ANA SAYFAÖykü

Selin Öykü Ata | Rüyayı Adımlamak

Selin Öykü Ata "Rüyayı Adımlamak" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da

Gazel Yiğit | Zindan
Mehmet Gül | Evham
Zehra Pamuk |  Ölüm Sessizliği

Selin Öykü Ata | Rüyayı Adımlamak

[sharethis-inline-buttons]

Herhangi biri: Kim o?

Rüya: Sen kimi istersen.

Herkes inanır bu cümleye. Ben biliyorum yalan söyler rüyalar. “O” kimi isterse “o”dur.

Bir yaz akşamı öğrendim yalan söylediklerini. En çok inanmak istediğim rüyadan uyandıktan sonra. İlk önce mutluydum. Sonra yavaş yavaş hüzün çöktü hayallerime. Gerçekleşmeyeceğini bildiğim şeyi görmeyi neden isteyeyim? Birden bir rüya için bu kadar hüzünlenmek hiç de akıl kârı iş değil diye düşündüm. Dağıldı hüznüm yerini hissizleşmeye bıraktı. O gün birçok soruyla yoğruldu mantığım. Geriye tek bir soru kaldı aklımda: Onu neden gördüm? Bu sorunun cevabı bende değil rüyamda olmalı. Sonuçta o izin verdi onu görmeme. Ben asla öyle bir şeye izin vermezdim. O zaman cevap için adımlamalıyım rüyamı. Küçük bir seyahate çıkalım sizinle. Bu seyahat; rüyanızda dolaşmak için yol gösterici olsun size. Kim bilir belki siz de yakalarsınız yalanını.

Siyah beyaz bir odada başladı. Duvarlar siyah yerler beyazdı. Oda aydınlıktı. Ama ne ile aydınlandığı belli değildi. Yere eğdim kafamı. Sıra sıra beyaz kareler vardı. Çizgilere basmadan sıra sıra gezdim. Nedense çizgilere basmamak çok önemliydi benim için. Sanki odanın kapısına daha kolay ulaşabilecektim. Hâlbuki hiç bir bağlantı yoktu ikisinin arasında. Zaten kapıya ulaşmak gibi bir amacım da yoktu. Saydım tam yirmi dokuz tane kare vardı. Ama hepsi eşit büyüklükte değildi. Bu yüzden bir bir ölçmek istedim hepsini. Mezura aradım yoktu. Arayabileceğim tek bir dolap bile yoktu. İşte o an başladı rüyanın benim istediklerimin dışında gelişmesi. Sonra aniden kapı açıldı. Bunu da istememiştim ki… Kapı alçaktı ve siyahtı. Aniden fırladım kapıdan dışarı. Pardon fırlatıldım. Yeşillikler içinde bir yere geldim. Uzun heybetli ağaçlar vardı. Hepsinin şekli aynıydı. Gövdelerinde kocaman oyuklar vardı. Etrafları, rengi maviye bakan kalın bir tabakayla kaplıydı. Belli ki birer yuvaydı o oyuklar. İçlerinden minik minik hayvanlar çıkıyordu. Oradan oraya koşuşturuyorlardı. Telaşlarının nedeni neydi anlayamadım. Onca ses ve koşuşturma arasında kuş seslerinin olmadığını fark ettim. Tek tek aradım ağaçları bulamadım kuşları. Ararken gözüme bir patika ilişti. Uzun ucu bucağı gözükmüyordu. Üzerinde minik minik çakıl taşları vardı. Renkleri aynıydı hepsinin. Yanında da engebeli ama kısa bir yol vardı. Daha doğrusu kısa olduğunu düşünüyordum. Çünkü zor olan şeyler hep kısa sürer. Bu yüzden ayağımı engebeli yola doğru attım. İkinci adımımı atamadım. Ayağımı kaldırmamla kendimi uzun patika yolda bulmam bir oldu. Başta isteksiz adımlar atsam da zamanla alıştım orada yürümeye. Ama aklım, gözüm yandaki engebeli yoldaydı. İzlerken bitiverdi engebeli yol. Haklıydım daha kısaydı orası. Sonu büyük, güzel, yeni, yeşil kapılı bir eve çıkıyordu. Ama başka kimse yoktu o engebeli yolda. Oysa gittiğim yolda birkaç kişi daha vardı. Benimle aynı yönde yürüyenler de vardı ters yönde yürüyenler de. Ben yine de yalnız olmayı tercih ederdim. Çünkü bazıları yüzünden üzerime çamur sıçramıştı. Kim üzerine çamur sıçrasın ister ki? Alın işte!

