Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu'nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği “Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri” serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz Emame Akman Harmancı.
Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu’nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği “Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri” serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz Emame Akman Harmancı.
Bugün yazdığınız metinlere dönüp baktığınızda, çocukluk ya da ilk gençlik yıllarınızdan taşıdığınız hangi duyguların hâlâ satır aralarında yaşamayı sürdürdüğünü görüyorsunuz?
Geçmişe dönüp baktığımda sessiz, içine kapanık ve yaşından olgun bir çocukluk/ilk gençlik geçirdiğimi görüyorum. Belki bu haller benim dünyayı gözlemleme yetimi besliyordu. İnsanların duruşları, tavırları ne anlama gelir, bakışları bize ne söyler bunları irdeliyordum.
İnsan ilişkilerindeki çıkmazları, kararsızlıkları gözlemlemek, yaşamdaki çoğu gerçeğin aslında göründüğü gibi olmadığını öğretti bana. Şimdi metinlerime baktığımda çok keskin finallerden ve yargılardan kaçındığımı, kahramanlarımın bazen ne yapacağını bilmez, kararsız insanlardan oluştuğunu görüyorum. Bunların aslında hayatın gerçek tarafı olduğunu düşünüyorum. Yaşamda tek bir doğrunun olmadığının, ihtimallerin sonsuzluğunun ve kelebek etkisinin farkındayım. Bu da yazdıklarımda kendini belli ediyor.

Edebiyat yolculuğunuzun başında sizi etkileyen yazarlarla bugün yeniden karşılaşsanız, aynı etkileri hisseder miydiniz? Okurluk serüveniniz zaman içinde nasıl değişti?
Çoğunlukla popüler ya da klasik eserleri okuduğum dönemler oldu benim. O yaşlardaki bakışımla muhakkak onlardan etkilenmişimdir. Bu etkilenmelerin benim yazarlığımı inşa eden sürecin temelini oluşturduğunu söyleyemem. Bana kattıkları şey okuma alışkanlığımı sürdürmek ve hayal gücümün beslenmesiydi sanırım. Onları bugün yeniden okusam elbette bambaşka bir ben olarak, yepyeni gözlerle okurum. Belki çok daha fazla etkilenirim çünkü oradaki edebi kaliteyi o yaşlarda idrak edememişimdir. Belki de abartmışım derim, içimde yaprak kıpırdamaz ve kitabı raftaki yerine bırakırım.
Yazarlık sizin için daha çok bir ilham meselesi mi, yoksa düzenli ve disiplinli bir çalışma pratiği mi? Günlük hayatınızda yazıya nasıl yer açıyorsunuz?
Ne tam olarak ilham ne de disiplin. Kabın dolması, boşalması şeklinde bir süreç gibi daha çok. Anlatacak hikayen olunca masa başına geçmek için de içsel bir gücün oluyor. Hikayeler kendini yazdırmak için çabalıyor sanki.
Gün içinde zihnimde yazacaklarıma dair fikirler, imgeler, diyaloglar dönüp duruyor. Bazen de yazılacak bir kahraman kafamın içinde konuşup duruyor. Not alabildiklerimi alıyorum. Onları yazıya dökecek anı yani gecenin huzurlu sessizliğini bulduğum zamanlarda ise özgürleşiyorum.

