Galata’da Bir Veznedar Cinayeti

ANA SAYFADiğer

Galata’da Bir Veznedar Cinayeti

Mesut Kaplan, 1935 tarihli bir mezar taşından yola çıkarak dönemin ilginç ve trajik olaylarından birine ışık tutuyor.

Kastamonu Basınının Tarihsel Serüveni Üzerine Prof. Dr. Mehmet Serhat Yılmaz ile Bir Mülakat
Arzu Çabuk Yazıcı’yla Kocaeli Basın Müzesi Üzerine Bir Söyleşi
Mürekkep ve Hafıza: Prof. Dr. Nejdet Bilgi ile Manisa Basın Tarihi Üzerine Söyleşi

Galata’da Bir Veznedar Cinayeti
Mesut Kaplan

Uzun yıllardır mezarlıklarda gezen biri olarak; mezarlıkların birbirinden farklı, unutulmuş ya da bilinmeyen ilginç hikâyelerle dolu olduğunu söyleyebilirim. Karşınıza çıkan bir mezar taşı, sizi peşinden sürüklemeye yetebilir. İşte, beni peşinden sürükleyen böyle bir mezar taşından bahsetmek istiyorum.

İstanbul’un sur dışı mezarlıklarından olan ve 16. yüzyıldan beri gömülerin yapıldığı Merkezefendi Mezarlığı’na, tarih boyunca da birçok ünlü isim gömülmüştür: Sabahattin Eyüboğlu, Ali Fuat Erden, İsmail Habip Sevük, Rıza Nur, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Suna Pekuysal, Tanburi Cemil, Sadettin Kaynak ve Abdülhak Şinasi Hisar, bunlardan yalnızca birkaçıdır. Yakın bir zamanda farklı bir ismin mezar taşını ararken gözüme; pek bakımsız, toprakla bütünleşmeye başlamış aynı zamanda taşında kırıklar olan bir mezar çarptı. Mezar taşında aynen şu ifadeler yer almaktaydı:

“Galata Postanesi kasasını soymak isteyen canilerin hain bir kurşunu ile vazife uğrunda kurban giden
Veznedar Hüseyin Hüsnü
Ruhuna Fatiha
D. 1889 – Ö. 1935”

Tekrar tekrar kendisini bana okutan bu mezar taşının fotoğrafını çekip yoluma devam ettim. Aradan geçen iki hafta süresince sürekli aklıma gelen bu mezar taşındaki ismi ve olayı araştırma ihtiyacı duydum. İncelemeye başladığımda bu ismin ve olayın, Aralık 1935 ile Mayıs 1936 yılları arasında basınımızda epeyce yer eden bir cinayet konusu olduğunu gördüm.

Kamuoyunu “Ayazağa Cinayeti” olarak uzun süre meşgul eden bu olayın ilk haberini 12 Aralık 1935 yılında Akşam ve Son Posta gazetelerinin sütunlarında görüyoruz:

“Küçük Langada tramvay caddesinde 158 numaralı evde oturan Galata Postanesi Veznedarı Hüseyin Hüsnü, geçen salı günü Pangaltı’da Poyraz sokağında 24 numaralı evde oturan dişçi mektebi talebelerinden Abdullah’a iftara gitmiş, bir daha geri dönmemiştir. Abdullah, Hüseyin Hüsnü’nün iftardan sonra evine döndüğünü söylemektedir. Hüseyin Hüsnü’nün hesapları tetkik edilmiş, kasası sayılmış ve hesapların muntazam, paraların da tamam olduğu görülmüştür. Veznedarın ne olduğu belli değildir.” (Son Posta, 12 Aralık 1935).

Yine dönemin gazetelerinden anladığımız kadarıyla, Hüseyin Hüsnü Bey’in, ömründe kimseyle ağız kavgasına bile giriştiği görülmemiştir. En büyük zevki, zengin imanını seccade başında ve Kur’an sayfalarında doyurmaktır. İşinden evine evinden işine giden kendi hâlinde bir yaşam süren Hüseyin Hüsnü’nün bu esrarengiz yok oluşu, birkaç gün daha aralıksız olarak basında yer alacaktır.  Polisin de devreye girmesi ve tanıkların dinlenmeye başlamasıyla sır perdesi yavaş yavaş aralanmaya başlar.

Özellikle Akşam ve Son Posta gazetesi, hadiseyi anbean takip etmekle birlikte gelişmeleri her gün birinci sayfalarından okuyucularına sunarlar.

Hüseyin Hüsnü Bey’in de tanıdığı ve arada postanedeki yerine de gelen Abdullah adında bir kişinin diğer iki ortağıyla birlikte Galata Postanesi’ni soymak için Hüsnü Bey’i öldürdükleri ortaya çıkar.

Olayın gelişim süreci, yapılan tatbikatlar neticesinde şöyle olmuştur. Abdullah, Mehmet, Yusuf ve Mehmet’in nişanlısı olduğu öne sürülen bir kadın tarafından soygun planı yapılmıştır. Bu plan dahilinde Abdullah’ın daha önceden tanıdığı Hüseyin Hüsnü Bey’i Pangaltı’daki evine iftara davet edecektir. Hüsnü Bey, pek gelmek istemese de birkaç gün yapılan ısrarlardan dolayı teklifi kabul eder. Eve geç geleceğini ve ailesine haber vermesini kardeşi Dr. Zeki Bey’e söyler.

