İbrahim Elkoca, Jules Payot'un İrade Terbiyesi kitabına dair yazdığı incelemesiyle Daima Edebiyat'ta
“İRADE TERBİYESİ” YARININ MÜTEFEKKİR ADAYLARINA NE SÖYLER?
İbrahim Elkoca
Kimi kitaplar vardır; okuyucusunu sadece içinde bulunulan andan kısa bir süreliğine uzaklaştırmaz, aynı zamanda yaşam boyunca edindiği tecrübeleri seyahat eden bir insanın pencere kenarında oturup yaşamı sorgulaması misali derin bir yolculuğa çıkarır. İşte bu kitaplardan biri de ahlakçı Jules Payot’un “İrade Terbiyesi” adlı eseridir. Ünlü mütefekkir Cemil Meriç’in “Disiplin içinde çalışmayı bu eserden öğrendim.” şeklinde tasvir ettiği bu değerli eser, okuyucusuna saniyelerin nabzını tutmanın imkânını öğretici türden bir eser görünümündedir. Peki, ünlü mütefekkir Cemil Meriç’i bile etkileyen bu eser, acaba hangi özgün yönüyle öne çıkmaktadır?
Toplamda beş bölümden oluşan eser, okuyucusunu kitaba bağımlı kılmakla kalmıyor, içerisinde olabildiğince çokça düşünürün fikirleriyle de tanışma fırsatı sunuyor. Öyle zannediyorum, kitap değerini de buradan alıyor. Yazarımız Jules Payot, bir yandan çaba göstermekten neden korktuğumuza odaklanırken, öte yandan tembelliğimizin doğasını sorguluyor. Ona göre çaba, düzenli ve uzun süreli bir zorlama ve ihtiyaç halinde ortaya çıkar. Az bir çabayla ve basit ezberlerle öğrencilerin sınıflarını geçmelerinin insan beynini ve melekelerini nasıl körelttiğine değinen yazar, eserinde ilgi çekici bir dizi tavsiyelerde bulunur. “Canım istemiyor” gibi durumlarda olan kişilere, kitap okumak, ormanda yürüyüş yapmak ve müze gezmek şeklinde reçeteler sunar. Satır aralarını dikkatle okuduğunuzda gerçek ve verimli bir çalışmanın az; ama eforla mümkün olduğuna dikkat çeker.
Kanaatimizce yazarın dikkat çektiği en önemli hususlardan biri, eser vermenin ya da bir buluş yapmanın herkesten farklı düşünmeyi gerektiğine yaptığı vurgudur. Öyle ya, gidilmeyen yollardan gitmek insanı görece daha kısa yoldan başarıya ulaştırır. Gençlerin bugünün ötesini görememelerinden dem vuran yazar, eğitim müfredatlarının öğrencilerin dikkatini dağıtmak üzere düzenlendiğine dikkat çekerek, iletişimin kolaylaşması, seyahat sıklığı ve gezme alışkanlıklarının düşüncülerimizi dağıtan bir yönünün olduğunu işaret eder. İnsanı değerli kılmakla kalmayıp, büyük başarılara sevk eden şeyin ise iradelerden geçtiğini yineler.
Yazar, zihni çalışmaların gerekliliğine ayrıca büyük önem atfeder. Bu zihni çalışmadan kastının ise, doğa bilimleri ile insanların çalışmalarının incelenmesi olduğuna dikkat çeker. Reçeteyi sunarken, işin zahmetli kısmının evvela dikkat etmede, ardından konsantre olmada ve kişinin kendini tanımasında gizli olduğunu ileri sürer. Peki, iradeye hâkim olmanın yolu nedir? Jules’e göre bunun yolu, kişinin kendi kendine günlük vazifeler vermesiyle mümkündür.
