Daima Edebiyat, yepyeni eserlerle yolculuğuna devam ediyor. Gazel Yiğit "Zindan" adlı öyküsüyle Daima Edebiyat'ta.
ZİNDAN
Gazel Yiğit
Bir an öncesini göremediğim sismik bir dalganın içinden geçtim sandım. Başım döndü. Renkler birbirine karıştı beynimde. Her şeyin adını unutuverdim. Tek renk gri oldu. Seslerden oluşmuş bir demet belirsizlik yumağı içindeydim sanki. Vücut dilim bile susmuştu ve sadece kafamı onaylar biçimde sallayabiliyordum. Kendi adımın harfleri dimağımda suyun üzerindeki kuru yapraklar gibi dağılıp duruyordu, sağlam bir zemine yerleştiremiyordum adımı. Olacak şey değildi bu. Daha az evvelki duygularımın tadı damağımdayken nasıl oldu da böyle bir felakete sürüklendim kendi içimde? Acaba bir söz mü getirdi beni bu hâle? Kim söylemişti, nasıl söylemişti, ne söylemişti ki bana?
Yavaş yavaş kendime geldiğimde önce renkleri ve kokuları algılamaya başladım. Bir baktım ki elimde sarı bir papatya, sapından tutmuş çeviriyorum. Başka bir dünyadan ışınlanmış gibi veya ruhum temizlenip cesedime yeniden yerleştirilmiş gibi bir çarpma etkisi hissettim. Tak diye yerleştim sanki yerime. Ellerim titremeye başladı. Papatyam yere düştü. Ne zamandan beri bu haldeydim? Ne zaman kopardım bu çiçeği? Kalbim niye deli gibi çarpıyor?
Gözlerimi kapatıp neler olduğunu hatırlamaya çalıştım olmadı. Sanki uçurumun bir yakasından diğer yakasına, boşluğun üstünden yürümüşüm de karşı tarafa varınca, yaptığım çılgınlığın fark edip daha yeni korkmaya başlamışım gibi. İş işten geçmiş arkamdaki büyük derinliğe bakıp ölüm korkusunun beni içine alışından ürpermişim gibi. Dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde binlerce soru havada uçuşuyor, savaş meydanına düşen bombanın etkisi ile sağa sola kaçışan insanlar gibi güvenli bir bölge arıyorlardı. Neyi nasıl ifade edeceğimi de ne ifade etmek istediğimi de bilmiyordum. Ölmüş müydüm yoksa? Ölüm bu muydu? Zihnin kendini bilememesi mi?
Eğilip papatyamı yerden aldım belki rengi beni bu belirsizlikten kurtarır diye. (Evet rengi… Yoksa renklerin birer kurtarıcı olduğuna inanmayanlardan mısınız?) İçimde beni yönetmekle yükümlü o ses bana “renklere tutun, renkler senin ruhunun rehberidir.” diyordu ve ben o yüzden papatyamın sarı rengine sığınmaya karar verdim. Etrafımdaki tek tanıdık papatyamdı çünkü. Bilincim üzerinde bulunduğu kaygan zeminden kurtulana kadar elimdeki çiçeği izlemeye karar verdim. Bir şeylere karar vermek hiçbir şey yapmamaktan çok daha iyiydi çünkü. Evet işte, rengi tamamen sarıydı. Sapı yeşil ve kahverengi arası bir renkti. Yaprakları harika bir şekilde üst üste ve yan yana dizilmişti. Ortasında başka canlıların ondan faydalana bilmesi için, doğaya yararlı olabilmesi için ayrılmış o muazzam polenli alan vardı. Kokladım. Pek güzel kokmuyordu belki ama kokusunu da tanıdım. Ve benim tanıdık bir kokuda kendimi arayıp bulmam lazımdı. Zihnim sakinleşmeye başlayınca nedense gökyüzüne bakma istediği duydum. Nedenini anlayabiliyordum aslında ama anlatacak doğru kelimeleri seçemiyorum şu an. Çünkü gökyüzü dediğimde milyonlarca olumlu his tarafından kuşatılıyorum ve bunları bir kalıba oturtup yazabilmek veya anlatabilmek için seçilmiş kişi olmam gerekiyor. Ben bu bulanık zihnimle bile seçilmiş kişi olmadığımdan eminin. Çünkü zaten herkes seçilmiştir. Ve herkesin seçilmiş kişiler olduğunun bilincinde olmak beni seçilmiş kişi değil mutlu kişi yapmalıydı. Peki neden mutlu değildim. Neden kaybolmuştum kendi içimde? İnsan kendi zihnine bile güvenemeyecekse kime güvenebilirdi? Ayın karanlık yüzü gibi ışık görmeyen tarafımda ne vardı?
