Mehtap Gül | Bir Yıkıntı Estetiği: Dünyadan Son Gidişimiz

ANA SAYFAKitaplık

Mehtap Gül | Bir Yıkıntı Estetiği: Dünyadan Son Gidişimiz

Mehtap Gül, "Bir Yıkıntı Estetiği: Dünyadan Son Gidişimiz" başlıklı yazısında Gülhan Tuba Çelik'in son öykü kitabını inceledi.

HER ÖLÜM VAKTİNDEN ÖNCE DEĞİL MİDİR?
Emel Karayol Yazdı: Cabir Özyıldız’dan Eski Zaman Türküsü
50 SORUDA LOZAN KONFERANSI VE BARIŞ ANTLAŞMASI KİTABINA DAİR

BİR YIKINTI ESTETİĞİ: DÜNYADAN SON GİDİŞİMİZ
Mehtap Gül

Gülhan Tuba Çelik, Dünyadan Son Gidişimiz isimli öykü kitabında seçtiği anlatıcılarla bir kronik boşluğun içinden seslenerek tarihin havını tersine tarar. Bir yıkıntı estetiği, bir enkaz anlatımı kurar. Karakter tasarımında melankolik flanöz, savruk kendilikler ve hafıza düğümü işlevi gören mekânlar göze çarpar. Modern hayatın sildiği karakterler kendilerini yeniden yazmak isteseler de şunun farkındalar; şimdi’nin zaman parçacığında yitirilen bir şey var. Ve o uçucu, o ele avuca sığmaz şey geleceğin şimdisinde enkazın bir parçası olmaya aday. Evini ev gibi hissetmeyen, boğucu yaşamın tekrarlar içinde dışarı fırlattığı karakterler hayatı ileri doğru yaşasa da yüzleri geçmişe, geride bıraktıkları enkaza dönüktür.

Sürekli dağılan bir dünyanın içinden, modern bir enkazın altından konuşuyormuş hissi veren “Esirgeme” tüketim kültürünün yanında duygusal çürümeyi, tüketmenin boşlukları doldurmak için araçsallaştırılmasını nazara veren bir öykü. Metinde geçmiş geçip gitmez, kırık cam parçaları halinde bugüne saplanır. Nesneler başta tüketim nesneleri gibi dursa da satırlar ilerledikçe bunlar üstünden bir hafıza üretilir. “Bir tane daha iyi bot, mont, çanta, bir tane daha kendini beğenmiş adam görmek istemiyor.” (s.11)  Öyküde öyle bir an gelir ki instagram halleri, kendine yatırım dili, sinemaya tiyatroya gidişler, sergiler, pahalı montlar, botlar her şey ama her şey beyhudeleşir. Zihnen ne oraya ne buraya ait olabilen, taşrayla ve kişisel tarihiyle kavgalı, duygusal olarak kırılgan ve öfkeli, hayatla arasında perde olan öykü kişisi bir gaz kümesindeymiş gibi yaşar. Hayatı ilkin hızlı yaşamak sonra irtifa kaybetmek. Gülhan Tuba Çelik karakterlerinde tam olarak bunu görürüz. Arap atından daha hızlı koşsalar da bir an durup içlerindeki cerahati boşaltırken derin bir savrukluk yaşarlar, yıkıcı bir öfkeyle dolup taşarlar.

Kitabın kurduğu duygu örgüsünde dikkatimi çeken ilmeklerden biri öykü kişilerinin terk duyarlılığı. Sevgili gider, arkadaşlar uzaklaşır, eşyalar eksilir, ev boşalır.  Hep kendinden bir şeyler veren anlatıcılar yalnızlaşır. Kendilikleri aşınır, neden ben sorusu yakalarına yapışır. Özne bu gidişleri kendi değeri hakkında bir hükümmüş gibi okur. Anlam bağlarını kaybeder. Kendini hep başkalarıyla kuran özne, o başkaları gidince çöker. Başta ötekine yüksek duygusal yatırımlar yapan, arkadaşlarını benliğinin kurucu parçasına dönüştüren anlatıcılar, o arkadaşlar gidince de bir arkadaşı kaybetmekten çok parçalarını kaybetmiş gibi hisseder. Eş, dost, akraba, aile gibi yakın ilişkileri olmayan bu karakterler tüm duygusal yatırımlarını tek bir kişiye yaparlar, tüm yumurtaları tek sepette toplarlar. Bu yüzden kırılganlar.

