Mezopotamya’nın Çok Kültürlü Belleği: Mardin

ANA SAYFADiğer

Mezopotamya’nın Çok Kültürlü Belleği: Mardin

Nezihat Keret "Mezopotamya’nın Çok Kültürlü Belleği: Mardin" başlıklı yazısında kadim kentlerimizden Mardin'de bir gezintiye çıkarıyor okuru.

Galata’da Bir Veznedar Cinayeti

Mezopotamya’nın Çok Kültürlü Belleği: Mardin
Nezihat Keret

İnsan taşı, toprağı, doğayı sevince bütün dünyayı seviyor. İçinden öyle geliyor; sevmekle başlıyor her şey. Toprak, yağmur sonrası tüterken bütün hikâye orada tomurcuklanıyor. Bir anda, Nisan’da… Ve yaşananlar yeniden anlam kazanıyor. Sevgi her iklime karışarak çoğalıyor, yavaş yavaş Mardin’e dönüşüyor.

Tarihin ve kültürün sokaklara sindiği, taşların yüzyılların belleğini eşsiz bir estetikle taşıdığı bir şehir burası. Gezerken yalnızca bir kentin içinde dolaşılmıyor, Bin bir Gece Masallarından çıkıp gelmiş bir öykünün parçası olunuyor sanki. Sarı kalker taşlarına çarpan gün ışığı, abbaraların gölgesinde yumuşayarak dar ve kıvrımlı yolları büyülü bir atmosfere büründürüyor.

Kurmaca evrenin içinde, Kasımiye Medresesi bu öykünün eşiği gibi. Medresenin içinden akan hikâye, insanı ilk adımda içine çekiyor. Ortadaki havuz ve çeşme düzeni, insan hayatını taş ve suyla anlatan zarif bir metafora dönüşüyor. Kaynaktan çıkan su doğumu temsil ediyor. Dar ve küçük bir hazneden hareketli ve coşkulu aktığı için bebekliği, daha uzun oluklardan geçerken çocukluğu, genişleyen kanalda gençliği, yeniden daralan geçitte ise yaşlılığı anlatıyor. Sonunda büyük ve durgun havuzda toplanıyor: Mahşer. İnsan en çok burada duruyor. Bütün seslerin, bütün telaşların ağırlaşıp sustuğu o noktada… Yaprağın bile kıpırdamadığı, zamanın nefesini tutmuş gibi göründüğü o anda. Bir mimariden çok bir felsefe gibi işleyen bu anlatı, yaşamın geçiciliğini ve döngüsünü suyun belleğine işliyor.

Bu külliyenin avlularında bir zamanlar yalnızca dinî bilgiler değil; tıp, astronomi, kimya, matematik ve fizik gibi pozitif bilimler de yankılanıyordu.

Mardin’in dört kilometre dışındaki Deyrulzafaran Manastırı, dağların arasına yerleşmiş asırlık bir yapı. Adını safran çiçeklerinden alan manastırın sarı taşları, sanki Mezopotamya güneşini yüzyıllardır içinde saklıyor. Rivayete göre yapısında kullanılan safran da bu sıcak renge izini bırakmış. Yalnızca bir ibadet mekânı değil; farklı zamanların aynı çatı altında buluştuğu bir hafıza gibi. Süryani dünyasının en önemli merkezlerinden biri olan bu mekân, yüzyıllar boyunca rahiplere, filozoflara, şairlere ve metropolitlere ev sahipliği yapmış. Koridorlarında dolaşırken, taşların arasından eski duaların hâlâ yankılandığı düşüncesi beliriyor. Ancak Deyrulzafaran’ın hikâyesi manastırdan da eski. Altında, 4500 yıllık olduğu söylenen bir Güneş Tapınağı bulunuyor. Harç kullanılmadan yerleştirilmiş kilit taşıyla ayakta duran bu bölüm, Mezopotamya uygarlıklarından bugüne ulaşan sessiz bir tanık. Aynı mekânda, güneşin kutsandığı dönemlerden Hristiyanlığın ilk yüzyıllarına uzanan bir zaman yolculuğu yaşanıyor.