Gecenin ilerleyen saatlerinden sonra eve dönmediği anlaşılan Hüsnü Bey için kardeşi Dr. Zeki, Abdullah’ın evine iki kişi gönderir ve abisini sordurur. Abdullah ise iftardan sonra kendisinin eve döndüğünü belirtir. Dr. Zeki, zaman kaybetmeden polise haber verir ve inceleme başlar.

Hüsnü Bey’in son görüldüğü ve iletişim kurduğu isimlerin sorgularından sonra bütün şüpheler Abdullah’ın üzerinde toplanır. Yapılan sorgulamalardan sonra Abdullah, Hüsnü Bey’i Galata Postanesi’ni soymak için öldürdüklerini fakat kardeşi Dr. Zeki’nin olayı polise hemen bildirmesi üzerine bu soygunu gerçekleştiremediklerini diğer cinayet ortakları ile birlikte itiraf eder. Veznedar Hüseyin Hüsnü Bey’in ölümü Emniyet Müdürlüğü’nce kamuoyuna:

“Birkaç gün evvel ortadan kaybolarak polisçe izi geceli gündüzlü araştırmalar yapılmakta olan Galata Telgrafhanesi Veznedarı Hüsnü’nün akıbeti anlaşılmak üzeredir.

Kendisini iftara davet vesilesiyle dairesinden alıp misafireten oturduğu Pangaltı’da Poyraz sokağında 24 numaralı eve götüren ve birkaç günden beri polisçe isticvabı (sorgusu) yapılan Abdullah namında bir gencin iki arkadaşıyla birlikte Veznedar Hüsnü’yü yemekten sonra Ayazağa taraflarına götürüp orada öldürdükleri Abdullah’ın vaki olan itirafından anlaşılmıştır.

Zabıta, Ayazağa çiftliği civarında ölüyü araştırmaya başlamıştır. Abdullah’ın Veznedar Hüsnü ile bir seneden beri çok yakından münasebet tesis ettiği anlaşılıyor. Bu işte ahlâk zabıtasınca da Abdullah’ın bir dosyası olup olmadığı tetkik edilmektedir.” (Son Posta, 16 Aralık 1935)

Cinayetin süreci ise suçluların itiraflarından hareketle şöyle olmuştur: İftar sonrasında Abdullah, Hüsnü Bey’e elindeki bir köpeği Ayazağa’da birisine satacağını, Yusuf’la birlikte onun da gelmesini ister. Her ne kadar bu iş için geç bir saat ve uzak olduğunu söylese de Hüsnü Bey ikna olur ve giderler. Bir taksi ile anlaşıp Ayazağa’ya vardıklarında taksiyi geri gönderirler. Hüsnü Bey, taksinin dönüş için lazım olacağını söylese de Abdullah, ramazan ayında çok fazla otobüs olacağını ve boşuna fazla para vermeye gerek olmadığını söyler. Burada, sözde gelecek adamı beklerken Yusuf, Mehmet’in nişanlından alınmış olan tabancayla Hüsnü Bey’i kulağının arkasından vurarak öldürür. Abdullah’la birlikte üzerindeki anahtarları ve eşyaları alarak onu bir çukura doğru götürüp üzerini de çalılarla örterler. Cinayeti işleyenlerden Yusuf, olay sonrası memleketi Ürgüp’e kaçmış olsa da orada tutuklanarak İstanbul’a tekrar gönderilir.

Cinayeti işleyen faillerin mahkemeleri 1 ve 10 Mayıs 1936 yılında yapılırken 10 Mayıs’ta nihai karar açıklanır. Bu vakıayı takip eden gazetelerden Kurun gazetesi de Akşam ve Son Posta gibi mahkeme sürecini her detayına kadar okuyucularıyla paylaşır.

Cinayetin gün yüzüne çıktığı andan itibaren gazetelerde Abdullah’ın dişçi mektebinde öğrenci olduğu belirtmiştir fakat Abdullah’ın bir öğrenci olmadığı üniversite rektörlüğünden yapılan bir tebliğ ile kamuoyuyla paylaşılmıştır:

“Vezneden Hüseyin Hüsnü’yü öldüren maznun Abdullah’ın 1476 numarada dişçi mektebine yazılı talebe olduğunu ifadesine atfen gazetelerde yazılıdır. Bu numarada yazılı talebe yurtta Celâl’dir. Abdullah ne dinleyici ne asıl talebe olarak üniversitede kayıtlı değildir.” (Son Posta, 19 Aralık 1935).

Yargılama sürecindeki ilginç bir detay da 10 Mayıs tarihindeki duruşmada savcının 9 ve 10. Dönem Demokrat Parti Maraş Milletvekili de olan Ahmet Muhlis Tümay’ın olmasıdır. Tümay, Veznedar Hüseyin Hüsnü cinayeti faillerinin idamlarını: “Bu ürpertici suçu işleyenler artık cemiyetimiz arasında yaşamak hakkını kaybettiler!!” diyerek ister. 

Maktul Hüseyin Hüsnü’nün cenazesi 17 Aralık 1935’te Beyazıt camiinde kılınan cenaze namazı sonrası Merkezefendi Mezarlığı’na defnedilir.

[1] Konu hakkında detaylı bilgi öğrenmek isteyenler: “Akşam”, “Son Posta”, “Kurun”, “Haber”, “Cumhuriyet”, “Anadolu” gazetelerinin Aralık 1935 ile Mayıs 1936 tarihli sayılarına bakabilirler.

YORUM

WORDPRESS: 0