Banu Özbek Altun Yazdı | MIH: Öğretmenler Odası (Das Lehrerzimmer)

ANA SAYFASinema

Banu Özbek Altun Yazdı | MIH: Öğretmenler Odası (Das Lehrerzimmer)

Banu Özbek Altun film yazılarıyla edebiyatdaima.com'da. Yazarın yeni yazısı "MIH: Öğretmenler Odası (Das Lehrerzimmer)" yayında

Segâh Gümüş | Kusursuzluğa Mahkûm Bir Kuğunun Hikâyesi “Black Swan”
Banu Özbek Altun | Bir Çöküşün Anatomisi: The Return/Dönüş
Sezer Erdem “Aptallar” Filmini İnceledi

       “Matematik kanunları, gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarında gerçeği yansıtmazlar.”

                                               Albert Einstein

       “Korkma! Dağlar koni, bulutlar küre,  yıldırımlar şakuli değil! Doğrusal denklemler, sahici dünyanın mecazıdır, gerçek, doğrusal denklemlerden ibaret değil!”

                                               Alev Alatlı, Kâbus

Şüphesiz çocukluk, insanoğlunun en konforlu olduğu evresini temsil eder. Dürtüsel davranmanın, sorumluluk ve zorunluluklardan görece azade olmanın mümkün olduğu;  bakımın ve güvenliğin başkaları tarafından üstlenildiği bir dönemdir. Çocuk, hata yapma ve yanlış davranma hakkına sahiptir; ondan henüz fedâkarlık yapması beklenmez ve çoğu zaman dünyanın merkezindedir.

Çocukluk “nasıl”lar dünyasıdır. “Nasıl oldu?”, “Nasıl oluyor?”, “Nasıl olamaz?” sorularının dünyasıdır. Çünkü çocuk, “niçin”leri öğrenebilmek ve onlarla hâlleşebilmek için önce “nasıl”ların evresinden geçer. Dünyayı henüz nedenleriyle değil, oluş biçimleriyle kavrar; önce olanı anlamaya, sonra nedenini sormaya başlar.

Çocukluk aynı zamanda bir “ya-ya da” dünyasıdır. Her rengi taşısa da siyah-beyazdır. İkileme, şüpheye, güvensizliğe, yani belirsizliğe takati yoktur. Kanatları çıkana kadar köklerin gölgesinde yaşar. Bu yüzden dünyanın güvenilir, düzenli ve öngörülebilir olduğuna inanmak ister. Bununla beraber çocuk, ne kadar dürtüsel ise karşısındakinde o kadar mantık arar. Ne kadar hata yaparsa yapsın, karşısındakinden hatasızlık bekler. Ne kadar saçmalarsa, o kadar tutarlılık talep eder. Çünkü çocuk, kaptan köşkünün hep dolu olduğunu bilmek ister.

Çocukluk, bütün bu azadeliklere sahip olmakla birlikte ilk mıhların da çakıldığı yerdir. Kişi olmanın ilk tohumları çocuklukta ekilir. Ne zaman ki çocuk topluma, yani hayata karışır, yetişkinliğin zorunluluklarına da bulaşır. Ve öğrenir: Hayat çocukluğun “ya-ya da”larından ibaret değildir. “Hem-hem de”ler de vardır. Bütün renkler olduğu gibi her rengin de farklı farklı tonları vardır.

Yaşadığımız çağın hız ve haz odaklı olduğu, hayatın belirsizlikler içerdiği doğrudur elbet. Kaotik bildirimlerle sarmalandığımız, bildiğimiz ve inandığımız şeylerle gerçek hayatın her zaman çakışmadığı; zihnimizde kurduğumuz dünyanın hayatın gerçeği karşısında bir anda un ufak olabildiği de doğrudur. İşte çocuğun henüz muaf olduğu bütün bu yükümlülüklere rağmen çakılan o ilk mıhlar, ileride karşılaşabileceği  bütün bu belirsizlikleri karşılayabilmesi içindir. Adına değerler dediğimiz bu uzlaşımsal anlamlar,  hayatı olduğu gibi sabitlemek için değil, onun içinde yolumuzu bulabilmek için varlar. “Ya-ya da”ları, yani ilk mıhları yani nasılları olmayan çocuk, sadece köklerini değil, kanatlarını da yitirir. Çünkü insanın uçabilmesi için önce nereye basacağını bilmesi gerekir. Kök,  dünyayla kurulan ilk güven ilişkisidir; kanat ise o güvenin içinden çıkabilme, bilinmeyene doğru hareket edebilme kudretidir. Kök olmadan kanat savrulmaya, kanat olmadan kök ise hapsolmaya dönüşür. Bu yüzden çağın alameti yalnızca köksüz kanatlar değil, aynı zamanda kanatsız köklerdir.