Bir süre göğü seyrettim. İçimde uzun uzun ah diye inleyip duran bir sesin varlığını hissediyordum. Bana sesini ancak acı çektiğinde duyurabileceğini bildiğinden, acı çekmeye razı olan o sesin sahibi kimdi? Farkında olmadan elimi ceketimin cebine atmışım. Neden elimi cebime attım bilmiyorum ama içgüdü denilen şeyi hafife aldığımızı sanıyorum. İçimizde, bizden habersiz, bilinç altımızın ve üstümüzün nevalesini toplayan bir yer vardı. Birden usta bir toplayıcıyla karşı karşıya olduğumuzun ürpertisi içimi kaplayıverdi ama uzun sürmedi çünkü cebimde bir kâğıt parçası vardı! Kâğıdı hissettiğim an gökyüzünü seyretmeyi bırakıp kâğıtta ne yazdığını hatırlamak için tam karşımda duran ağaca bakmaya başladım. O an bir parkın bankında oturuyor olduğumun ayırdına vardım. Aslında birkaç dakika önce de buradaydım. Hatta kaba etimin uyuşmasına bakılırsa uzun süredir buradaymışım. Daha yeni fark ediyorum çevrende olup biteni. İşte, elli atmış metre ötede çocuklar parkta oynuyor. İşte, ileride, sağ tarafımda, kadınların bazıları bankta oturmuş çekirdek çıtlatıp yerlere çekirdek kabuklarıyla eziyet ediyorlar. İşte sol tarafımda birkaç genç kız sürekli telefonlarına bakıp kıkırdayıp gülüyorlar. Aynı anda güldüklerine göre aynı şeyi izliyorlar galiba. Tam karşımda, ağacın biraz ilerisinde, çöp konteynırına yakın bir bankta (kim çöpün yanında oturmak ister ki mecbur olmasa? Bankı mı önce koydular oraya yoksa konteynırı mı? Acaba onları yan yana koyanlar çöpü de sevebilecek insanlar olabilir diye mi düşündü?) bir adam gözlerini üzerime dikmiş endişeli bir şekilde bana bakıyor. Ona baktığımı gördüğü anda telefonuna sarılıp birini arıyor. Üzerime alınmak istemiyorum, belki başka sorunları yüzünden endişelidir diye umursamıyorum ama işte yine iç sesim (ah sesinin geldiği yer) bana endişelen diyor. Adama iyice baktığımda zihnimde ona dair bir şeylerin renk verdiğini hissediyorum.
