Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu'nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği “Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri” serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz öykücü Hatice Şahin.
Öykü editörümüz Serap Kılınçoğlu’nun yazar ve şairlerle gerçekleştirdiği “Sözün Ötesinde Edebiyat Söyleşileri” serisi devam ediyor. Bu haftaki konuğumuz öykücü Hatice Şahin.
Bugün yazdığınız metinlere dönüp baktığınızda, çocukluk ya da ilk gençlik yıllarınızdan taşıdığınız hangi duyguların hâlâ satır aralarında yaşamayı sürdürdüğünü görüyorsunuz?
Kuşku hissi ve bunun neticesinde ortaya çıkan bir arayış diyebilirim. Var olanın ötesinde başka bir yol, başka bir gerçek olabileceği; hakikatin görünenden ibaret olmadığı duygusu sanırım benim hem yaşamıma hem de yazıma sirayet ediyor.
Edebiyat yolculuğunuzun başında sizi etkileyen yazarlarla bugün yeniden karşılaşsanız, aynı etkileri hisseder miydiniz? Okurluk serüveniniz zaman içinde nasıl değişti?
Okurluk serüvenim macera ve polisiye kurgularından tarihi romanlara, oradan da Türk ve dünya klasiklerine doğru evrildi. Haliyle önceleri kurgu ve serüven ararken zamanla estetik bir dil, katmanlı bir anlatım, farklı bakış açıları beni çeker oldu. Yeni yazarlar keşfetmek her ne kadar beni heyecanlandırsa da dönüp dönüp okuduğum, her okuyuşta etkilendiğim yazarlar da var. Bunların başında Ahmet Hamdi Tanpınar geliyor. Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Beş Şehir’i farklı dönemlerde tekrar okurum. Altını çizdiğim satırlara, aldığım notlara bakmak kendi zihinsel dönüşümüm ve odak noktam hakkında bilgi verir.

Okuma yolculuğum zaman içinde elbette ki değişti; fakat merdivenin ilk basamağında karşıma çıkan yazarlara, bana edebiyat sevgisi ve okuma disiplini kazandırdıkları için minnettarım.
Yazarlık sizin için daha çok bir ilham meselesi mi, yoksa düzenli ve disiplinli bir çalışma pratiği mi? Günlük hayatınızda yazıya nasıl yer açıyorsunuz?
Maalesef yazarlıkta düzenli ve disiplinli biri değilim. İlham çalışmayla gelen bir şey, kimse durup dururken kitap yazamıyor. Bu yüzden disiplin gerekli. Sadece okumakla da olmuyor, düzenli yazmak gerekiyor. Ve daha da önemlisi edebiyat ortamlarında bulunmak. Yazdığınızın bir karşılığı yoksa bir süre sonra ister istemez şevkiniz kırılıyor. Bu aralar hayatın gailesi daha ağır bastığı için ufak tefek notlar dışında yazıya pek yer açtığım söylenemez.
Bir metin üzerinde çalışırken en çok hangi unsur üzerinde durursunuz: Dil, kurgu, karakter, atmosfer, ritim ya da başka bir şey?
Bir metnin tamamlanması için hepsinin yerli yerinde olması gerekir esasında; fakat bir yazarı diğerinden ayıran öncelikle dildir. Buna rağmen dil yazarın heybesinde hazır bulunur. O güne kadar hangi kaynaklardan beslendiyse azar azar atar heybesine; yazarken farkında bile olmadan kullanır. Kurgu ve karakterse durup düşünmeyi, plan yapmayı gerektiriyor. Seçtiğiniz bir konuyu ilgi çekecek şekilde okura sunmak kolay değil. Okuduğum bir kitabın önce diline bakarım sonra diğer unsurlarla ilgilenirim. Kendi öykülerim içinse beni en fazla kurgu zorluyor diyebilirim.