Jules’e göre bir fikrin kaynağı, kimi zaman bir yerlerde okunmuş birkaç satır, kimi zaman hayata dair bir anı, kimi zaman bir yerlerden kalan mutluluk ifadesi, bazen de irticalen söylenen bir söz, bereketi anlaşılamayan bir fikre kaynaklık eder. Jules, Goethe’nin Faust adlı eserini oluşturmak için otuz yıl boyunca onu yanında dolaştırdığını, Newton’un yer çekimi kanununu sürekli düşünmek suretiyle keşfedebildiğini anlatır. İnsanların çoğunun dışarıdan birileri tarafından yönlendirildiğine dikkat çekmesi de insanın hayatını gözden geçirmesine olanak tanıyan türden bir detaydır. Jules’e göre ne istediğimizin ve ne olacağımızın yolu, kendimize hâkim olmaktan geçer. Ona göre elimizdeki işi severek yapmak ise, büyük bir öneme sahiptir. Uzun soluklu bir işi isteksiz olarak yapmanın, o işi daha başlamadan kaybetmekle eşdeğer olduğunu kaydeder. Yazar, işlerin sadece büyükşehirlerde olduğuna ilişkin algının yanlışlığına Paris şehri özelinde dikkat çeker.
Bence Jules Payot’un eserindeki en değerli tespitlerinden birisi, birçok büyük düşünürün fikrîlerini yalnız oluşturduğuna yaptığı vurgudur. Yazar bu fikirini Descartes, Spinoza, Kant, Rousseau, Darwin, Stuart-Mill, Renouvier, Spencer ve Tolstoy gibi düşünürler aracılığıyla aktarmaya çalışır. Yazarın en kritik tespitlerinden bir diğeri, insanın farkının toplanan verileri bilgiye dönüştürebilmede ve hayata tatbik etme çabasında saklı olduğuna yaptığı göndermedir. Yazar, “taşralı olmak” tabirini boş dedikodularla ilgilenmek, sadece yemek, içmek, yatmak, para kazanmak gibi eylemlerle açıklar. Ona göre derin düşüncelere ulaşmanın yegâne yolu, sükûnetten geçer. Çünkü o, gerçek zevkin çabada gizli olduğuna inanır. Yazar, lise öğretmeni ile öğretim görevlisi arasında bir ayrımda bulunur. Ona göre lise öğretmeni eğitimcidir; oysa öğretim görevlisi olan kişi, bilim insanıdır. Dolayısıyla öğretim görevlisinin öncelikli görevinin öğrenciyi şekillendirerek ruhuna dokunmak değil, doğruyu araştırma endişesi taşımak olduğunu iletir. Yüksek öğretimin en değerli yönünün öğrencinin pratik çalışmaları olduğuna değinmenin yansıra, öğrenci ile hoca arasındaki iletişimin çok kıymetli olduğuna yer verir.
Yazar, yarının mütefekkir adaylarına çok önemli bir öneri ile gelir. Bu kapsamda, aklımızdan faydalı bir düşünce geçtiği zaman, onun unutulmasına engel olacak bir çabanın içerisinde olmamız gerektiğine işaret eder. Jules’e göre kullandığımız kelimelerin sayısı, büyük bir önem arz eder. Marx Müller’in kültürlü bir İngiliz’in 3000 ile 4000 civarında kelime kullandığına dikkat çekerken, büyük üstatların ise 15.000-20.000 kelime kullandıklarını paylaşır. Günümüz insanının kendini birkaç yüz kelime ile ifade ettiği dikkate alındığında, Jules’in bu tespitinin ne denli anlamlı ve değerli olduğu daha da görünür bir hal alır.
Yazarın kitabında değerli bulduğumuz en önemli tavsiyesi ise, dünyada başarılan büyük işlerin, büyük düşünürlerin ve tefekkür edenlerin eseri olduğuna yaptığı vurgudur. Ortalığı birbirine katan heyecanlı tipleri insanlık adına sadece basit ve vasat bir basamak olarak addetmesi, üzerinde düşünülmeye değer türdendir. Jules, tefekkürün öneminin yanı sıra arkadaş seçiminin de kritik yönü üzerinde durur. Ve hangi arkadaşın bizi nereye götüreceğini çok iyi bilmemiz gerektiğini öğütler. Derin düşünmek isteyip de buna imkân bulamadığımız zaman dilimleri için bir öneri sunar. Ona göre, ilham bulamadığımız zamanlarda duruma uygun kitaplar okuyabilir, ya da yüksek sesle konuşabiliriz. Jules, derin düşüncelere dalma konusunda, ormanda yahut deniz kenarında yapacağımız yürüyüşlerin çok iyi geleceğini kaydeder. Güne gözlerimizi açtığımızda, giyinirken, işe giderken yapacağımız işleri düşünmenin insana büyük faydalar sağlayacağına yer vererek, bu tür alışkanlıkların çok çabuk elde edinilebileceğine dikkatimizi çeker.
