GÖRÜLMEYENİN HİKÂYESİ: KOKU

ANA SAYFAKitaplık

GÖRÜLMEYENİN HİKÂYESİ: KOKU

Zeliha Tamer Uçar, Patrick Süskind'in orijinal adı “Das Parfum: Die Geschichte eines Mörders” olan ve ilk kez 1979 yılında yayımlanan “Koku” adlı romanına dair yazdı.

AYŞE ŞAHİN | RUHU İYİLEŞTİRME YOLLARI’NA BİR BAKIŞ
Geç Kalmanın Estetiği: Her Zaman Hep Geç Olacak
Sıradanlığın Estetiği: Cemil Kavukçu’nun Balyozla Balık Avı Kitabında Ayrıntı Şenliği

GÖRÜLMEYENİN HİKÂYESİ: KOKU
Zeliha Tamer Uçar

Patrick Süskind, orijinal adı “Das Parfum: Die Geschichte eines Mörders” olan ve ilk kez 1979 yılında yayımlanan “Koku” adlı romanında gözümüzle varlığını göremediğimiz, dokunarak hissedemediğimiz bir duyumsamadan bahsediyor. “Koku” Süskind, doğuştan üstün koku alma yetisine sahip roman kahramanı Jean Babtiste Grenouille’in burnuyla Fransa ve İtalya’nın koku dünyasında dolaştırıyor okurunu.

Burnumuzun almaçlarından içeri giren kokunun niteliğine göre kokuyu yayan her neyse bizi kendine çekebildiği gibi tiksintiyle kendisinden de itebiliyor. Elle tutulup gözle görülemeyen bu soyut duyumsama nasıl oluyor da insanı bu denli etkileyebiliyor? Dünyaya gözlerimizi açtığımızda ilk aldığımız koku annemizin kokusu. Görme yetimiz parlayana kadar onu kendine has kokusundan tanıyıp bağlanıyoruz. Ne zaman annemizin kokusunu duyumsasak bir bebek gibi güvende hissediyoruz kendimizi. Mutfağından güzel kokular yayılan bir evde büyümüşsek zihnimizde koku hafızası o kadar güçlü yer ediniyor ki nerde ve ne zaman o kokuları duyumsarsak duyumsayalım mutlu oluyoruz. Sıcak ekmek kokusu, yağmurdan sonra doğayı saran toprak kokusu, çiçeklerin kokusu, deniz kokusu, anne kokusu bize iyi gelen kokular. Güzel kokulara çekiliyor, kötü kokulardan uzaklaşıyoruz. Koku insan için hazzın ve yaşamın temsili bir duyumsama.

Ne var ki roman kahramanımız Grenouille, Fransa’nın en pis koktuğu dönemde dünyaya gelir. “Grenouille’in annesi sancılar başladığında Rue aux Fers’te bir balıkçı tezgâhının başında oturmuş, daha önce temizlediği akbalıkların pulunu kazımaktaydı. Balıklar sözüm ona daha o sabah Seine’den çıkmışlardı ama öyle kokuyorlardı ki ceset kokusu bile duyulmuyordu.” Annesi bebeği doğurur doğurmaz göbek bağını keserek balık pisliklerinin arasına atar. Grenouille istenmeyen bir varlık, imha edilmesi gereken bir atık, bir çöptür annesi için.  

Kilisenin emanet ettiği kadınlar bir bebek gibi kokmadığı, üstelik sömürürcesine emdiği şikâyetleriyle Grenouille’in bakımını üstlenmek istemez. Büyüdükçe arkadaşları tarafından da dışlanır. İnsan öz değerini fark edebilmek için önce annesinin gözünde, sonra yakın çevresinin aynasında kendi değerini görmeye ihtiyaç duyar. Koku romanı beni Kumların Kadını romanındaki kadın karakterin yaşadığı kum çukuruna ilk kez bir erkek indirildiğinde otoriteden ayna istemesindeki davranışın arkasındaki duyguya götürdü. Daha önce görüntüsüyle ilgilenmeyen kadının aynaya bakarak diğerinin gözünden nasıl görüneceğini görmek arzusundan başka bir şey değildi bu istek. Yine edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Gogol’un Palto isimli hikâyesinde de görülmeyen, yok sayılan insanın temsili olan kahramanımız Akakiy Akakiyevic de görünür olabilmek, itibar ve değer görebilmek için onca yoksunluğa katlanarak kendisine palto diktirir. Patrick Süskind de eserinde koku duyumsamasını başkaları tarafından fark edilebilmenin metaforu olarak ustalıkla işlemiş.