Manastırın en etkileyici bölümlerinden biri de kaya mezarlığı. Burada elli iki Süryani patriğinin mezarı var. Rivayete göre patrikler, kıyamette Hz. İsa’nın geliş yönü olarak kabul edilen doğuya dönük şekilde defnedilmiş. Bu ayrıntı bile mekânın yalnızca mimari değil, aynı zamanda derin bir inanç dünyasının taşıyıcısı olduğunu gösteriyor.

Dara Harabeleri, Mezopotamya’nın ortasında muazzam bir miras gibi duruyor. Büyük bölümü gün yüzüne çıkarılmış olsa da kazılar hâlâ devam ediyor; sanki toprak, yüzyıllardır sakladığı sırları ağır ağır paylaşmayı tercih ediyor.

Daha girişte, gezenler şaşırtıcı ayrıntılarla karşılaşıyor. Bir anda çocuklar şiir okuyarak yaklaşıyor, ardından yerden kopardıkları bir papatyayı uzatıyorlar. Antik bir kentin taşları arasında böyle canlı ve masum bir karşılaşma beklenmiyor. Fakat Dara’nın büyüsü tam da burada başlıyor; geçmiş ile bugün, ölüm ile yaşam aynı hikâyenin içinde yan yana durabiliyor.

Nekropol alanından yürürken ören yerinin eşsiz manzarası, fotoğraf tutkunları için büyüleyici kareler sunuyor. Kayalara oyulmuş mezarlar ve sessiz taş odalar arasında dolaşırken buranın boşuna “ruhların arınma merkezi” olarak anılmadığı anlaşılıyor. Antik dönemde taş ocağı olarak kullanılan alanların zamanla mezar odalarına dönüşmesi, ölümün yaşamın doğal akışının bir parçası olduğu fikrini hatırlatıyor. Kısa bir yürüyüşün ardından, halk arasında zindan olarak bilinen yapı karşına çıkıyor. İlk bakışta insanın içine ürperti veren bu dev boşluğun aslında bir su sarnıcı olduğunu öğrenmek şaşırtıcı. Altıncı yüzyılda inşa edilen yapı, on aşamalı filtreleme sistemiyle kente kesintisiz su sağlamayı amaçlamış. Yaklaşık otuz metre derinliğe inen sarnıcın içinde yankılanan sessizlik, insana yer altına değil de zamanın içine iniyormuş hissi veriyor. Atmosfer öylesine etkileyici ki, karanlık duvarlar arasında geçmişin nefesi hâlâ dolaşıyormuş gibi geliyor.

Yer altına uzanan sarnıçlar, kaya mezarları, mağara evler, zindanlar, vaftizhane ve bugün kurumuş bir dere yatağının üzerindeki köprü kalıntıları… Her taşın altında başka bir medeniyetin izi saklı. MÖ 3. yüzyıldan itibaren stratejik konumu nedeniyle pek çok uygarlığın egemenliği altına giren kent, Artuklular döneminde de önemini korumuş; ancak 14. yüzyıldan sonra yavaş yavaş sessizliğe gömülmüş.

Dara Antik Kentinde yürürken insan, tarihin yalnızca kitap sayfalarında var olmadığını anlıyor. O, bazen toprağın altında saklanan bir sarnıçta, bazen bir kaya mezarında, bazen de antik taşların arasında şiir okuyan bir çocuğun sesinde yaşamaya devam ediyor. Böylece ilk gün, unutulmayacak bir düş bırakıyor geride.

Taş Konakların ve Güvercinlerin Şehri: Midyat

Midyat’a doğru ilerlerken Mezopotamya Ovası’nın sonsuzluğu eşlik ediyor insana. Ufuk çizgisi giderek siliniyor; gökyüzüyle yeryüzü birbirine karışıyor. Belki de Midyat’ın en güzel yanı, daha şehre varmadan başlayan bu genişlik hissi.

