Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu'nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği “Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri” serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz Okan Alay.
Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu’nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği “Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri” serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz Okan Alay.
Bugün yazdığınız metinlere dönüp baktığınızda, çocukluk ya da ilk gençlik yıllarınızdan taşıdığınız hangi duyguların hâlâ satır aralarında yaşamayı sürdürdüğünü görüyorsunuz?
Çocukluk hani Cansever’in dediği gibi, “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor” işte. Hele ki şairlik, yazarlık varsa serde, çocukluk daha berrak bir gökyüzü olup sirayet ediyor özünüze, şiirinize, öykünüze, sesinize… Öyle ki ilk göz ağrım şiir kitabım, Suyun Gölgeye Karıştığı’nda bu minvalde şöyle demiştim: “O içimin kül rengi bakan çocuğu / bir el etsem döner mi geri / böğürtlen dalları arasından?” Masumiyet, doğallık, özlem duygusu. Şiirden öyküye çocukluk, ilk gençlik yıllarının doğalığı, coşkusu, heyecanı, özlemi, devingenliği… Sesin Değdiği Yerden öykü kitabımda, giriş öyküsü, İncir Ağacının Gölgesinde ve Nerdesin Şahmaran’da çocuk zihnimin ve büyülü gerçekliğin bir izdüşümü olarak doğallık, aidiyet, oyun, masal ve gülmece bağlamıyla okunabilir. Salt bu iki somut örnek odağında pek çok yazarın ürünlerinde olduğu gibi doğal olarak benim de yazdıklarımda bilinçli veya bilinçsiz ya da bilinç ötesi diyelim, şiirlerin esinlenişinde ve metinlerin kurgulanmasında etkili olmuştur. Bu etki hâlâ kendisini gösterir ancak edebiyat odağında olgunlaşmayla birlikte pişmiş bir aşın yağı, tuzu, baharatı gibi artık kararında, kıvamında oluyor sanırım.

Edebiyat yolculuğunuzun başında sizi etkileyen yazarlarla bugün yeniden karşılaşsanız, aynı etkileri hisseder miydiniz? Okurluk serüveniniz zaman içinde nasıl değişti?
O kült yazarlar ve şairler hâlâ yazın dünyamın gökyüzündeki yıldızlar kadar hem bildik, alışıldık, hem bir o kadar ışıltılı, uzak ama yakın da bir o kadar. Ahmed Haşim, Tanpınar, Necatigil, Fuzulî, Melayê Cezirî, Dostoyevski, Baudelaire, Sâdık hidâyet, Sohrâb Sepehrî, Joyce, Mahmud Derviş, İsmet Özel, Ahmed Arif… Saymakla bitmez. İlk etki bazen daha çok artarak devam eder bazen de yılların ve yaşanmışlığın olgunluğuyla azalabilir de. Dostoyevski’yi Yer Altından Notlar’ı ilk okuduğumda üniversite birinci sınıf öğrencisiydim, nitelikli ve çarpıcı bulmuştum. Sonra öğretmenken okudum ve derken geçen yıllarda tekrar okuduğumda olumlu etkisi daha güçlü şekilde hissettiğimi ve bir yazar olarak da beslendiğimi söylemeliyim. Bazen de Yakup Kadri’nin Yaban’ını ikinci kez okuduğumda, bu muydu, yarısına gelmeden tekrar okumaya gereksinimim yok, dediğim de oldu. Bir başka örnek olarak misal İsmet Özel, iyi şairdir, büyük şairdir. İlk gençlik yıllarımda da şimdi de şair olarak, altını çiziyorum, şair olarak, iyidir ama keşke şiiri konuşsaydı onun yerine, keşke o daha az mı politik konulara girip çam devirmeseydi.:)) Çünkü tasvip etmeyeceğim bir ötekileştirme, ayrıştırma, incitme var. Şiiri kucaklarken, konuşması uzaklaştırıyor çoğu insanı. Düşünceleri kendine, şiirleri bize…:)) Son olarak keşke ruhtaş akrabam Sohrab’la Kaşan şehrinde bir ağacın gölgesinde oturup sohbet etseydik. O resim çizerken ben seyretseydim, sonra Suyun Ayak Sesi’ni ondan dinleyip, üstadım bakın, bendeniz de Türkçeye ve Kürtçeye de çevirdim, dinlemek ister misiniz deyip bir iki dize mırıldansaydım.
Yazarlık sizin için daha çok bir ilham meselesi mi, yoksa düzenli ve disiplinli bir çalışma pratiği mi? Günlük hayatınızda yazıya nasıl yer açıyorsunuz?
Aslında sanatın kendisi estetik ve esin üzerine inşa edildiği için bu edebiyat sanatı için de böyledir. Bir yeteneğe yaslanmalı ama salt yetenek de yetmediği gibi bence sadece ilhamla da büyük ve yetkin yapıtlar ortaya koymak çok zor. Ha, bazı dehaların vecd haliyle muazzam eserler ortaya koyduğunu ve bunun çok nadir bir durum olduğunu söylemek gerek. Misal, Sâdık Hidâyet’in Kör Baykuş’u böyle bir vecdin, aşkınlığın, olağanüstü veya dışılığın bir terennümü. 33 yaşında bir yazarın kült eseri ve ondan sonra birçok kitabı yayınlansa da hiçbiri bu kült eserin önüne geçemedi. İşte bu nevi şahsına münhasır bir özgün hâl. Lakin genel olarak bakıldığında özellikle şiir için, Valéry’nin şu sözünü çok kıymetli bulurum: “İlk dize Tanrı vergisidir (ilhamdır), ondan sonrası ise şairin çabası yani çalışmasıdır.” Şiir sadece anlık ilhamla değil aynı zamanda derininde, arkasında ciddi bir emek, işçilik ve sabır olduğunu belirtmek ister. Yoksa, aldım elime kalemi, yazdım aklıma geleni olunca işte vasat ve klişeden geçilmiyor. Öykü ve en çok da roman, bırakın ilham meselesi olmasını, başlı başına bir inşa süreci, bir planlama, kurgulama ve disiplin işidir. Yetenek, okuma süreciyle yetişmek, yazmak usanmadan emekle ve sabırla özgünlüğe ilerlemek olarak özetleyebilirim.