Yazarın poetikasına baktığımızda her kitapta belli varoluşsal meseleler var. Evsizler Şarkı Söyler’de daha travma merkezli ilk dönem duygusal sıkışmalar hakimken Onlar ve Köpekleri’nde şehri ve kolektif hafızayı önceleyen bir tutumla karşılaşırız. Kafamdaki Ağaçlar’da ilk öykülerindeki gibi meselesini estetize edip perdeli anlatmak yerine doğrudan bir dil kullansa da yine meselesi var, kitabın arka planı yine güçlü ve bana kalırsa kurduğu ana karakter böyle doğrudan bir dil talep eder. Son kitabı Dünyadan Son Gidişimiz’deyse karşımızdaki kalemin şehir hafızasını önemsediğini, sokakla temaslı olduğu kadar çağın dertleriyle hemhal ve modern kentli bireyi anlatmakta hünerli olduğunu görürüz.

Çelik’in karakterleri huzurdan, mutlu an parçacığından pek emin değiller. Her şey birazdan kaybolacak, o mutlu an yerini birazdan hüzne bırakacak duygusu yoğun. Ev, kimlik, arkadaşlar, şehir, saksıdaki ağaçlar, sözler. Hepsi birazdan yok olmaya teşneymiş gibi bir duyguya kapılırız. Metin ilerledikçe o yok oluşlar gerçekleşir. O mutlu an parçacıklarından geriye kırık dökük dostluklar, deforme olmuş aile ilişkileri, eskimiş evler, harabeler, vedalar ve vedasız gidişler kalır.

“Köstebekler ve Köpekler” öyküsü Gülhan Tuba Çelik izleklerinden biri olan kendilik üzerine. Yıllarca yeraltında tünel kazarcasına başkaları için çabalarken bir gün başını kaldırdığında kendi gökyüzünü kaçırmış adamın hikâyesi. Anlatıcı halim selim görünse de öfkeli. Çabasının görünmezliğinin farkında, sırayı kendine getiremeyişinin farkında. “Babamın, abimin yaptıklarını yapmayacağım, yaşattıklarını yaşatmayacağım kimseye demiştim.” (s, 26) Baba erkini içten içe reddetse de onun yerine ne koyacağını bilmez. Kök ailenin yükü, krediler, borçlar, okul, öğrenciler derken insanları memnun etme telaşı aşkı bile bastırır. Ki burada aşktan çok kabul görme arzusu, bir sofraya oturma ihtiyacı var. Çünkü karakter aç. Ki açlık, Gülhan Tuba Çelik’te tekrarlı bir izlek. Öyküdeki şu sözler yazarın ilk novellasındaki ana karakter Seren’in kendini herkese sermesini ve derin açlığını hatırlattı bana: “Meryem herkese açık bir sofra gibiydi. Sofrasına oturmasan gönül koyacağını hissettirirdi. (s.26)

Hayalle gerçek arasındaki gerilim üzerine kurulu “Bulamayan” öyküsünde anlatıcı hep bir yol, hep bir hayat ihtimali, hep bir ev, hep bir oluş biçimi arar. Öyle ki müstakbel eş gibi hayal ettiği Ayhan’ı anlama boğar. Hayat tarzına, kendi tenhasına çekilişine, mesleğine, köhne evine anlam yükler. Oysa ne Ayhan hayal ettiği Ayhan’dır. Ne Ayhan’ın evi hayal ettiği kaçış çizgisidir. Bunu anladığında “Başarısız bir plan bu.” (s.81) der.

“Ev Ölürken”de anlatıcı kaçış rampası aramaz, kaçacak yeri olmadığını bilir. Öyküde özneyi taşıyan sembolik düzen bozulmuştur. İç evini kuramadığı için evi de dağınık olan anlatıcı yediğine içtiğine, bedenine, uykusuna özen göstermez olur. Ev dağılınca öykü kişisi de dağılmıştır. Tüm koordinatlar evle beraber çözülmüştür. Öyle ya insanın evi insana dair çok şey söyler. Kendine bir merkez kuracak özne buna bedeninden ve evinden başlar. “Başaramadım ben. Bir ev inşa etmeyi başaramadım. Halılarla koltukları hayatımda tutmayı, kışlık hazırlıklar ya da yemekler yapmayı, mideme ve bağırsaklarıma özenli davranmayı, arkadaşlarımı etrafımda tutmayı başaramadım.” (s.88)) Öyküde anlatıcının eski ritmi, bir zamanlar mümkün olmuş insanlarla ve hayatla ilişkilenme kipi de ölür. Bir öznenin, bir kendiliğin yavaş yavaş dağılma öyküsünü okuruz. Okurken zihnim bu öyküyle James Joyce’un “Ölüler” metni arasında bir akrabalık kurdu. İkisi de dağılan bir dünyadan seslenir okura. İnsan kaybettiklerinin tam ortasında yaşamaya nasıl devam eder sorusu etrafında dolaşır. Yıllardır süregelen düzenin altındaki koca boşluğu fark etme anı ve gecikmiş bir idrak içinde olma hali var iki metinde de. Birinde kaybedilen dostluklar, sofralar, alışkanlıklar, ev; ötekinde kaybedilen bir kişi. Geçen zamanın geri getirilemeyişini idrak. Her iki metinde de ev mekân olmaktan çıkar; hatıraların, ilişkilerin ve aidiyetin taşıyıcısı haline gelir ve mekân bilinçaltı üstünden okunmaya teşnedir. Gülhan Tuba Çelik’in çağdaş kentinde de James Joyce’un Dublin’inde de asıl korku evsiz kalmak değil ev duygusundan yoksun kalmaktır, insanın bir zamanlar sahip olduğu dünyanın sessiz sedasız elinden kayıp gitmesidir. “Ölüler”de nesneler atmosfer oluştururken “Ev Ölürken”de nesneler hafıza düğümü işlevi görür. Birinde anlatı mimariyken öbüründe çağrışımsal ilerler.

