Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu'nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği "Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri" serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz Selman Dinler.
Bugün yazdığınız metinlere dönüp baktığınızda, çocukluk ya da ilk gençlik yıllarınızdan taşıdığınız hangi duyguların hâlâ satır aralarında yaşamayı sürdürdüğünü görüyorsunuz?
Başa dönelim, edebiyat her şeyden önce okuma zevkidir. Önce hikâye gelir. Merak, gizem, olay. Karakter ve atmosfer anahtardır. Dil numaraları sonradan gelişir. En başta çocukluk varsa, çocukken karmaşık, sanatlı bir dilin inceliklerini anlamamız mümkün değildir zaten. Yine de doğal, akıcı bir dil, kafiye, benzetme gibi süsler hissedilir tabii. Benim için de böyle sanıyorum. Halen hikâyeyi önceliyorum. Merakımı uyandıran konuları yazmak isterim. Dille oynamaya biraz da utanıyorum belki, haddimi aşmak istemiyorum. Dile meydan okuma cüreti, topluma, tarihe, kültüre karşı bir başkaldırıdır bir yandan. Herkesin elma dediğine ne bileyim, “kırmızı çıtırtı” demek mesela, bunu şiirin mazur gösterici deliliğine sığınmadan düzyazıda yapmak, büyük bir cesaret istiyor. Bense böyle uçuşlar için fazla korkağım. Sinik, ironik bir mesafeden, kapalı saldırılar düzenliyorum topluma. Bağlarımı koparmayı göze alamıyorum ya da belki, sevgim mani oluyor buna biraz da. Çocukken de böyleydim.

Edebiyat yolculuğunuzun başında sizi etkileyen yazarlarla bugün yeniden karşılaşsanız, aynı etkileri hisseder miydiniz? Okurluk serüveniniz zaman içinde nasıl değişti?
İlkokulda Jules Verne, Kemalettin Tuğcu, Ömer Seyfettin okuduğumu hatırlıyorum. Belki de sadeleştirilmiş halleriyle. Ömer Seyfettin’i hala okurum ve her seferinde beğenirim. Berrak ifade gücü, yalansız duyguları ve hikâye etme yeteneğiyle halen çok taze, çok iyi. Türk ulus devletine karşı bitmeyen nefret sebebiyle hakkı tam olarak verilmemiş yazarlarımızdandır. Çocukken basit macera kitaplarına, çizgi romanlara da bayılırdım. Ortaokulda Dostoyevski’den etkilendiğimi hatırlıyorum. Suç ve Ceza’yı soluk soluğa okudum. Belki yarım yamalak anlamıştım o ağır kitapları, bugün felsefi, psikolojik tartışmalarını anlıyorum ama idrakim gelişmişse de içim nasırlaşmıştır. Onları yeniden okuduğumda ilk temasın büyülü etkilerini hissedemem. Taze bir ruha dokunan imgeler patlamalar yaratır. Fakat yaşlandıkça insan hayret etme yetisini yitirir. Genellikle yani. Doğal ve sağlıklı olan da budur zaten ama sağlığın edebiyata iyi geldiği her zaman söylenemez.
Yıllar içinde saygın, edebi eserlerden popüler vakit geçirmeliklere kadar pek çok kitap okudum. Birkaç yıldır çağdaşlarımı da takip etmek, okuduklarımdan yazacaklarıma dair fikir üretmek gibi görevler de yüklendiğim için eskisi kadar lezzet alamadığımı itiraf edeyim. Nadiren karşıma beni etkileyen sayfalar çıkıyor. Her şeyi unutup kelimelerde kaybolamıyorum eskisi gibi. Sanki okuduğum her şeyi analiz etmem, hakkında bir hüküm vermem gerekiyor gibi kendi kendime giydirdiğim sıkıcı bir yargıç cübbesinin altında ezilerek yaşıyorum. Gücümün bir kısmı da bu sıkıcı adamın sözlerini daha doğarken boğmaya gidiyor. Yine de okuyorum işte, alışmışız bir kere.

Yazarlık sizin için daha çok bir ilham meselesi mi, yoksa düzenli ve disiplinli bir çalışma pratiği mi? Günlük hayatınızda yazıya nasıl yer açıyorsunuz?
Aslında düzenli ve disiplinli bir çalışma pratiği. Fakat biliyorsunuz disiplin biraz da zorla olur. O zor, iç baskının, sıkışmışlığın, negatif manada bir ilhamın sonucudur. Zihin duygusal yükünü üstünden atmak için onu sanatsal bir forma dönüştürür, dışa vurur. O baskı, biriken huzursuzluk, kaçış çareleri yaratır. Katı duvarlara, dikenli tellere bakarken bakarken bir zayıf tuğla, bir gevşek bağlantı gözümüze çarpar. İlhamı böyle de tanımlayabiliriz belki. Kendimizi kapattığımız yerde artık görmeye mecbur kaldığımız ışık. Ben de biraz huzursuz bir insanım. Kendimle de aram çok iyi değildir. O yüzden bazen odamda, bazen dışarı kaçarak kafelerde yazarım. Vaktim bol ama inancım ve enerjim o kadar mebzul değil. Yani yerim dar değil ama oynamaya pek hevesimiz kalmamış.