Mor Gabriel Manastırı, dünyanın ayakta kalan en eski Süryani manastırlarından biri. Midyat’ın yaklaşık 25 kilometre dışında yer alan ve kökleri 397 yılına uzanan bu tarihi yapının bir Zerdüşt tapınağı üzerine inşa edildiği biliniyor. Süryanicede Mor kelimesi “Aziz”, Mort ise “Azize” anlamına geliyor. Ancak manastırın kapısından içeri adım attığınızda, kelimelerden çok duygular konuşmaya başlıyor. Büyük avludaki zeytin ağaçlarının gölgesinde hangi inanca ait olduğunuz önemini yitiriyor, doğanın ritmiyle maneviyat birbirine karışıyor. Manastırda bazı bölümler ziyaretçilere açık değil. Çünkü burada tarih sergilenmiyor, yaşanıyor. Bu yüzden dolaşırken kendinizi bir müzede değil, yüzyıllardır kesintisiz süren bir hikâyenin içinde buluyorsunuz.

Manastırdan ayrılırken insan yalnızca taş işçiliğini, kemerli geçitleri ya da asırlık duvarları hatırlamıyor; kahve ikram eden görevliyi, alerjisi için çözüm arayan rehberi ve gördüğü içtenliği de yanında götürüyor. Hatırı uzun süre unutulmayacak anılar bunlar. Belki de bu yüzden, Mardin’de cami ezanlarıyla kilise çanlarının birbirine karışması yadırganmıyor. Çünkü bu sesler birbirini bastırmıyor; birbirini tamamlıyor.

Telkâri dükkânları, bal rengi konaklar, Süryani kiliseleri, camiler, labirenti andıran sokaklar ve geniş avlulu evler… Hepsi masalsı bir dekorun parçaları gibi. Yine de Midyat’ın asıl büyüsü, görünenlerin çok ötesinde saklı. Mezopotamya’nın verdiği duyguyu tarif etmek kolay değil; engin bir denize bakar gibi. Dalgalar yerine buğday başakları uzanıyor göz alabildiğine. Ve içindeki bütün gürültü yavaş yavaş susuyor. Tam o sırada gökyüzünde süzülen güvercinler kenti bembeyaz bir hareketin içine bırakıyor. Kanat sesleri taş duvarlar arasında yankılanırken, Midyat halkının güvercinlerle kurduğu özel bağ dikkat çekiyor. Evlerin cephelerinde, duvarların oyuklarında ve çatılarda görülen sayısız güvercin yuvası, bu sevginin sessiz tanıkları gibi.

Dar sokaklarda dolaşırken telkârinin ince işçiliğiyle göz göze geliyor; dükkân vitrinlerinde ışıldayan gümüşlerin arasında zamanın “Acele etme” dediğini işitiyor insan. Bir mola sırasında bakır fincanda sunulan mırra ise bu eski coğrafyanın birikiminden süzülüp gelen güçlü bir tat bırakıyor damakta. Süryani nazarlıkları da bu yolculuğun küçük ama anlamlı hatıraları arasında. Ancak Midyat’tan geriye kalan en değerli şey; Mezopotamya’nın ufkunda çoğalan taze düşünceler oluyor.

Bu hislerle yola devam edildiğinde, gezginleri başka bir hikâye bekliyor. Midyat’ın yaklaşık yirmi kilometre dışında yer alan Kafro Köyü. Bu köy, alışılmış köylerden farklı bir atmosfere sahip. Bir zamanlar büyük ölçüde terk edilen köyün sakinleri, yıllar sonra yeniden dönmüş. Ancak yalnız dönmemişler; Avrupa’da kazandıkları tecrübeleri ve kurdukları hayalleri de yanlarında getirmişler. Kafro’nun sokaklarında dolaşırken mistik mimari ile modern dünyanın izleri yan yana varlığını sürdürüyor. Bugün köy, özellikle pizzalarıyla tanınıyor. Dönen ailelerin açtığı işletmeler sayesinde Kafro, yeniden canlanan bir yerleşime dönüşmüş. Yeni yapılan taş evler, genişleyen yollar ve birbirine karışan sesler, köyün geçmişe değil, geleceğe yöneldiğini fısıldıyor. Ertesi sabah, bir yumak telaşla gün başlıyor.