Türk kökenli yönetmen İlker Çatak’ın En İyi Uluslararası Film dalında Oscar’a aday gösterilen 2023 yılı yapımlı Öğretmenler Odası (Das Lehrerzimmer) filmi Almanya’da bir okulda geçiyor. Öğretmenler Odası, idealist bir matematik ve beden eğitimi öğretmeni olan Carla Nowak’ın okulda yaşanan hırsızlık olayına kendi yöntemleriyle müdahale etmesini ve bu müdahalenin yarattığı krizi anlatır. Film ilerledikçe hırsızlığın kendisi geri plana çekilir; asıl mesele, bir olgunun nasıl bilinebileceği, ne zaman kanıtlanmış sayılacağı, hangi noktada bir iddianın hakikate dönüştüğü ve hakikat karşısında nasıl davranılacağı sorularına dönüşür. Film bu anlamda bir suç soruşturmasından çok farklı hakikat rejimlerinin karşılaşmasının arenasına dönüşür.

Matematik, modern dünyanın en yüksek kesinlik rejimini temsil eder. Her önerme bir önceki önermeye dayanır; ispat adım adım ilerler. Hiçbir sonuç kendisini kanıtlayamaz. En doğru görünen sonuç bile öncüllerinin doğruluğuna bağımlıdır.

Beden eğitimi ise irade, disiplin, sabır, çaba içerse de teorinin değil fiziğin alanıdır; hareketin, refleksin ve anlık kararların dünyasıdır. Carla Nowak’ın matematik ve beden eğitimi öğretmeni olması ideal bir karışım gibi görünse de sahici hayat karşısında ise yaramaz. Carla’nın karakterinde bu iki disiplinin çatıştığı görülür.

Çünkü matematik mesleği ona adım adım ilerlemeyi yani sonuca götürecek süreci kat etmeyi ama evvela bir öncülden hareket etmeyi öğretmiş olması gerekirken, somut bir olguyla karşılaştığında tam tersine davranır. Önce sonuca ulaşır, sonra o sonucu destekleyecek kanıtları aramaya başlar. Yani matematiksel düşüncenin başlangıçtan sona doğru ilerleyen mantığını, somut bir olgu yani hayat karşısında sondan başa doğru işletir.

Carla’nın imtihanı burada başlar. Onun niyeti yanlış değildir. Okuldaki hırsızlığın ortaya çıkmasını ister. Başkalarının bu yüzden zan altında kalmamasını ister. Bununla beraber gerçeği ortaya çıkarma arzusu, gerçeğe ulaşma yönteminin önüne geçer. Kamerayı yerleştirmesi, elde ettiği görüntüyü yorumlaması ve bundan bir sonuca ulaşması, hakikati arama sürecinin giderek hakikatin kendisiyle özdeşleştirilmesine yol açar. Oysa bir görüntü ile onun anlamı her zaman aynı şey olmayabilir; bir kanıt ile onun neyi kanıtladığı arasında bir yorum mesafesi olabilir.

Filmin temel gerilimi de burada ortaya çıkar: iddia, kanıt, ispat, hakikat birbirine eşit değildir. Tüm bu doneler ne birbirini tamamlar ne de dışlar. Bir şeyi görmek, onu anlamak değildir; bir şey kanıtlamak, onun bütün sonuçlarını bilmek değildir; bir şeyin doğru olması ise o doğruluğun herkes tarafından kabul edilebileceği anlamına gelmez. Film, bu ayrımların her biri ortadan kalktığında nasıl bir kriz doğduğunu gösterir.

Oscar bu meselenin en güçlü karşı figürü olarak görülür. Carla’nın öğrencisi olan Oscar matematik ilminde üstün yeteneğe sahiptir. Aynı okulda çalışan annesinin öğretmeni tarafından hırsızlıkla suçlanması onu her geçen gün hırçınlaştırır. Oscar yalnızca annesini savunmaz; yetişkinlerin kendisine öğrettiği kurallara sadık kalmalarını ister. Matematiksel düşüncenin temsilcisi olarak o, sonuçtan çok sürece önem verir görünür. Bir sonucun doğru olduğunu söylemek ona yetmez; o sonuca hangi adımlarla ulaşıldığını görmek ister. Bu nedenle yetişkinlerin annesini aceleyle hırsızlıkla suçlamalarına karşı çıkar. Oscar’ın öfkesi bu yüzden yalnızca duygusal değildir. Aynı zamanda mantıksaldır. Çocuğun yetişkine yönelttiği soru şudur: “Bana öğrettiğiniz kuralları neden siz uygulamıyorsunuz?”

