi
İtimad et gel bu kavl-i raciha
Şimdi hayvanlıktadır devr-i revaç
Ruh-i insaniyete el-fatiha” [5]
“Fırıncıdan berber olmaz ve berberden de bir fırıncı,” derdi dedem.
“Herkes en iyi bildiği işi yapmalı,” diye de eklerdi.
Trajikomik olaylara ustalıkla değindiğini özellikle bu iki şiirde net olarak gördüğüm Âkif’e olan hayranlığım onu okudukça katbekat artıyor.
Âkif başta olmak üzere mizah yeteneğini hiciv ustalığı ile birleştirebilen, “hiciv, ironi, felsefi taşlama ve epigram[6]“ denince ilk akla gelen: “Nef’î, Şeyhî, Şair Eşref, Neyzen Tevfik, Aziz Nesin, Jonathan Swift, Voltaire, Mark Twain, George Orwell, Molière, Juvenalis, Gogol” bu isimler karşısında saygıyla eğiyorum kalemimi. Hiciv başka bir seviyedir. Okuru uyandıran bir şeydir! İyi ki varsınız!
Aklıma Özdemir Asaf’ın bir sözü geldi:
“Bazı aptallar var. Bir ressama :
– Atölyeniz çok güzel!
Bir müzisyene:
– Piyanonuz çok güzel!
Bir yazara :
– Kitabınızın baskısı çok güzel! dediklerini ve onları böylelikle yerdiklerini söylüyorlar… Sanki evin, çalgının, baskının iyisinden anlıyorlarmış gibi.”
Sanatta olsun, edebiyatta olsun, resim ya da müzikte olsun “moda” dedikleri şeyin bizi komik durumlara düşürebileceğinden de bahseder Âkif ama asla “örümcek kafalı” bir zihniyetle değil. Her şeyin usulü ile yapılması gerektiğini düşündüğünü “Fatih Kürsüsü’nde” isimli eserindeki şu mısralardan da görüyoruz:
“Biraz değişmeli artık bu eski zihniyet.
‘Dile hiç yenilik sokmayın!’ demek: Cinnet.
-Hayır, bağnazlık eden yok… Şu var ki: Önce
Gerekliliği ortaya konmalı; bir de bence,
Uzmanlarınca yapılmalı istenen yenilikler…”[7]
Dilimizin milli onuru olsun ister:
“Dillerine özgü kuralları aynı alırsak İngiliz’in,
Fransız’ın, ne olur hâli, sonra, kendi dilimizin?
Milli onuru olmalıdır mutlaka dillerin de,
Bir dil kolay gelişemez, o olmadıkça.”[8]
En büyük isyanı Batı’nın özellikle faydasız ve boş özelliklerini taklit edenleredir:
“Fransız’ın nesi var? Fuhşu, bir de dinsizliği;
Kapışıverdi bunu yirminci asrın çocuğu!
Ya Alman’ın nesi var zevki okşayan? Birası;
Unuttu ayranı, bunağa döndü kahrolası!
Heriflerin, hani, dünya kadar güzelliği var:
Bilimi var, edebiyatı var, sanayisi var.
Giden birkaç avuç olsun getirse memlekete;
Ülkemiz ilim ve irfan ile donanır elbette.
Kucak kucak taşıyor olmadık kötü şeyi;
Beğenmesek ‘medeniyet’ diyor, inandık, iyi!”[9]
Mehmet Âkif Ersoy tek başına bir felsefî akım olduğu için kişiliğini analiz etmeye çalıştığım konular oldukça çeşitli. Elimden geldiğince dağıtmadan anlatmaya çalışsam da arada ipin ucunu kaçırabiliyorum çünkü sayfalarca da yazsam bitiremeyecek gibiyim. Başkalarından okumaktan ziyade kendi mısralarından tanımak istedim Âkif’i önce ve öyle engin bir deniz buldum ki karşımda, onu bilmeyene, onu anlamayana anlatmayı bir görev edindim kendime, açıldıkça açılmak istiyorum lâkin boğulurum diye de korkmuyor değilim, suyun boyumu aşmayan yerlerinde dolaşmaya devam edeceğim ve bu yazı Safahât incelemelerinin sonu gibi görünse de daha Âkif’i anlatabileceğim nice cümlelerim var merak etmeyin.
Başlangıçta “sıradışı” diye bahsettiğim üç şiirden sonuncusu “Bebek yâhud Hakk-ı Karâr”[10] isimli şiiridir.[11] Bu şiirin başını özetle anlatmak istiyorum: Âkif’in kızları Cemile ve Feride oyuncak bebek isterler babalarından. Âkif Baba iki kızına da birer bebek alır, çok sevinirler kızlar ve hemen oynamaya başlarlar, ertesi gün küçük kız kendi oyuncak bebeğini kırar, ablasınınki ise sağlamdır, küçük kız ablasının bebeği ile oynamak ister, Cemile vermek istemese de “Sen büyüksün, yapma böyle!” diyerek oyuncağını Feride’ye vermesini isterler. Feride biraz oynar sonra geri verir. Biraz sonra tekrar ister; biraz oynar Cemile isteyince geri verir ve isterseniz bu olayın finalini şu mısralardan öğrenelim:
“Bebekle gezen büyük kızın masum gururu,
Eziyordu bebeksiz kalmış şu çocuğu,
Ağır gelir elbet ona karşıdan bakmak.