Eski Mardin’in Zamansız Sokakları

Mardin’in sokaklarında akla sık sık “Açıl Susam Açıl” sözü geliyor. Çünkü burada karşılaşılan her taş konak, her kemerli geçit ve her kapı; ardında yüzyılların biriktirdiği hikâyeleri, kültürel zenginliği ve insanlık mirasını saklıyor. Bir kapının tokmağına, taşlara işlenmiş bir motife ya da yüksek duvarların ardında kalan bir avluya bakarken, insan kendini o yapının geçmişine davet edilmiş hissediyor. Yeni hikayelerin filizlenme potansiyeli belki de bu yüzden capcanlı bir hal alıyor.

Ali Baba’nın izleri gerçekten bu topraklardan geçti mi? Bunu kesin yanıtı yok. Ancak ziyaretçilerini Asur Medeniyetinin kabartmalarıyla karşılayan Mardin Müzesi’ndeki bir bilgilendirme metnini okuyunca, bu soru uzun süre insanın zihninden çıkmıyor. Yazıda, bölgenin Orta Çağ boyunca İpek Yolu başta olmak üzere önemli kervan yolları üzerinde bulunduğu, ticaretin ve kültürel etkileşimin yoğun biçimde yaşandığı anlatılıyor. Kervanların zaman zaman yağmacı çetelerin tehdidiyle karşılaşması ve bu nedenle koruma birlikleriyle yolculuk etmesi, masallara konu olan o eski dünyanın sanıldığından daha gerçek olduğunu düşündürüyor. Belki de bu yüzden Mardin’in sokaklarını gezen, yalnızca tarihin değil, masalların da peşinden gidiyor. Bu müze, Mardin’in kaç medeniyete ev sahipliği yaptığını görmek için güzel bir fırsat. Eskiden patrikhane olarak kullanılan bu binada, her katta ayrı uygarlığın eserleriyle karşılaşmak mümkün. Mozaikler, sütunlar, arkeolojik kalıntılar, takılar gibi pek çok obje bu müzede görülebiliyor.

Şahtane Ailesi Konağı, şehrin en görkemli yapılarından biri. 19. yüzyılın sonlarında inşa edilen konak, bir dönem PTT binası olarak kullanılmış. Bugün ise Artuklu Üniversitesi Uygulama Oteli olarak hizmet veriyor. Zarif taş işçiliği ve dengeli mimarisiyle birkaç dakika durup bakmak bile Mardin’in estetik anlayışını kavramaya yetiyor.

Eski Mardin’in çarşılarında dolaşırken Süryani çöreğini ve mavi badem şekerini tatmadan geçmek neredeyse imkânsız. Turistler hemen her dükkânda ikram ve tebessümle karşılanıyor. Hurma ezmesi ve çeşitli baharatlarla hazırlanan Süryani çöreği, yüzyıllardır süregelen bir geleneğin lezzete dönüşmüş hâli. Mavi badem şekeri ise rengini Lahor ağacından elde edilen doğal kök boyadan alıyor; albenisiyle şaşırtıyor, tadıyla da akılda kalıyor. Revaklı Çarşı, bakır atölyelerinden dokumacılığa, telkâri ustalığından kalaycılara uzanan zengin çeşitliliğiyle adeta yaşayan bir zanaat merkezi. “Ağrılara paydos” sloganıyla tanıtılan kuyruk yağı da bu renkli çarşı kültürünün dikkat çeken ürünlerinden biri.

