EMİNE PEKER ŞANSAL YAZDI: SEMANIN KALBİNDEN ARZA “İNSANIN DÜŞTÜĞÜ”

ANA SAYFAKitaplık

EMİNE PEKER ŞANSAL YAZDI: SEMANIN KALBİNDEN ARZA “İNSANIN DÜŞTÜĞÜ”

Emine Peker Şansal, Ahmet Karacan'ın İnsanın Düştüğü romanını ele aldığı yazısıyla Daima Edebiyat'ta.

Figen Koşar’ın Romanı “Yolcu” Okurla Buluştu
ŞÜKRAN VAROL KIR YAZDI: BOŞ DOLAPLAR
Şükran Varol Kır | Ahmet Büke’nin Deli İbram Divanı Romanını Yazdı

SEMANIN KALBİNDEN ARZA “İNSANIN DÜŞTÜĞÜ”
Emine Peker Şansal

İlk insanın dünyaya düşmesi ile başladı her şey…
Bu düşüş sadece fiziksel midir?
Bedenle birlikte ruh da düşmedi mi?
Bu sürüp giden canhıraş yaşam mücadelesinde ruh ve bedenin düşüşü ne derece orantılıydı?

Varlık mücadelesinin başlangıç noktasını oluşturan bu düşüşü Hz. Âdem ve sonrasında dünyaya gelen bedbaht Âdemoğlu her zerresine kadar hissetmiştir. Düşüş o düşüş… Âdemoğlu bir daha gün yüzü görmediği gibi düştüğü yerden eksilmeden kalkmasını da bilemedi. Madden düşüşlerine bir merhem bir derman bulmayı başardı lakin ruhi düşüşlerinde aldığı yaraların ölümcüllüğü, kesiklerinin derinliği ve bu yaralardan ince ince sızan irinin kesif kokusu tazeliğini hiçbir suretle yitirmedi. Düştüğü ruhi çöküşlerinde varlığını sorgulayan, sonrasında yaşadığı iniltili duygu devinimlerine bir huzur bulamayan insanoğlu çareyi, çevresinden ve en yakınlarından medet umarak atlatmakta diretmiştir. Bilmez mi ki insanın sığınağı yine insanın kendisidir! Sığınağına sığmayan keder taşlarını alıp dostun avuçlarına bıraktığında son bulur bu düşüşler.

Düştük, evet daha da düşeceğiz. Ama kalkacağız. Kalkmasını bileceğiz. Yaralanacağız, yaralarımızı saracağız. Sendeleyeceğiz, toparlanıp devam edeceğiz. Velev ki saramadık, yaralarımızı sayamadık. O zaman uzanıp en yakınımızda ki ele tutunacağız. Bir daha ki düşüşe kadar kendimize sıkıca sarılacağız. Çünkü düşmekten korkanın dünya nazarında kıymeti ne olabilir?

 İşte bu ve buna benzer pek çok duyguyu içinde barındıran eser İnsanın Düştüğü. İnsanoğlunun nefsine, egosuna, kibrine ve daha pek çok insani duyguya yenilerek yaşadığı düşüşlerden sonra kalkma çabalarını konu edinen metin yazardan okuduğum ilk eser…

İnsanın Düştüğü; Ahmet Karacan’ın toplamda beşinci kitabı olmasına rağmen geniş dosya olarak ikinci roman çalışması, Şubat iki bin yirmi dörtte  “Okur Kitaplığı” yayınları arasında çıktı. Detaylı ve derin varlık konularını irdeleyen İnsanın Düştüğü, yeryüzüne tanımlı bir varlık olan insanın bazen köylü, bazen şehirli, bazen doktor, bazen hasta, bazen zengin, bazen yoksul taraflarına roman kahramanları üzerinden ışık tutuyor. Romanda tüm kahramanlar kendileri olarak birinci tekil şahıs diliyle konuşuyor ve her kahraman kendini kendi cümleleriyle anlatıyor. Yazar bir anlatıcı belirlememiş, bu biçim de okurla içtenlikli ve samimi bir dertleşme atmosferi ortaya çıkarıyor.