Burada çocuk ile yetişkin arasındaki çatışma da görünür hâle gelir. Girişte değindiğimiz gibi çocuklara eylemlerinin sonuçlarını bütünüyle hesaplamamaları için bir alan tanınır. Çocuk dürtüsel davranabilir, hata yapabilir ve yaptığı şeyin sonuçlarını sonradan öğrenebilir. Bununla beraber çocuk aynı zamanda yetişkinden akla uygunluk talep eder. Çünkü çocuk kendi dünyasının güvenli ve anlamlı olabilmesi için yetişkinin öngörülebilir, tutarlı ve sorumlu davranmasına ihtiyaç duyar. Öğretmenler Odası’nda bu düzen tersine çevrilir. Yalnız buradaki “akla uygunluk”, matematiksel olarak kusursuz bir çıkarım yapmak anlamında değil. Neden-sonuç ilişkilerini gözetmek, eylemin sonuçlarını öngörmek, bağlamı kurmak ve oluşabilecek belirsizliği de hesaba katarak hareket etmek anlamında.

Carla’nın davranışında bu çocuklaşma özellikle belirgindir. O, eylemin sonuçlarını yeterince hesaplamadan anlık bir refleksle hızlıca harekete geçer. Kendisinin doğru olduğuna inandığı şeyi hemen gerçekleştirmek ister. Oysa yetişkinlik yalnızca doğruyu istemek değildir; doğru olduğuna inanılan şeyin başkalarının hayatında neye dönüşeceğini de hesaplayabilmektir. Carla’nın handikapı hakikati araması değil, hakikatin sonuçlarını taşıyacak bir süreç kuramamasıdır. Film iyi niyetin iyi sonuç üretmeye yetmediğini,  kafamızdaki o kusursuz, kesinlik içeren kurgunun sahici hayatın karmaşıklığı karşısında bocalamasını gösterir.

Film ilerledikçe Oscar’ın matematiksel izlek ısrarının diğer yüzü de açığa çıkar.  Matematiksel yöntemi talep etmesinin yalnızca gerçeği istemek anlamına gelmediğini aynı zamanda hakikatle yüzleşmeyi ertelemenin bir yolu hâline geldiğini görürüz. Bu da çok doğaldır. Çünkü annesi söz konusudur. Matematiksel nesnellik sürdürülemez. “Önce ispat” demek, bir süreliğine “annem suçlu olabilir” ihtimalini askıya alabilmesini sağlar. Böylece matematiksel adımlarla hareket etme ısrarı, sonuca yani gerçeğe ulaşmanın yöntemi olmaktan çıkıp hakikatin duygusal ağırlığından korunmanın aracına dönüşür.

Burada matematiksel düşünce ile hukuk birbirine yaklaşsa da hiçbir zaman aynı şey olmaz. Matematik zorunlu bir ilişki kurmak ister. Eğer öncüller doğruysa sonuç belirli bir biçimde çıkmalıdır. Hukuk ise geçmişte gerçekleşmiş ve artık doğrudan gözlemlenemeyen bir olay hakkında karar vermek zorundadır. Bu nedenle delillere, tanıklıklara, prosedürlere ve karşı iddialara ihtiyaç duyar. Hukukun problemi, hakikatin kendisini değil; hakikate ilişkin yeterli ve meşru bir karar zemini kurmaktır. Filmde hukuk ile matematiksel düşünce arasında önemli bir benzerlik olduğu kadar önemli bir fark da vardır. İkisi de keyfiliği engellemek ister. İkisi de “sonuç”tan önce bir süreç talep eder. Fakat matematikte sistemin sınırları belirginken, sahici hayatta ise insanlar, duygular, güç ilişkileri, korkular ve beklenmedik sonuçlar vardır. Matematiksel düşünce belirsizliği azaltmak ister; hukuk belirsizlik içinde karar vermek zorundadır; sahici hayat ise belirsizliği ortadan kaldırmadan yaşanır.