Bir metin üzerinde çalışırken en çok hangi unsur üzerinde durursunuz: Dil, kurgu, karakter, atmosfer, ritim ya da başka bir şey?
Önce atmosfer geliyor bana. Onu bir kurguya oturtuyorum. Sonra karakterler. Ritim ve dil peşinden gelir.

Eserlerinizde cevabını aradığınız, fakat henüz tam olarak ulaşamadığınızı düşündüğünüz bir soru var mı?
Yani genel olarak edebiyat, “hayat budur, böyle yaşanmalıdır, şu doğrudur, bu da yanlıştır,” gibi bir yerden gelir, oraya da gider. Ama benim spesifik olarak net bir sorum ve cevabım yok buna. Meselesi olan yazarlara çok özeniyorum. Hayatı bir kimlik sorununa, çocukluğuyla hesaplaşmasına, güzelliğe, sevgiye dair bir arayış olanlar var. Ben birey toplum çatışmalarına Türkiye’den bakıyorum. Bakmama izin verildiği kadarıyla. Türkçe yazıyoruz, dilimiz, derdimiz az çok belli. Ama somutlaştıramam.
İçinde yaşadığımız çağın hangi yönleri sizi yazmaya teşvik ediyor, hangi yönleri ise yazarlık açısından sizi endişelendiriyor?
Yazdıklarımızı insanlara ulaştırmak çok kolay bu çağda. İnternet üzerinden çok kısa sürede, yüz yüze ya da eski basılı teknolojiyle temas etmemize imkân olmayacak kadar kalabalık bir grubun bir an dikkatini çekebiliyoruz. Sosyal medya, online mecralar. Fakat aynı imkânlar herkese açık, kalabalık da ses veriyor. Herkes yazıyor, yayınlıyor. Bir uğultu içine karışıyor seslerimiz. Neyin iyi neyin kötü olduğu hususunda bir fikir birliği ya da öne çıkan bir beğeni yok. Türkiye’nin yaşayan en iyi yazarı kimdir diye sorsak yüz yazara, yüz farklı isim çıkıyor. Herkes eşit derecede iyiyse kimse iyi değildir elbette. Belki de gerçekten öyle. Kimse iyi değildir.
Bunun yanı sıra, iki faşizm arasında ezildiğimiz bir çağ bu. İsa da Musa da ellerinde sopalarla ağzımızdan çıkacak falsolu bir sözü yakalamak için nöbet tutuyor. İnsanları, hayvanları, taşları, yaprakları sevmemiz yetmiyor, Jüpiter’in uydusundaki toz tanesine laf söylesek Jüpiterliler derneği hemen bizi Cimer’e şikâyet ediyor. Kimseyi incitmeden yazılacak edebiyatsa sası olmaz da ne olur?
Son yıllarda yayımlanan edebiyat ürünlerine baktığınızda sizi umutlandıran eğilimler nelerdir?
Çok kitap basılıyor. Kitap fuarları, nitelikleri tartışmalı olsa da, yayıncılarla, okurlarla dolup taşıyor. Online platformlar üzerinden istediğimiz kitaba kolayca ulaşabiliyoruz. Yayınlanmak da, okumak da eskisi kadar zor değil. Bu sayıca artış, bir noktada kalitede de artışa yol açacaktır diye umutlanabilir insan. Kitap yazan binlerce kişinin ister istemez okurluğu da gelişir, bunların beğenilerinin ortaklaştığı, öne çıkan yeni yıldız isimler çevresinde Türk edebiyatına yeni bir hava gelmesi mümkün. (Sönük bir “İnşallah,” diyelim.)
Edebiyat edepten gelir hijyenikliği ve fecr-i ati döneminden kalma lügat kullanma ısrarı yavaş yavaş azalıyor. Yanlış anlaşılmasın, öztürkçecilikten hoşlanmam, eski kelimeleri seviyorum, bazen kullanıyorum da. Fakat zamana direnen, halen az çok ağızlarda gezen kelimelerin çok ötesine gitmemeye çalışıyorum. Ancak, yazarlık şapkasına tüy takmak için kelime arkeolojisi yaparak ilgi çekmeye, kıymetli olmaya çalışan bir damar, edebiyatı hayattan koparıyor. Günümüzde kırmızı fesle gezmek gibi geliyor bu dilde ısrar etmek. İşte bu şekilde yazanların edebiyatı bir alan savunmasına çevirme güçlerinin azaldığını düşünüyorum, bu da iyi bir şey.