Ahmet Karacan’ın “Liman Şehrinin Uzun Hikâyesi”nden sonraki ikinci romanı olan metin; yenilgilerin ve sulh mücadelelerinin anlatıldığı, iç hezeyanlarının dingin sulara evrildiği, akıcı ve okuyucunun merakını sürekli diri tutan bir eser.

Köyden kopmuş lakin şehre de adapte olamamış pek çok aileden birine konuk ediyor bizi yazar. Çok uzaklara değil hemen yanı başımızdaki çokça haneden biri Dilnurların evi; yabancı değiliz bu suretlere… Tutunmaya çalışan; düşük omuzlu, elleri nasırlı, yorgun ve bezgin benizli insanların oluşturduğu bir aile. Gizli bir ummanı anımsatan şehirlerin, kanatsız, hicranlı, çığırtkan martılarını andıran çocuk ve gençleri olan bir aile… Dilnur böyle bir ailenin üniversiteye hazırlanan genç kızı… Duygularını çoğunlukla içinde yaşayan, ruhi çöküntülerine mani olamayan bir genç kız… Ruhi sıkıntılarını kendi içinde çözemeyen Dilnur en yakınlarına ve doktoruna sımsıkı sarılır. Bilir ki dünya güzel fakat yaşamak çetin bir iştir. Yürek teli ince olanın duygu yükü ağırdır bunu da bilir.

Romanda Dilnur’un ruhi çöküşünde yaşadığı sıkıntıları kendi içindeki çözülmelerde sağaltarak düştüğü yerden kalkmasını ve bu meşakkatli süreci başarı ile atlatmasını okuyoruz.  Onun, romanın sonlarına doğru yapmak zorunda kaldığı seçim her okuyucuyu olduğu gibi beni de ziyadesiyle üzdü. Çünkü genç bir kızın emek verdiği emellerinin eşiğinde başkaları için fedakârlık yapıp tüm hayallerinden vazgeçmesi veya muğlâk bir geleceğe ertelemesi okuyucuda küçük de olsa bir burukluk yaratıyor. Dilnur yaşadığı bu duygu düşüklüğünden hüzün perdesini sıyırarak kurtulurken okuyucu bu umudu ve aidiyeti yüksek perdeden hissediyor. Çünkü okuyucu düşüşlerimizin tek nedeni olmasa da başat sebeplerinin omuzlarımıza yüklenen bu sorumluluklar olduğunun farkındadır.

Ve okuyucu şunun da ayırdındadır ki; ismimizin önüne eklenen her sıfat omuzlarımıza, dışarıdan bakıldığında sarih olmayan sorumluluklar yüklemiştir.

Pek çok koldan ilerleyen ve geniş bir kahraman kadrosuna sahip eserde belki de en çok münzevi hemşire Gülten ve sergerdan Mürsel’in arasındaki “gel-git’li ilişkiyi sevdim. İkili ilişkilerdeki temel çıkmazları kadın-erkek bakış açısı ile iki ayrı pencereden okumamızı sağlayan, aşk kavramını irdeleyen diyalogları gayet güzeldi. Onların ki de sallantılı lakin oldukça sıcak bir hikâye idi.

Nefs, intikam, ego, kibir, pişmanlık, aile ilişkileri, dostluk bağları, çaresizlik, yabancılaşma ve tutunma gibi pek çok motifin işlendiği, akıcı ve sıcacık bir hikâye olarak hafızamdaki yerini alan “İnsanın Düştüğü” temel insani duygu durumlarının ve toplumsal statülerin yine insan eliyle nasıl da iyi ya da kötü kullanılabileceğinin estetik bir anlatımı diyebilirim.

Sonuç olarak yukarıda da değindiğim gibi yazardan okuduğum ilk kitap olmasına rağmen “İnsanın Düştüğü” anlatım dili ve tekniği, bakış açısı ve konuya hâkimiyeti bağlamında tüm kitaplarını okumak isteyeceğim bir yazarla tanışmama vesile oldu diyebilirim.  

YORUM

WORDPRESS: 0