Bütün bu düşünce ve iç ses trafiği sadece birkaç saniye sürmüştü ve ben yine elimin değdiği kâğıdın hissi ile kendime geldim. Bir de kalem vardı cebimde. Kalemin soğuk metali bana yıllar öncesinde, belki de başka bir hayatta, endişeli bir şekilde yazdığım ama ne yazdığımı hatırlamadığım bir anı sundu. Gerçekliğinden şüphe ettiğim bir anı. Derin bir nefes aldım, kâğıdı elimden kaçacakmış gibi avucumda sıkıca tuttum. İçimden gelen ah sesi durmuş, diğer elimdeki sarı renkli papatya bana hastalığı çağrıştırmaya başlamıştı. Az evvel boşluğunu yürüyerek geçtiğimi hissettiğim uçurumun her iki yakası şimdi daha da yakınlaşmış, karşımdaki ağacın dalları bile rüzgârda sallanmayı reddedip kâğıdı cebimden çıkarmamı bekliyor gibiydi. Nedenini bilmediğim bu duygular, adını koyamadığım yığınla duygu beni içinde evirip çeviriyor, iç sesim ise her şeyin o kâğıtta yazdığını söylüyordu.
Beni görünce endişeden beti benzi atmış adam yanıma yaklaşıyordu. Ona bakmıyordum ama geldiğini hissediyordum. Benim için hissettiği endişeyi hissedebiliyordum. Ensemden kalbime doğru akıyordu sanki onun endişesi. Emin adımlarla ve korkarak yaklaşıyordu bana. Gökten düşen bir meteorun üzerime doğru gelişi gibi korkmuştum aslında ama sesimi çıkarmamaya karar verdim. Saniyeler sonra çilem sona ermişti.
Kâğıdı cebimden çıkarmamla adamın yanıma gelmesi bir oldu. Kâğıdı mı açıp okuyayım yoksa ona mı bakayım?… İkisi arasında gidip geliyor, garip bir histeri krizine giriyor gibiydim. Kararsızlık bilinmezlikten daha ağır geliyordu bana. Zaten zaman, içimde binlerce parçaymış ve her parçası ayrı birine aitmiş gibi hissetmek bana acı veriyorken bir de kararsız kalmak beni deli ediyordu. Neydi bu? Acaba herkes benim gibi saniyelere saatleri sığdırıyor muydu? İki kafam olsaydı keşke. O zaman ikisine birden aynı anda bakabilirdim. İki kafa düşüncesi beni allak bullak etti birden. Yine içimdeki ses ah diye inlemeye başladı. Bu sefer daha tiz ve kendini daha çok duyurmak istercesine.
Ellerimi yumruk şeklinde sıkıp kafamı ellerimin arasına aldım ve yeter diye bağırmaya başladım. Dayanamıyordum. Artık bir şeyleri yoluna koymam lazımdı. Bütün bu anlattıklarımın hepsini yaşamam iki dakika bile sürmemişti aslında ama saatlerdir düşünüyormuşum gibi yorgundum. Neden bir kişilik zamanı onlarca kişiymişim gibi yaşıyorum?
Adam gözlerimin içine bakıp acıyan ve sahiplenen ses tonuyla “tamam Zeki enişte korkma, benim Safa. İlacını içmemişsin unutmuşsun her şeyi yine. Hemen içmen lazım. Haydi eve gidelim, saatlerdir her yerde seni arıyoruz.” Adam beni tanıdığına göre onunla ilgili endişeli düşünceleri bertaraf edip kâğıda yoğunlaşabilirdim şimdi. Rahatlamıştım. Beni tanıyordu. Artık ona tutunabilirdim. Çiçeğimi bankın üzerine bırakıp adamın peşinden gittim. Giderken hâlâ avucumda olan kâğıdı okumanın zamanı geldi diye düşündüm. Şunlar yazıyordu:
“BEN SENİM, ADIM ZİNDAN. BU İSMİ SEN VERDİN BANA, YANİ BEN SEÇTİM KENDİM İÇİN. SEN BANA DÖNÜŞÜNCE YILLARDIR İÇİMİZDE BİRİKTİRDİKLERİMİZİ SENDEN DAHA GÜZEL İFADE EDEBİLİYORUM. BEN BİZİM SUSMAYAN YANIMIZIM. LÜTFEN DAHA FAZLA BEN OL, O İLAÇLARI İÇME ARTIK. BIRAK DA ZİNDAN KAPISI AÇIK KALSIN HEP.”




YORUM