Bir metin üzerinde çalışırken en çok hangi unsur üzerinde durursunuz: Dil, kurgu, karakter, atmosfer, ritim ya da başka bir şey?
Söz konusu ettiğiniz bu kavramların aslında tümü bir kompozisyonun parçaları olarak önem arz eder ve birinin yokluğu eksikliğe mahal verebilir. Yine de türlere göre bu ölçüt oransal veya öncelik sırası olarak değişkenlik gösterdiğini söyleyebilirim. Şiir için dil işçiliği, ritim ve biçim/içerik uyumu derim. Şiir musikiye yakındı değil mi zaten? “Sözden ziyade musikiye yakın ortaklaşa bir dil” demişti ustam Haşim. Ben bu anlamda ayrıca şiiri sezgi ve bugün ötelenen kavram olan “hikmet”le yoğrulan bir dil ve ahenk ürünü olarak görürüm ayrıca. Öykü ve roman türlerinde de yazdığım için düzyazıda, özellikle öyküde yoğun ve öz anlatım, hacmin sınırlılığı kıstasları düşünüldüğünde, şiir gibi dil işçiliği orada da oldukça önemlidir, ama tek ölçüt değildir, kurgu, karakterler ve teknik de oldukça önemlidir. Romanda ise ben kurguya, zaman-mekân bağlamında karakterlerin yaratım sürecine ve elbette bunca sayfada anlatılanın bir derdi olmalı gereği, bunu önce kendinde duyumsamalı ve sonra bunu okura duyumsatabilmelidir.
Eserlerinizde cevabını aradığınız, fakat henüz tam olarak ulaşamadığınızı düşündüğünüz bir soru var mı?
Aslında yazmak başlı başına bir soruya, soruna veya anlamlandırmaya dair belki de anlamlandırmaktan kaçınmaya dair bir yanıt değil midir? Bilmiyorum, doğrudan bir soru veya sorun değil, belki de to be or not to be’nin çağlar boyunca edebiyat, tiyatro, resim, müzik gibi sanatların nirengi noktası olduğu düşüncesiyle ben de bu gök kubbe altında söylenmemiş söz kalmadığını bile bile kendimi “söz”e yoruyorum. Ulaşmak istediğim hedef, yerelden evrensele ortak insanî bir erdem ve zamana/mekâna rağmen kalıcı bir ses olmaktır.
İçinde yaşadığımız çağın hangi yönleri sizi yazmaya teşvik ediyor, hangi yönleri ise yazarlık açısından sizi endişelendiriyor?

İnsanın insandan, insanın parçası olduğu tabiattan uzaklaşması beni yazmaya daha çok teşvik ediyor. İnsanın tabiattan kopuşu, kendine yabancılaşması, her şeyin çabucak tüketildiği bir hız çağında, edebiyatla, şiirle, yazma ve okumayla bu hızlı treni yavaşlatıp deniz boyunca, vadiler boyunca akıp giden manzaraya, kasabalara, kırlara, içimizin bayırlarına odaklanmayı yeğliyorum. İnsanların bir yerden bir yere hızlıca varması bir nimet evet, ama bazı nimetler aynı zamanda içinde bir külfet de barındır, bir kez geçeceğimiz bu hayatı yüksek hızla, manzaraların tadına varamadan geride bırakıp gitmek ah ne yazık… Ve zevkten mahrum kalmak… Ne demişti Sait Faik: “Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı.” Ne desin daha…
Son yıllarda yayımlanan edebiyat ürünlerine baktığınızda sizi umutlandıran eğilimler nelerdir?
Demin mevzubahis ettiğimiz teknolojinin menfi yönleri kadar müspet yönleri de vardır. Bu bağlamda edebiyatın merkez ve taşra sorunu bence artık çok keskin değil, iletişim ve ulaşım ağıyla bir yapıtın gün yüzüne çıkması, edebiyat mahfillerinde dikkate alınması artık daha kolay. Bu anlamda üretimin artması, ağın genişlemesi, kıyıda köşede kalan yerlerin, hayatların da edebiyata taşınması umut verici. Öte yandan geleneksel formların, kalıpların kırılması, yeni arayışların, yeni seslerin, yeni anlatı olanaklarının dolaşımda olması beni umutlandırıyor, ancak bir filtreleme ve edebi/estetik ölçütlerden geçmeden birçok yığın metin/ütün aslında bir edebi ekosisteme da zarar vermektedir.

