Onca Günah Varken’de Felaketler Karşısında Bireyin Konumu

ANA SAYFAKitaplık

Onca Günah Varken’de Felaketler Karşısında Bireyin Konumu

Muhammet Erdevir, İlay Bilgili'nin üçüncü öykü kitabı Onca Günah Varken'e dair yazdı: "Onca Günah Varken’de Felaketler Karşısında Bireyin Konumu"

Şükran Varol Kır “Herkesten Sonra Gelen”e Dair Yazdı
Hayalin Kırılganlığıyla Gerçekliğin Katılığı Arasında “Yedi Yılanlı Kavuk”
FYODOR DOSTOYEVSKİ’DEN FYODOR PAVLOVİCH KARAMAZOV’A

Onca Günah Varken’de Felaketler Karşısında Bireyin Konumu
Muhammet Erdevir

İlay Bilgili’nin Onca Günah Varken adlı üçüncü öykü kitabı, 2000’lerde başlayan ve günümüzde de etkisini sürdüren aşırı bireyselleşmiş, mikro-detaycı, kaotik ve savruk öykü anlayışından farklı bir izleği temsil ediyor. Bilgili, bireysel içe kapanışların ve psikolojik mikro anlatıların ötesine geçerek toplumsal gerçekliği, kırılma anlarını ve kolektif travmaları merkeze alan bir anlatı bilinciyle hareket etmekte. Bilgili’nin 2019 tarihli Talan ve 2022’de yayımlanan Leylâ Mektubum Eline Ulaştı mı? kitaplarında da görülen bu çizgi, Onca Günah Varken’de hem tematik hem de etik açıdan daha yoğun, daha sert ve daha doğrudan bir dile kavuşmuş durumda.

Onca Günah Varken’de dikkat çeken temel nokta, insan ilişkilerinin öngörülemezliğinin bireysel bir sorun olarak ele alınmaması; aksine bu öngörülemezliğin toplumsal yapılar, afetler, savaşlar ve ahlaki yargı mekanizmaları tarafından sürekli biçimde yeniden üretildiğinin gösterilmesidir. Bilgili’nin öykülerinde insan soyut, kaotik ve kurmaca bir “birey” olarak değil; mahallenin, ailenin, devletin, sosyolojinin, savaşın ve felaketin içinde konumlanan bir varlık olarak karşımıza çıkar. Bu yönüyle yazar, Türk öyküsünde 1980 sonrası baskın hâle gelen, 2000’ler sonrasında ise kâh bilinçakışının olanaklarına sığınan kâh fantastik, büyülü gerçekçi kaçışlara yönelen; içe dönük, apolitik ya da yalnızca bireysel bilinç akışına yaslanan anlatı damarından bilinçli biçimde ayrılmaktadır.

“Herkesin Her Şeyi” öyküsü bu tavrın en çarpıcı örneklerinden biridir. Deprem gibi büyük bir yıkımı, yetişkin bir anlatıcının her şeyi bilen iddialı anlatımıyla değil, bir kız çocuğunun sezgisel bakışıyla aktarması, anlatıya hem sahicilik hem de sarsıcı bir açıklık kazandırır. Burada deprem salt fiziksel bir yıkım olarak kalmaz; insanların ve yüzlerin değişmesi, mahremiyetin kaybolması, kadın bedeninin kamusal alanda yeniden tartışmaya açılması ve dinin bir “sığınak” olarak devreye girmesiyle birlikte, toplumsal yapının gizli fay hatlarını da görünür kılar. Annenin “Ölenler kurtuldu” cümlesi, bireysel bir çaresizlik ifadesi olmanın ötesinde yaşamanın ahlaki bir yük hâline geldiği anlara dair kolektif bir sezginin dile gelişidir.

“Depremden sonra herkesin yüzü değişmişti. O kadının annem, şu adamın babam olduğunu biliyordum tabii ki ama yüzleri bunca zamandır bildiğim yüzleri de değildi. ‘Ölmeyi tercih ettiğin ama ölemediğin zamanlar varmış,’ demişti annem Nermin teyzeye. O zaman da yaşamak işte yaşamak olmuyor Nermin. Ölenler kurtuldu.” (s.14)

“Kün” öyküsünde ise yine deprem gerçeği merkezinde, toplumsal yargı mekanizmalarının nasıl işlediği daha sert bir çerçevede ele alınır. Sultan, kocasını kaybetmiş bir kadın olarak mahallelinin ahlaki bakışına maruz kalır; depremde çocuklarını kaybettiğinde ise bu dışlayıcı bakış, yerini geçici bir merhamet gösterisine bırakır. Sultan acılarına dayanamayarak ölünce cenazesine mahalleli sahip çıkar. Sultan’ın cenazesi kolektif bir arınma ritüeline dönüşür. Burada cenaze, gerçekten bir arınma mı yoksa vicdani suçluluğun kısa süreli bir telafisi midir sorusu okurun zihnine bırakılır. Bilgili, öyküsünde toplumun vicdanının ne kadar kırılgan ve çıkarcı olabildiğini, büyük acılar karşısında bile ne denli geç uyanabildiğini göstermekte tereddüt etmez.