Devam ediyordu hâlâ rüyanın benim istediklerim dışında gelişmesi. Üzerimdeki çamurları silmeye çalışarak devam ediyordum yoluma. Birden bir ağaç dalı takıldı elime. Elime takılacak kadar alçak olan bu ağacı merak ettim. İncelemek için kafamı kaldırdım. Aynılık içerisinde farklıydı. Meyvesi vardı ama yemeye çekindim. Çünkü siyahtı rengi. Şekli de küçük küçük yuvarlakların birleşmesinden oluşuyordu. Elime alıp incelemeye başladım. Neyse ki rüyam buna izin veriyordu. Dilediğimce inceleyebiliyordum. Rengi elime bulaşmaya başladı. Ama asla yeme cesaretini gösteremedim. Tam yere bırakacakken yanımda biri belirdi. Meyveye bakmaya başladı. Benimdi o ben başkasının bakmasına izin vermezdim. Rahatsız oldum sakladım. İyice göğsüme sakladım. Buna izin vardı. Sonra birden gülümsedi yanımdaki. O gülümseyince yavaş yavaş göğsümden ayrılmaya başladı meyve. Kollarım çözülmeye başladı. Ama sımsıkı kapattım ellerimi. Kararlıydım ona göstermemeye. O ise, sanki ağaçta başka meyve yokmuş gibi benimkini incelemeye kararlıydı. Bir cümle kurdu. Ne dediğini hatırlamıyorum. Sadece çok güzel bir ses tonuyla söylediğini hatırlıyorum. O kadar güzel söyledi ki ne söylediğiyle ilgilenmedim bile. O cümle üzerine açıldı avucum. Meyve çıktı ortaya. Meyveyle ilgili konuşmaya başladık. Konuştukça kızarıyordum. Utanmanın vermiş olduğu bir kızarıktı. Neden bu kadar kızarmıştım ki? Sadece meyveden konuşuyorduk. Ama çok güzel konuşuyorduk. Daha önce kimseyle onunla ilgili konuşmamıştım. Sanırım bu yüzdendi utanmam. Hayır, daha fazla utanmak istemiyordum. Bitseydi orda rüya keşke. Ben bitsin derken o: “Gel, birlikte yürüyelim patikada.” diyordu. Hatırlayabildiğim tek cümlesi buydu. Bir yandan uça uça yürüyesim vardı onunla bir yandan da “Dur!” diyordum kendime. Ona bir şey diyemedim ama. Rüyam “Yürü!” dedi yürüdüm. Ben asla ayaklarım titreye titreye yürümek istemezdim orada. Çünkü gerek yok bu duygulara. Çünkü güçsüz hissettiriyor bu duygular beni. Ama bir yandan da heyecanı güzeldi.

Yoldayken birbirimizin kafasına taş attığımız da, birbirimize sarıldığımız da oluyordu. Kimi zaman önümüze ağaç dalları çıkıyordu. Kimi zaman da kuş sürüleri etrafımızda şarkı söylüyordu. Bitsin yol diye yalvarıyordum. Ama ne rüya duyuyordu yalvarışımı ne de o. İki katlı, eski, kapısı yosun tutmuş bir evin önünden geçiyorduk. Camının pervazı aşağı doğru sarkıyordu. Evden kafamıza saksı düşmesiyle bitti rüya. Sonunda duyurabilmiştim yalvarışımı. Rüya benim kontrolüme geçmişti. Ama artık her şey için çok geçti. Rüyanın şizofrenisine kapılmıştım bir kere. Mutluydum ama korkuyordum. Peki, akşam onu gördüğümde ne olacaktı? Nasıl rüyamda görmemiş gibi davranacaktım? Akşam oldu yan yanaydık. Zaman zaman rüyamdaki gibi uzun uzun sohbet etmek istedim onunla. Zaman zaman da korkup hiç olmayacak yerde sustum. Konuştum sustu. Konuştu sustum. En sonunda konuştuk… Taş attı konuşurken, sadece konuştum. Taş attım konuşurken, sadece konuştu. Her karşılaştığımızda bu böyle sürüp gitti.

O rüyayı görmesem bu kadar zorlanmazdım onunla iletişim kurarken. Onunla konuşurken bu kadar zorlanmak istemezdim. O zaman kim olduğunu daha kolay anlardım. Ayağımı ona göre denk alırdım. Şimdi ayağımı nereye denkleyeceğimi bilmiyorum. Saksılar düşerken kafamı acıtıyor artık. Meyvenin lekesi avucumdan çıkmıyor. İşte bu yüzden onu rüyamda görmeyi asla istemezdim. Tam da bu yüzden yalan söylüyor rüyalar. “Onu neden gördüm?” sorusunun cevabını da bulamadım zaten. Anlamsızsınız rüyalar. Bilinçaltımız olamazsınız. Siz sadece bilinçaltımıza saksılar atarsınız.

[sharethis-inline-buttons]

YORUM

WORDPRESS: 0