Kültürel çeşitliliğiyle UNESCO koruması altındaki bu masalsı şehirde rota, Ulu Cami’ye doğru uzanıyor. Minaresi kentin her yerinden görülen cami, Artukluların en güzel miraslarından. Anadolu’nun en eski camilerinden biri olduğuna dair bilgiler var. Camii’nin içerisinde Hz. Muhammed’in sakalının bulunduğu bölüm yer alıyor. Avlusuna girildiğinde güvercinler karşılıyor. Sanki hep birlikte, “Bu şehir barışın, kardeşliğin şehri; farklı dinler ve farklı diller burada iç içe yaşıyor,” sözünü fısıldıyorlar.

Yüzyıllardır süren bu kültürler arası birliktelik, camilerde, kiliselerde, medreselerde, dar merdivenli sokaklarda ve kentin simgesi hâline gelen abbaralarda kendini gösteriyor. Gün boyunca güneşin yönüne göre renk değiştiren sarı taşlar da bu birlikte yaşama kültürünün en güçlü tanıklarından.

Mardin Kalesi, bu atmosferi en iyi hissedebileceğin noktalardan biri olsa da, bugün ziyarete açık değil; radar üssü olarak kullanılıyor. Zinciriye Medresesi de tepeye yakın konumuyla hem ovayı hem de şehrin katman katman yükselen siluetini kuşbakışı izleme fırsatı sunuyor. Elbette bunun küçük bir bedeli var, oldukça fazla merdiven çıkmak gerekiyor. Ancak zirveye ulaşınca bütün yorgunluk geride kalıyor. Son otuz yılın en yoğun yağışlarını aldığı söylenen Mardin’de, nisan ayıyla birlikte yeşeren buğday tarlaları ufka kadar uzanıyor. Taşın asaletiyle baharın canlılığı aynı manzarada buluşuyor.

Sabah başka, akşam başka bir şehir doğuyor. “Gecesi gerdanlık, gündüzü seyranlık” demeleri boşuna değil. Mezopotamya’nın koynuna bırakılmış elmastan bir kolye gibi ışıldayan Mardin, kolay kolay silinmeyecek bir iz bırakıyor. Başakların yıldızlarla söyleştiği o büyülü saatlerde biriken duygular zamanı yavaşlatıyor; bütün telaşları durultup sessizliğe bırakıyor. Ardından uzaklardan yükselen canlı müzik sesleri şehre yayılıyor; ışıklarla aydınlanan caddeler yerli ve yabancı ziyaretçilerin sesiyle dolup taşıyor. Mardin, geçmişin derinliği ve bugünün canlılığını aynı anda taşıyabilen ender şehirlerden biri. Yürürken taşlara işlenmiş şiir dizeleri eşlik ediyor insana. Her mısra, çağların tanığı şehrin kültürel zenginliğine başka bir renk katıyor.

Bir kaldırım taşında Cahit Zarifoğlu’nun dizelerine rastlanıyor:

“İnsan sevmeli: Bazen bir insanı yahut da bir ağacı ya da kanadı kırık bir kuşu…
Zaten sevmese insan, insan mı olur?”

O anda Mardin’i anlatan en doğru kelimenin sevgi olduğu anlaşılıyor.

Gerdanlığa son bir defa bakarken insanın içinden şu düşünce geçiyor: “Tüm şehirler biraz Mardinleşmeli.” Çünkü burada farklı diller aynı sokakta yankılanıyor, farklı inançlar aynı gökyüzünün altında yaşamayı sürdürüyor. Taşların belleğinde yalnızca geçmiş değil, birlikte yaşamanın mümkün olduğuna dair güçlü umutlar da saklı.

Ayrılırken sevinçli, telaşlı ve hayran şehre el sallıyorsun. Ve geriye tek bir soru kalıyor:

“Sahi, neden herkesin kalbinde yalnızca sevgi yok?”

YORUM

WORDPRESS: 1