Eserlerinizde cevabını aradığınız, fakat henüz tam olarak ulaşamadığınızı düşündüğünüz bir soru var mı?
Cevabını bulamadığım çok soru var ve bu her dönem değişiyor. Belki gençken daha büyük soruların peşindeydim şimdi hakikat kırıntıları arıyorum. Cevabını almakta en fazla zorlandığım sorular kendime sorduklarım. Yazar biraz da kendiyle kavgası bitmeyen insan demek. Şöyle sorularım var mesela son zamanlarda: “İnsan çocukluğuna karşı kendini sorumlu hisseder mi?” O çocuğa kendini ispat etmek için mi yazıyorsun?” “Toplumsal bir duyarlılığın mı var yoksa sadece kendi küçük hayallerin için mi yazıyorsun?” gibi…
Büyük lafların, süslü kelimelerin ardına gizlenip kallavi cümleler kurabiliriz ama kendimize sorduğumuz sorular sahici, acımasız ve kaçışı yok.
İçinde yaşadığımız çağın hangi yönleri sizi yazmaya teşvik ediyor, hangi yönleri ise yazarlık açısından sizi endişelendiriyor?
Bu kadar çok yazarın olması, kitaba, bilgiye ulaşımın kolaylaşması, kendini tanıtacağın mecraların çoğalması… Bunlar hem teşvik ediyor hem endişelendiriyor. Dikkat süresinin bu kadar kısaldığı, her tür içeriğin elimizdeki telefonlarda sunulduğu, kimsenin artık hiçbir şeye hayret etmediği bir dönemde kitap yazmak ve bunun okunmasını beklemek edebiyat dünyası gibi beni de endişelendiriyor. Bu noktada çevreden bağımsız kendim için yazmayı öncelersem yazabiliyorum. Yoksa “Bu kadar kitabın içinde seninkisi olmasa ne olur, toplum senin mesajını duymasa ne kaybeder?” diye düşünürsem yazmamak için bahanem hazır. Esasında kendi yazarlığımı da pek ciddiye almıyorum. Aslolan insan kalabilmekteki endişelerim.

Son yıllarda yayımlanan edebiyat ürünlerine baktığınızda sizi umutlandıran eğilimler nelerdir?
Edebiyatın bir dönüşüm geçirdiği muhakkak. Ben olumlu anlamda pek çok eğilimin olduğunu düşünüyorum. Edebiyat dünyasında büyük ölçüde İstanbul- taşra ikilemi kırıldı; Anadolu’nun her köşesinden yeni kalemler çıkıyor. Kadın kalemler ve onlarla beraber pek çok taze fikir de edebiyat dünyasına girdi. Bunu önemsiyorum. Hem kadınların- toplumun yarısını oluşturan kesimin- dili ve hafızasını aktarması açısından, hem edebiyatın konularının çeşitlenmesi, hem de bir insanın en temel hakkı olan kendini topluma yazarak ifade edebilme açısından. Kadın yazarların önündeki bütün engellerin kalktığını söylemiyorum elbette, ama bu başka bir söyleşi konusu olabilir.
Ayrıca, roman ve öyküde farklı biçimsel denemelerin yapılması, yakın tarih, bastırılmış toplumsal hafıza, adalet arayışı, bireysel ve toplumsal yüzleşme gibi çok çeşitli konularla özgün eserler verilmesi umut verici. Mektup ve hatırat türünün çoğalması da klasik edebi geleneğin diri tutulması açısından önemsediğim beni umutlandıran eğilimler.
Günümüzde yazarların görünürlüğü ile eserlerinin niteliği arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizce bu denge değişti mi?
Görünürlükle nitelik açısından bir ilişki kuramayız. Bu ancak satış açısından işe yarayabilir. Dijital mecralarda boy göstermek de sanıldığı kadar kolay değil; bir rekabet ortamı, ahbap çavuş ilişkisi var ve üstelik görünür olmak da ciddi emek istiyor. Kullandığınız sosyal medya ekranlarını sürekli yaldızlı tutmanız lazım. Yazar köşesine çekilip yazsın mı yoksa Instagram postlarından atölyelere, söyleşiden imza günlerine oradan oraya koşsun mu? Bu yazar açısından tüketici bir süreç. Görünürlüğü yüksek olan kişilerin ticari olarak kazandırdığı muhakkak; yayınevi makul ölçüde bunu gözetebilir ancak bu yazarın derdi olmamalı.
Yazarlık serüveniniz boyunca düşünsel ya da estetik anlamda sizi dönüştüren bir kırılma noktası yaşadınız mı? Bu dönüşüm eserlerinize nasıl yansıdı?
Belirgin bir kırılmadan bahsedemem. İnsan yıllar içinde düşünsel, estetik ve hatta ahlaki olarak da değişimler geçiriyor. Bakış açımın değişmesi dıştan içe genelden özele bir dönüşümü getirdi. Dış pencereler biraz kapanıp içe doğru yol uzayınca konular da karakterler de anlatım da haliyle farklılaşıyor.
Henüz kaleme almadığınız, fakat yazmadan edemeyeceğinizi düşündüğünüz bir karakter ya da tema var mı?
Sait Faik gibi “Yazmasam delirecektim,” demeyi çok isterdim ama yok.



YORUM