Çelik aşkla bağlanmayı anlattığı yerde aslında bağlanamamayı, kalabalığı anlattığı yerde aslında tek başınalığı okura hissettiren bir kalem. Ve bunu öyle büyük laflarla, entelektüel krizlerle vermez. Basit varoluş kipleri üzerinden bunu sezdirecek sahneler kurar. Bir akşam yemeği, bir gecekondu, bir kanepe, bir otobüs durağı bu kontrastı kurduğu yerler olarak karşımıza çıkar.

Karakterlerin düştüklerinde yeni bir ihtimal için dünyaya doğru uzandıkları da olur, o ümidi yitirdikleri de. “Ev Ölürken” metninde o ümit yitirilir. Artık dışarı değil içeri bakarız. Koca olma ihtimali taşımış Ayhan’ın yerinde kanepe durur. Yeniden başlayacak takati yoktur öykü kişisinin. Kendini bir daha kuracak gücü de. Byung-Chul Han’ın da dediği gibi günümüz insanı baskı altında ezildiği için değil, sürekli kendini kurmak zorunda kaldığı için tükenir.

Kitapta hâkim olan birinci tekil anlatıcı hikâyeyi kuran bilinçtir. Anlatıyla iç monolog arasındaki geçişler dikkat çeker. Çelik’te nesneler birer hafıza düğümü gibi çalışır. Anlatıcı düğümün ucunu çekince tüm ip çözülür ve metin alt katmanlarını açar. Limon diliminden eski yaşanmışlığa geçilir örneğin, bir kanepe bir arkadaşlığa bağlanır. Anlatım dili daha çok iç monologlarla ilerler. Gülhan Tuba Çelik’in kimi öyküleri bana modern ağıt gibi gelir. Hiçbir karakter felaketle yıkılmaz. Her şey yavaşça olur. Masalar yavaşça boşalır. Telefonlar eskisi kadar çalmaz olur. Paranın bereketi azalır. Beden yorulur, deforme olur, artık beğenilmez olur. Ev ölür. Ama yavaş yavaş. Karakterler hayatının bir yerinde elinden kayıp gitmiş bir şeyi arar ama neyi aradığını bilmez. Öykü kişileri bir şeylerin ardından ağıt yakar. Ama neyin? Eski sofraların mı? Eski enerjinin mi? Eski aşkların mı? Şüphesiz kaybedilen bunların toplamından daha büyük bir şeydir. Yaşama iştahı belki de. Çünkü yaşama iştahının azaldığı yerde karakterlerin dünyasında anlam geri çekilir. Evine baktığında kendini gören ve gördüğünden rahatsız olan karakterler var. “Bir depoda yaşamakla bir evde yaşamanın farkı yok.” (s. 88) Anlatıcının bu sözü mekândan çok kendiliğin aşınması hakkındadır. Dağılan ilişkiler, dağılan ev nihayet benliği de dağıtır. Ya da benliğin dağınıklığı evin ve ilişkilerin dağılmasına sebep olur.

Kitaptaki başka bir duygu ilmeği, sonra hissi. Anlatıcılar olan bitenin değil kayıpların merkezindeler. Fırsat kaçtıktan sonra. Ev öldükten sonra. Dost meclisleri dağıldıktan sonra. Aşk bittikten sonra. Yaşayan değil yaşadığını anlamaya çalışan karakterler kitapta gezer durur.

Dünyadan Son Gidişimiz, kurgudaki sıçramaların, yinelemelerin, dekor ya da mekânın öykünün temel sorunsalına ya da atmosferine katkısının, anlatıcının öyküde nerede durduğunun, neyi nasıl gördüğünün ipuçlarına bakmak isteyen okura estetik duyuş verecek bir kitap.

YORUM

WORDPRESS: 0