Sokuldu bak yine, hiç şüphe yok ki yalvaracak,
Hayır bu tavır artık benzemiyor yalvarmaya:
‘Bebeğimi ver!’ demesin mi üçüncüsünde kıza?
Meğer hukuk[12] da bilirmiş bakın şu saygısıza.”[13]
Böyle basit bir olaydan böyle çarpıcı bir sonuç çıkarmak…
Bu hikâye kendi ailesi içinden bir hikâyedir. Arkadaşlarına, değer verdiği kişilere pek çok şiir ithaf etmiştir lâkin ailesinden bahsettiği pek azdır eserlerinde: “Selma” şiiri vardır kız kardeşinin ve yeğeninin acı hikâyesini anlatır. Bir de “Bebek yâhud Hakk-ı Karâr”, bunların dışında Safahât’da ailesinden bahseden başka bir şiiri yok. Bir de eşine yazdığı şu dizeler var:
“Seni bir nûra çıkarsam, diye koştum durdum,
Ey, bütün dalgalı ömrümde hayat arkadaşım!
Dağ mıdır karşı gelen, taş mı, hep aştım lâkin,
Buruşuk alnıma çarpan bu sefer kendi taşım!”[14]
İlk yazdığı şiirlerde yani çocuk çağlarında, “Leyla ile Mecnun”(Fuzuli) hayranı bir çocuk olduğu için aşktan meşkten bahsedermiş, bir gün aradığı bir şiir defterini bulamamış, kaybetmiş, diğerlerini de yırtıp atmış o zaman. Neler yazıyordu o sayfalarda keşke bir zaman makinesi olsaydı da gidip hepsini okuyabilseydim diye düşünmüştüm bunu öğrendiğimde. Bu sebep benim için büyük önem arz ediyor öz yaşamından bahsettiği bu şiirler.
Lâkin kendisi ilk şiirlerini attığı için ise hiç pişman olmamış:
“Gençlik devirlerinde idi. Çok gazeller yazdım. Bir çok defterler doldurdum. Bir aralık bunlardan birini kaybettim. Buna çok yandım. Fakat daha sonra şiirimi hayati, içtimai mevzulara tahsis edince, o deftere acımadım. Diğer defterlerimi de imha ettim. Neşretmediğim şiirler pek çoktur.”[15]
AH AH!
[1] Safahât/ Mehmet Akif Ersoy/ Beyan Yayınları/ s. 259
(Günümüz Türkçesi: A. Vahap Akbaş)
[2] Günümüz Türkçesi: A. Vahap Akbaş
[3] Ragîf/ Rabia Görmez/ KDY
[4] İstihza, bir kişiyle, bir durumla veya bir düşünceyle gizli bir şekilde, alaycı ve iğneleyici bir dille eğlenme sanatıdır.
[5] Ömer Ferit
[6] Birkaç dizeden oluşan, kısa, özlü, nükteli ve genellikle iğneleyici şiir veya söz sanatıdır.
[7] Fatih Kürsüsü’nde/ Mehmet Akif Ersoy/ Beyan Yayınları/ s. 31
(Günümüz Türkçesi: A. Vahap Akbaş)
[8] Fatih Kürsüsü’nde/ Mehmet Akif Ersoy/ Beyan Yayınları/ s. 31
(Günümüz Türkçesi: A. Vahap Akbaş)
[9] Fatih Kürsüsü’nde/ Mehmet Akif Ersoy/ Beyan Yayınları/ s. 125
(Günümüz Türkçesi: A. Vahap Akbaş)
[10] Hakk-ı karâr, kelime anlamı olarak “yerleşme, bir yerde sürekli kalma veya sahiplenme hakkı” demektir.
[11] Safahât/ Mehmet Akif Ersoy/ Beyan Yayınları/ s. 289
[12] Hakk-ı karar: Hukukta “kazandırıcı zaman aşımı”. Başkasına ait bir malı uzun süre kullanma sonucunda o malı kullananın mülkiyetine geçmesi.
[13] Safahât/ Mehmet Akif Ersoy/ Beyan yayınları/ s. 295
[14] “Hayat Arkadaşıma”/ Gölgeler
[15] Mehmet Akif Ersoy, Kronolojik Hayat Hikayesi/ Mustafa Özçelik/ Erguvan Yayınları/



YORUM