Bir metin üzerinde çalışırken en çok hangi unsur üzerinde durursunuz: Dil, kurgu, karakter, atmosfer, ritim ya da başka bir şey?
Bence bu yazılan metne göre değişiyor. Anlattığım şey kadim bir zamanda ve mekânda geçiyorsa mesela atmosferi önemserim, bir ana odaklı bir hikayeyse kurgudan ziyade dil öne çıkar, bilinç akışı söz konusuysa ritim önemlidir, olay içeren bir metinse zaten öncesinde çalışmayı ve kurguda aksaklık olmamasını gerektirir. Hepsinin kendi içinde farklı dinamikleri var. Benim öykülerim tamamen dile veya tamamen kurguya sırtını yaslayan metinler değil. Farklı türleri denemeyi seviyorum. Hepsini kendi içinde, metnin gerektirdiği şeylere dikkat ederek inşa etmeye çalışıyorum.
Eserlerinizde cevabını aradığınız, fakat henüz tam olarak ulaşamadığınızı düşündüğünüz bir soru var mı?
Biraz büyük bir laf olacak ama, birçok kişi gibi insanın hayattaki anlam arayışı üzerine kafa yoruyorum. İnsanların bu “anlam” meselesi üzerine ne düşündüğünü, bu kavramla kendi içlerinde nasıl baş ettiklerini merak ediyorum. Belki bu sorunun yeryüzündeki insan sayısı kadar cevabı vardır, belki de kimse bu mevzuyu benim kadar çok düşünmüyordur. Bilemiyorum. Bilinçli olarak eserlerimde buna benzer konulara yer verdiğimi söyleyemem ama yakınlarda yazdığım hikayelere bu düşüncelerin izleri sinmiş olabilir.
İçinde yaşadığımız çağın hangi yönleri sizi yazmaya teşvik ediyor, hangi yönleri ise yazarlık açısından sizi endişelendiriyor?
Her ne kadar kitap okumayı sevenler olarak dijital dünyayla kuşatılmış olmanın sıkıntılarını yaşıyor olsak da ben bu dijitalleşmenin aslında nadirleşen okuma eyleminin kıymetini artırdığını da düşünüyorum. Çılgınlar gibi içerik üretiliyor, insanlar söyleyecek sözlerini yazarak değil video çekerek ifade ediyor, artık dinlenmek için koltuğa uzanınca elimize kitap değil telefon alıyoruz ve sonsuza kadar kaydırıyoruz. Dünya kısa sürede böyle bir yere dönüştü. Ama bunların hiçbiri insan ruhunu sakinleştirecek, besleyecek ve “reset” tuşu görevi görecek eylemler değil.
Bir yerlere fiziksel veya zihinsel olarak koşturup duruyoruz ve bu koşturmacanın durduğunu fark edebileceğimiz anlar ancak yavaşlama anlarında mümkün. Bu sükuneti bize ancak teknolojik cihazlardan uzak kalarak yaptığımız şeyler hissettiriyor. Kitap okurken zaman çok daha yavaş akıyor mesela. Bu, yeri doldurulamaz bir şey. Değeri, yavaşlamak zorunda kaldığımızda yani zamanla daha iyi anlaşılacak. Koşturarak iyi bir yere doğru gitmiyoruz çünkü.
Son yıllarda yayımlanan edebiyat ürünlerine baktığınızda sizi umutlandıran eğilimler nelerdir?
Kültürümüzün en klasik eserlerine kadar gidilerek, sözlü anlatı dönemlerinden bugüne neler olmuş, neler değişmiş, bunların araştırılması, bu meseleler üzerine artık daha fazla konuşulması umut verici geliyor. Köklerimizden beslenmezsek en ufak bir rüzgârda savrulup gideriz diye düşünüyorum.
Kadim hikayelerle bugünü harmanlayarak güçlü metinler çıkaran yazarlarımızın da sayısı gitgide artıyor. Klasik dönemle modern zamanlar arasında bu köprünün kurulması çok kıymetli.

Günümüzde yazarların görünürlüğü ile eserlerinin niteliği arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizce bu denge değişti mi?
Sosyal medyanın varlığı güncel bir eseri keşfetmemizi kolaylaştırırken diğer yandan yazara dair gizemi tamamen ortadan kaldırdı. Yazar gizemli olmak zorunda mı? Tabi ki değil ama yazarın görünürlüğü, özel yaşamına dair paylaşımları ve hatta sosyal medyada sergilediği persona, yeri geliyor eserin önüne geçiyor. Bu da aslında eser sahibi için bir dezavantaj. Ben bir şekilde keşfettiğim bir kitabı okurken ilk başta yazara dair bir şey bilmemeyi, okudukça ve eseri sevdikçe, araştırarak yazara dair bilgiler edinmeyi daha çok seviyorum. Tamamen kişisel bir bakış açısı bu.
Nitelik konusu ise değişken bence. Görünür olup da gerçekten nitelikli eserler verenler de var, popülerliği sebebiyle fazla şişirilmiş olduğunu düşündüklerim de.
Yazarlık serüveniniz boyunca düşünsel ya da estetik anlamda sizi dönüştüren bir kırılma noktası yaşadınız mı? Bu dönüşüm eserlerinize nasıl yansıdı?
İlk kitabım yayımlandıktan sonra bir süre öykü yazamadım. Bu sırada zihin kabımı doldurmaya çalışıyordum sanırım ve bir yerden sonra bazı yeni pencereler açıldı. Ne yazmak istediğime dair belirsizlik içeren tablo biraz netleşti. Şimdilerde yazdığım öyküler ilk kitaptakine pek de benzemiyor. Neden böyle bir dönüşüm yaşadığımdan emin değilim. Belki de ilk kitaba dair geri dönüşlerle, nasıl bir kanalda daha rahat akacağımı keşfetmiş olmamla alakalıdır.
Henüz kaleme almadığınız, fakat yazmadan edemeyeceğinizi düşündüğünüz bir karakter ya da tema var mı?
Önceki sorulardan birinde de bahsettiğim gibi, anlamsızlıkla mücadele eden birine dair bir şeyler yazmak isterim. Hikâye, kahramanı bir yerden bir yere götürmez belki, okura bu konuda bir önerme de sunmaz muhtemelen ama başarabilirsem, bu hissi yaşamış olanlara “evet ben de böyle hissediyorum” dedirtebilir.



YORUM