Jules’te harekete geçmek kavramı da eğitsel açıdan önemli bir tespite karşılık gelir. O, harekete geçmeyi sabah yedide kalkıp Leibniz ve Descartes’in eserlerinden bölümler okuyarak not almak olarak kabul eder. Yapılacak görev şayet bir makale yazmak ise, öncelikli olarak materyalleri toplamak gerektiğine işaret eder. Jules’in, hayal kurmak yerine sözlükten bir kelimenin anlamına bakmayı tavsiye edişi, ayrıca bir dil bilgisi kuralını incelemeyi öğütlemesi, insanın kültürünü artıran unsurlar olması bakımından ayrıca zikretmeye değerdir. Düşünceleri yazmak, onun için bilim adamının laboratuvarı ya da bir matematikçinin formülleri gibidir. Matematikçinin formüller olmadan herhangi bir şey yapamayışı, bize düşünceleri not etme eyleminin hayati yönüne işaret eder.
Yazar, iyi bir eser nasıl okunur sorusunu da cevapsız bırakmaz. Ona göre pasif şekilde değil de dikkatlice okumak gerekmektedir; bu ise, sürekli çaba gerektiren bir eylemdir. Jules’e göre, güce hâkim olmanın yolu, ertesi gün ne yapacağını bilmekten geçer. Her zaman belirgin hedefler koymamızın gerekliliğine işaret ederken, görevi tamamlamamızın önemine de ayrıca değinir. Birçok işi aynı anda yapmamamız gerektiğine değinen yazar, yapacağımız gezintilerin zihinsel sorunlarımızı sindirerek problemleri çözmeyi kolay kılacağını kaydeder. Jules, aynı zamanda sabah içilen bir kahvenin sabah halsizliğini alacağını, dahası kişiye zihinsel canlılık katacağını ileri sürer. Dışarı çıkıp, köy, kasaba ya da dağ yürüyüşünde bulunmanın insanın zihnini açan yönüne ışık tutar. Eseri aracılığıyla, kendi hayatından da örnek veren yazar, tüm yeni fikirlerin gezinti esnasında zihnine geldiğinden bahseder. Bu bakımdan, gezme eyleminin insana katacağı yenilik ve zenginlikleri tekrardan düşünmemize kapı aralar. Ona göre kapalı alanda gelmeyen fikirler, açık alanda hemencecik zihnimize geliverir. Yazar, kural olarak akşam çok geç yatmamayı tavsiye ederken, sabah da çalar saat çalınca yatağın içine kaçılmaması gerektiğine yer verir. Yazarın “Bana saat kaçta kalktığını söyle, sana ne kadar erdemliolduğunusöyleyeyim” sözü, kanaatimizce insanın alışkanlıklarının kazanılacak erdemler açısından ne kadar değerli olduğunu düşünmemize kapı aralar.
Toparlamamız gerekirse, Jules Payot bu eseriyle düşünce üretme kaygısında olan her mütefekkir adayı için elinde yaktığı tecrübe meşalesiyle yolumuza ışık tutar. Her sayfası altı çizilerek okunacak türden olan bu eserin başarısı, kanaatimizce Jules’in insan tabiatını büyük bir titizlikle gözlemlemiş olmasına ilave olarak, insan tabiatını en güzel şekilde inkişaf ettirme yolunda derin bir tecrübeye sahip olmasıdır. Bu kitabı okuduğunuzda Ali Fuat Başgil’in içinde hissettiği tahassür gibi sizler de bunu hissedebilir, dahası nedametle karışık müphem bir acıyı içinizde duyabilirsiniz. Aleksis Carrel’in de belirttiği gibi, iradenin egzersizi olmadan zekâ, dağınık ve verimsiz kalacaksa şayet bize düşen, iradelerimizi terbiye etme yolunda, büyük bir kararlılıkla kıyasıya bir mücadele içinde olmaktır.



YORUM