“Uzakta Bir Yerde Ama Orada” adlı öykü, mültecilik meselesini romantize etmeden, sloganlaştırmadan ele alması bakımından dikkate değer bir metindir. Gülsüm ve bebeği Kajin’in hikâyesi, savaş sonrası göç anlatılarında sıkça rastlanan kahramanlık ya da mutlak mağduriyet kalıplarına yaslanmaz. Aksine, gündelik hayatın en temel ihtiyaçları olan beslenme, temizlik ve bakım üzerinden ilerleyen anlatı, kadın bedeninin ve anneliğin kriz zamanlarında nasıl bir direniş alanına dönüştüğünü gösterir. Buradaki direnç, büyük ideallerden çok yaşamın en temel gerekliliklerinden beslenir. Bu da Bilgili’nin insanı soyut ideolojik figürlere indirgemekten bilinçli olarak kaçındığını gösterir.

“Doyma Noktası” aile kurumuna dair sessiz ama yıkıcı bir çözülmeyi konu edinir. Yolculuk motifi, edebiyat tarihinde çoğu zaman dönüşüm ve farkındalıkla ilişkilendirilir. Bu öyküde yolculuk dönüşümden çok aile bağlarındaki kopuşu tetikler. Annenin evi terk edişi, ani bir karar gibi görünse de anlatının alt katmanlarında uzun süredir biriken bastırılmış gerilimlerin sonucu olarak okunur. Çocuğun anlatıcı konumunda olması, bu kopuşun travmatik boyutunu daha da derinleştirir. Burada aile güvenli bir sığınak olmaktan çıkmış, sessiz bir çatışma alanına dönüşmüştür.

“O gece bir yerde konaklamıyoruz. Babam, arabayı var gücüyle sürüyor. Uyku gözüme külçe gibi çökse de uyumamak için direniyorum. Eve vardığımızda annem gidecek hepimiz biliyoruz. Bu onunla sadece ilk ve son tatilimiz değil, onu son görüşümüz de…” (s.35)

“Siz, Siz, Onlar” öyküsünde Hüseyin karakteri üzerinden toplumsal normlar, kırılgan kimlikler ve dışlanma bağlamında ele alınır. “Kız Hüseyin” lakabı, toplumun norm dışı gördüğü her şeye hızla etiket yapıştırma refleksinin bir sonucudur. İlay Bilgili bu öyküde yargılama ve yaftalamanın nasıl sıradanlaştığını, merhametsizliğin nasıl gündelik dilin bir parçası hâline geldiğini gösterir. Hüseyin’in kırılganlığı toplumun sertliğini açığa çıkaran bir ayna olarak işlev görür.

Kitaba adını veren “Onca Günah Varken” öyküsü, savaşın insan ruhunda açtığı derin yaraları, ahlaki sınırların belirsizleştiği bir atmosferde ele alır. Açlık, korku ve ölüm tehdidi altında şekillenen içgüdüsel davranışlar, yazar tarafından yargılanmadan ve romantize edilmeden aktarılır. Yasak aşk ve cinsellik, bu bağlamda bir sapma değil; insanın hayatta kalma içgüdüsünün bir uzantısı olarak sunulur. Yıllar sonra güvenli bir evden izlenen yeni savaş görüntüleri, şiddetin sürekliliğine ve dünyanın bu döngüye alışmış olmasına dair sarsıcı bir farkındalık yaratır.

“Aradan neredeyse yirmi yıl geçti. Şimdi ben bambaşka bir ülkede sıcak ve güvenli evimdeyken, yaşam yine tüm gücüyle devam ederken yeni patlak vermiş başka bir savaşın yıkıcılığını televizyondan izliyorum. Dünyada umudun ve yok etmenin asla bitmeyeceğini biliyorum.” (s.43)

“Cinayet Mahalli”, “Serap G.’nin Karabasanları” ve “Dokuz Sekiz” gibi öykülerde ise toplumsal şiddet, kadın cinayetleri, çocukluk travmaları ve kentsel dönüşümün yarattığı sınıfsal dışlanmışlık temaları öne çıkar. Bilgili’nin bu öykülerdeki tavrı, tanıklık etmeye dayalıdır. Yazar, adalet dağıtan bir anlatıcı konumuna yerleşmez; fakat görmezden gelmeyi de reddeder. Bu öyküler, edebiyatın tanıklık işlevini yeniden hatırlatır. “Boşluk” ve “Akşama Ne Pişirsek” gibi daha içe dönük görünen öykülerde dahi, bireysel ilişkilerin toplumsal arka planla nasıl iç içe geçtiği sezdirilir. İkili ilişkiler, soyut duygusal çatışmalardan ziyade gündelik hayatın baskıları, beklentileri ve rollerinin şekillendirdiği alanlar olarak ele alınır.

Onca Günah Varken, 2020’ler Türk öyküsünde toplumcu gerçekçi damarı güncelleyen, fakat bunu yaparken eski kalıplara yaslanmayan bir öykü kitabı olarak değerlendirilmelidir. İlay Bilgili ne didaktik bir söyleme kapılır ne de estetik kaygıyı geri plana iter. Kurgu ile anlatımı dengede tutan bu öyküler, okuru duygusal olarak etkilediği gibi düşünsel bir yüzleşmeye davet etmeyi de başarır. Büyük felaketlerin içindeki küçük hayatları görünür kılan bu kitap, öykü türünün hâlâ vicdanla ve gerçeklikle bağ kurabileceğini ortaya koyan bir örnek olarak dikkat çekmektedir.

YORUM

WORDPRESS: 0