Okul yönetiminin yaşadığı kriz de tam bu noktada ortaya çıkar. Çünkü kurallar, prosedürler, kurum vardır. Bununla beraber gerçek hayat bu kuralların içine tam olarak sığmaz. Yönetim bir yandan kurallara bağlı kalmak zorundadır, diğer yandan kuralların somut olay karşısında yetersiz kaldığını görür. Böylece kurumun temel paradoksu ortaya çıkar: Prosedürler sadece belirsizliği yönetmeye çalışabilir belirsizliği ortadan kaldıramaz. Ne kadar çok kural koyarsanız koyun, sahici hayat her zaman kuralların dışında kalan bir fazlalık ya da eksiklik üretir.

Böylece film modern toplumun önemli bir paradoksunu görünür hale getirir. Matematik bize kesinlik vaat eder. Hukuk kanı değil kanıt ister. Oysa gerçek hayat ne bir matematik problemi gibidir ne de her zaman kesin kanıt içerir.  

Öğretmenler Odası filminde herkes kendi bağlamında hem haklı hem de haksızdır. Ve bu bir trajedi asla değildir. Carla haklıdır; çünkü haksızlığın üzerinin örtülmesini istemez. Öte yandan haksızdır çünkü gerçeğin ancak süreç, sabır ve sorumlulukla taşınabileceğini unutmuştur.

Oscar haklıdır; çünkü suçlamanın ispatlanmasını ve sürecin tutarlı olmasını ister. Haksızdır çünkü bunu gerçeğin acısından kurtuluş yolu olarak kullanır.

Yönetim haklıdır; çünkü bir kurumu yalnızca sezgi ve şüpheyle yönetemez. Haksızdır çünkü prosedürleri insanın önünde tutar.

Öğrenciler haklıdır; çünkü yetişkinlerin davranışlarının sonuçlarını yaşamaktadırlar ve yetişkinlerden tutarlılık beklerler. Beri yandan haksızdırlar çünkü bir olgunun tek bir temel nedenden hareketle bütünü açıklayamayacağını, başka başka dinamiklerinin de olabileceğini anlamak istemezler. Dolayısıyla haklılıkların hiçbiri bütünüyle bir haklılığa dönüşmez. Her haklılık başka bir yerde haksızlık üretmeye başlar.

Carla’nın haklılığı, yönteminde haksızlığa dönüşür. Yönetimin prosedüre bağlılığı, gerçek karşısında duyarsızlığa dönüşür. Oscar’ın ispat talebi, annesinin suçlu olma ihtimalini kabul etmeyi ertelemenin aracına dönüşür. Öğrencilerin, gerçeği tüm çıplaklığıyla bilmeye hakları olduğu düşüncesi, yıkıcı bir haksızlığa dönüşür.

Böylece filmde hakikat herkese bir pay verir, fakat hiç kimseye mutlak hakikati vermez. Kusursuz, mutlak bir gerçek, kusursuz bir yöntem ya da kusursuz bir haklılık sunmaz. Tam tersine, her yöntemin kendi sınırını açığa çıkarır. Hakikat bulunduğunda sorun çözülmez; hakikatin çevresinde yeni sorunlar ortaya çıkar. Bir hırsızlık olayı, aynı anda aile, itibar, güven, otorite, mahremiyet, adalet, korku ve aidiyet meselesine dönüşür.

Bu noktada psikolojik boyut da devreye girer. Hakikatin bilinmesi ile kabul edilmesi arasında bir mesafe vardır. İnsan, kendisini ilgilendiren bir hakikat karşısında yalnızca bilgiyle hareket etmez. Hakikat bazen kişinin kendisi hakkındaki anlatısını tehdit eder. Oscar ve annesinde görülen şey bu açıdan önemlidir. Hakikatin kabulü yalnızca “ne oldu?” sorusunun cevabını kabul etmek değildir; kişinin kendisi, ailesi ve dünyası hakkında kurduğu anlatının da değişmesini kabul etmektir.

Film böylece yalnızca “gerçek nedir?” sorusunu sormaz. Daha zor bir soru sorar: “Gerçek ortaya çıktığında onunla ne yapacağız?”  

Bu nedenle Öğretmenler Odası filminin en güçlü ve temel vurgusu belki şudur: Haklı olmak ile hakikate sahip olmak, hakikati bilmek aynı şey değildir; hakikati bulmak ile onunla doğru biçimde hareket etmek de aynı şey değildir. Film matematiksel kesinlik ile hukuki prosedürün güvenli dünyasından sahici hayatın belirsizliğine, karmaşıklığına geçerken, insanın en büyük güçlülüğünün gerçeği bulmak değil, gerçeğin bütün sonuçlarıyla birlikte yaşamayı öğrenmek olduğunu gösterir.

YORUM

WORDPRESS: 0