Günümüzde yazarların görünürlüğü ile eserlerinin niteliği arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizce bu denge değişti mi?
Görünürlük bakımından eski yazarlarımız daha popülerdi bence. Sait Faik’e dair bir hatıra okumuştum. (Cihat Burak’ın kitabında olabilir.) Beyoğlu’nda içiyor, biraz olay çıkarıyor ve karakola düşüyor. Fakat komiser Faik’i tanır ve severmiş meğer. Onun haşarılığını mazur görerek uğurluyor karakoldan. Bugün bir öykücü karakola düşse onu orada tanıyacak bir polis bulunur mu? Hiç sanmıyorum. Yaşayan en büyük öykücümüz kim? Cemil Kavukçu mu mesela? Kaçımız onu yolda görsek tanırız? Romancılardan Orhan Pamuk, Ahmet Ümit gibi belki dört, beş isim sayabiliriz ancak toplumun tanıdığı. Necip Fazıl’lar, Nazım Hikmet’ler, Peyami Safa’lar, hepsi çok meşhur, çok popüler, simaen ve ismen toplumun büyük oranda tanıdığı kişilerdi. Görünmenin kolay olmadığı eski zamanlarda, yazarlar gayet görünürdü. Yazar, şair, düşünür eskiden daha önemliydi. Sözlerinin gücü vardı. Bugün sinek vızıltısı kadar etkisi var yazarların siyasi ya da toplumsal meselelerde.
Fakat sorudaki kastı anlıyorum. İnstagram ve Twitter’daki dikkat çekme becerisiyle kitabını konuşturma oranı arasındaki bağlantıyı söylüyorsunuz sanıyorum. Evet, yukarıdan selfiler çekinerek, yapay zekâya kendimizi övdürerek, el etek, cübbe yelek öperek “bana bakın” diye yalvardığımız bir çağdayız ama ne diyeyim, kınamıyorum valla kimseyi. Ne yapmış yani bu yazar takımı, alışveriş merkezi yakarak çocuk mu öldürmüş? Azıcık şovlarını yapsınlar, haklarıdır. Erdem sinyallemesinde gayretli olanlar, ulufe makamlarıyla aynı makamdan ezgiler terennüm edenler elbette sine bülbüllüğü kontenjanlarından ödüllere, şunlara bunlara layık görülecektir ama bu da pek mühim değil esasında. Onlara da helal olsun. Bir şey demiyorum. (Daha ne diyeceksem.)
Nitelikle görünürlük arasında, doğrusu bir bağ kurmuyorum. Şule Gürbüz mesela, gizemli fildişi kulesine çekilmesiyle efsaneleşmiştir ama ara sıra Mevlevihane dekorunda zuhur eder, Orhan Pamuk her yeni romanı çıkarken kanal kanal gezip abisini, annesini şikâyet ederek romancı performansı yapar seyirciye. Onlar bile böyle ürün tanıtımlarına kuyumcu esnafı gibi hassasiyetle yaklaşırken, marka değerlerine stratejik bir akılla yatırımlar yaparken, garibim küçük öykücü, butik romancı binlerce benzeri arasından sıyrılıp belki üç beş okur yakalarım diyerek ilgi çekmeye çalışıyorsa kabahat değildir. Vahşi doğanın zaruretleri, ne diyelim.
Yazarlık serüveniniz boyunca düşünsel ya da estetik anlamda sizi dönüştüren bir kırılma noktası yaşadınız mı? Bu dönüşüm eserlerinize nasıl yansıdı?
Maalesef yaşayamadım. Dönüşmek, profesyonel bir yazar olmak isterdim. Düşünsel anlamda daha az dikenli, estetik anlamda güzelle daha barışık olmaya kaç kere karar verdim, yeminler ettim. Benden bekleneni yapacaktım. Başarılı olurdum, daha çok sevilirdim. Ve daha çok sevilmek herkese iyi gelir, ben de daha mutlu olurdum ama yapamadım. Henüz. İnşallah, her şeye rağmen beni sevmeye gayret eden güzel insanlara, onların layık oldukları güzel bir roman hediye edebilirim bir gün. Ne olursa olsun ben bu millete her şeyi borçluyum, umarım bu minnet ifadesini bulur bir gün.
Henüz kaleme almadığınız fakat yazmadan edemeyeceğinizi düşündüğünüz bir karakter ya da tema var mı?
İki yılda yazdığım ama başımı belaya sokar korkusuyla son anda bastırmaktan vazgeçtiğim bir roman var. Gelecekte, aydınlık, havadar günlerde onu yayınlamak isterim. Bir de aşk romanı yazmak isterim. Bakalım, nasip.
Bu güzel sorular ve konuşma fırsatı için size de teşekkür ediyorum.



YORUM