18. yüzyıl Fransa’sında geçen romanda, doğaüstü koku alma yeteneğiyle dünyaya gelen Jean-Baptiste Grenouille kendine ait bir kokusu olmadığını fark ettiğinde dehşete kapılır. Bu fark ediş neden insanlar tarafından yok sayıldığını anlamasını sağlar. Bilinçdışında sevilme ve varlığının onanması arzusuna kapılan karakterimiz tüm insani duygulardan yoksun, salt kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten kesinlikle çekinmeyen bir katile dönüşür. Başta annesi tarafından sonra kilise, sütanneleri, arkadaşları tarafından yok sayılmanın, katlanılması güç ve ağır şartlarda yaşama tutunma çabasının açtığı derin yaranın irinlerini akıtmaya başlar dünyaya. Ahlak duygusu, inanma ihtiyacı, insan sevgisi oluşmamış olan karakterimiz bir an dahi vicdanını sızlatmayan duygusuzlukla insanların kendini fark etmesi, bir evlat, bir oğul gibi görmesi için cezbedici kokuları olan bakire kızları öldürerek onların bedenlerinden damıttığı kokularla kendisi için parfümler üreterek kendini insanlara sevdirmeyi ve varlığını kabul ettirmeyi başarır.  Süskind, romanın bir yerinde Grenoulle’in aradığı kokuyu bulmak uğruna kendini iyice kaybettiği anların birinde şöyle bir cümle kurar: “Onu elde etmeliydi. Sırf sahibi olmak için değil. Yüreğinin dinginliği aşkına!”

Romanın bir yerinde karakterimiz ilk kez insanların kendini fark etmesini sağlayan bir koku üretip süründüğünde anlatıcı Grenouille’in duygularını şu satırlarla anlatır: “Kendi gücünün bilincinde olmanın verdiği türden bir hoşnutluktu bu. Şimdi ne ölçüde yetenekli olduğunu biliyordu. Kendi dehası sayesinde, kısıtlı olanaklar içinde insanın kokusunu yaratmış, hem de öyle iyi tutturmuştu ki, bir çocuğu bile kandırabilmişti. Öyle bir koku yaratabilecekti ki insani olmayıp insanüstü bir şey olacaktı, bir melek kokusu, öyle dile destana sığmaz güzellikte, o kadar canlı bir koku ki, koklayan büyülenip onu, Grenouille’i, bu kokuyu taşıyanı bütün yüreğiyle sevmeden edemeyecekti.”

 Süskind, alt metinlerle kokunun yalnızca insanlar üzerindeki etkisini değil, aynı zamanda yok sayılan, görülmeyen, dışlanan bir insanın kendini var edebilme ve kabul ettirebilme adına neleri göze alabileceğini de anlatıyor. Sevgisizlik çukurunda değersizlik duygusuyla debelenen Grenouille’in bu duyguyla baş edebilmek için nasıl narsizm cehennemine düştüğünü de görebiliyoruz şu satırlardan: “Kokunun etkisindeyseler sevsinlerdi onu, kendilerinden biri olarak kabul etmekle kalmasınlardı, çıldırasıya,  kendilerini feda edesiye sevsinlerdi, hayranlıklarından tirtir titresinler, hazdan haykırsınlar, ağlasınlar, Tanrı’nın soğuk tütsüsü altında yaptıkları gibi diz çöksünlerdi onun, Grenuoille’nin kokusu burunlarına gelir gelmez. Kokuların, tıpkı bir zamanlar hayalinde olduğu gibi her şeye gücü yeten tanrısı olmak istiyordu, ama şimdi gerçek dünyada olmalıydı bu artık, gerçek insanlar üstünde kurmalıydı egemenliğini.”

Kitabı okuyup bitirdiğinizde bir atık gibi çöpe atılmış, hiçbir sevgi ve şefkat alamamış, reddedilmiş, umursanmamış, ezilmiş, insan yerine konmamış, değersizleştirilmiş bir insanın ruh dünyasını çok daha iyi anlıyorsunuz. Böyle insanların değersizlik fanusunun içine hapsedilmiş zihinleri çoğunlukla kontrolden çıkarak intikamını onu yok sayanlardan çok şiddetli bir şekilde alabiliyor. Yaşanan bütün sorunların temeli dönüp dolaşıp sevgisizliğe dayanıyor.

Roman yayımlandıktan kısa bir süre sonra dünya çapında büyük ses getirir. Yıllarca çok satanlar listesinden inmeyen eseriyle yazar, Alman dili ve edebiyatının en önemli çağdaş yazarlarından biri olarak anılmaktadır. Roman, Türkiye’deki okurlarıyla da ilk olarak 1987 yılında buluşturulur. Ülkemizde de büyük ilgi gören çevirisi Tevfik Turan tarafından yapılan Koku romanını Can Yayınları 57. baskısından okudum. Bu sıra dışı romanı henüz okumayanlara şiddetle tavsiye ederim.

YORUM

WORDPRESS: 0