Günümüzde yazarların görünürlüğü ile eserlerinin niteliği arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizce bu denge değişti mi?
Yazan ve bunu okurla paylaşıp farkındalık yaratmak isteyen bir yazar doğal olarak görünmek istemiştir. Bu görünürlük eser ve nitelik odağında olunca bir sorun yok ve gayet makul bir gereksinimdir. Geçmiş yıllarda edebi eserin niteliği, ödüller, eleştiriler, editörlerin tespitleri odak ilken, günümüz koşullarında maalesef bu parametreler yerine başka etmenler devreye girmektedir. Teknik olanaklar ve sosyal medyanın belirleyiciliği artınca, dijital bir görünürlük, PR dediğimiz reklam ve pazarlama gibi ögeler, takipçi sayısı, popülerlik gibi diğer ölçütler yazarı, yapıtının önüne çıkarmakta ve bu edebiyat sanatı açısından hiç de matah bir şey değildir. Böyle olunca maalesef ilgi ve değer yapıttan ziyade yazara, içerik ve retorikten ziyade ise sunuma, görsel görünürlüğe yönelmiştir. Bu da nitelikli yapıtların geride veya kıyıda olmasına yol açmaktadır. Sonuç olarak bu denge değişmiştir.
Yazarlık serüveniniz boyunca düşünsel ya da estetik anlamda sizi dönüştüren bir kırılma noktası yaşadınız mı? Bu dönüşüm eserlerinize nasıl yansıdı?

Öncelikle üniversite giriş sınavı neticesinde çok sevdiğim Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazanmam önemli bir dönüm noktası oldu. Bu sanatın alaylısı olmanın yanında mekteplisi olmak kapısı aralanmıştı. Bir diğer kırılma noktası 2 binlerin ilk üç yılında Varlık dergisinde şiir ve öykülerimin yayınlanması, ardından 2004 Arkadaş Z. Özer ve 2005 Yaşar Nabi Nayır gibi saygın edebiyat ödüllerinde dikkate değer görülmek yazma serüvenimde önemli bir motivasyon kaynağı oldu. Sonrasında şiir ve öykü kitaplarıma dair olumlu tepkiler almam ve nihayet 2010 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı alanında öğretim görevlisi olmaya hak kazanmam ve Bingöl’den Ankara’ya taşınmam hem edebî hem akademik çalışmalarımda benim için önemli fırsatlar sundu. İngilizce ve Farsçamı ilerletmenin yanı sıra çeviriler yapmam, edebî ve akademik mahfillerde katılımcı veya dinleyici/gözlemci olarak bulunmam doğal olarak yazarlık ve şairlik sorumluluğum yanında çevirmenlik ve akademisyenlik sürecinde de ciddi katkılar sunmuştur. Bugün bu birbiriyle ilintili olduğu kadar aynı zamanda bazı nüanslarla ayrı olan kategorilerde üretimin ve niteliğinin bir paydaşı olmak benim için bir onur ve kıvançtır.
Henüz kaleme almadığınız, fakat yazmadan edemeyeceğinizi düşündüğünüz bir karakter ya da tema var mı?
Var. Kaleme almaya başladığım bir romanım var. Öncesinde, işte bu diyeceğim bir tema ve karakter(ler) tahayyül edilip kafamın içinde dönüp durdu, sonra bunu taslağa döküp son bir yıldır ilmek ilmek çalışıyorum. Bir mimarın kült bir yapı inşa ederken gösterdiği sabır ve ihtimamla; el emeği göz nuru bir kanaviçeyi işleyen hünerli bir kadının nakkaşlığıyla; en güzel tonu yakalamak için bestelediği şarkıyı tekrar tekrar seslendiren müzisyen gibi heyecanlı ve keyifli bir sürecin içindeyim. Ama sürpriz olması için bu sorunuzu şimdilik bu kadar yanıtlamış olayım. Ne de olsa bu roman okurla buluştuğunda, sorununuzun cevabını detaylı olarak göreceksiniz. Bakalım, ben de merak ve heyecanla bitmiş hâlini merak ediyorum.



YORUM