Şükrü Erbaş 1983 yılının güzünde, Ankara’da yazmış bu şiiri; aradan tam kırk yıl geçmiş. 30 yaşında yazmış bu şiiri.
Ömür Hanım ile İç Konuşmalar
Faik Öcal
Ve ayrılık vakti geldi Ömür Hanım. Zaten insan ömrü birkaç ayrılıktan, kavuşmaktan başka nedir ki; bunu en ey sen bilirsin Ömür Hanım. Bu sefer de yolculuk kararı ani oldu. Zaten ne hazırlık yapacağız ki. Sırt çantasının içine birkaç parça eşya, birkaç kaç kitap ve biraz umut. Umutsuz yola çıkılmaz Ömür Hanım; bunu en iyi sen bilirsin.
Daha güze, hüzün mevsimimize çok var; ama bizim bütün ömrümüz güz değil mi Ömür Hanım? Ömrümüz “hüznün bütün koşulları”na hazırdı nihayetinde.
Neden sürekli “nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan” Ömür Hanım? Gerçekten “yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür Hanım?”
Evet, Ömür Hanım: “Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir.” Biz hiçbir zaman yaşamı düz bir çizgide tutmadık, hep sarpa yollardan gittik, engebeli yerlerden geçtik, sarp kayalıklara vurduk kendimizi.
“Yağmur yağıyor Ömür Hanım…gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına…Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?”
Ama çıkıp gitmeliyiz kendimizden Ömür Hanım. Yaşamak, yüreğini ölümün namlusuna sürmek değil midir Ömür Hanım? Bugün buradayız, yarın başka yerde; hayatın gerçeği bu değil mi? Nerede ayak izlerimiz? Hatıralarımızın ömrü ayak izlerimizin ömrü kadar değil Ömür Hanım.
“Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür Hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama… Değil mi yoksa?”
Seni ölümle ve yaşam arasında bir yere konumlandırdım Ömür Hanım. Biliyordum yaşadıkça sana yaklaşacaktım, ölüme yaklaştıkça senden uzaklaşacaktım. Buydu bizim şiirimizin hakikati Ömür Hanım. Ölümün ellerini senin dudaklarını öptüm, yaşamın gözlerine senin gözlerinle baktım; yağmur ağladım Ömür Hanım. Gözlerimden dökülen güz yağmurları oldu.
“Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, ‘dar çevre yitikleri’nde önem kazanmaya…”
Öyle büyük aşklarım olmadı Ömür Hanım; sadece senin sevdim uzaktan uzağa, seni kaybettim içten içe. Herkes gibi değildik, hiç onlar gibi olmamıştık. Mürekkep kokuyordu kanımız, geceye duruyorduk birbirimizden habersiz. Yalnızlık. Aşk yalnızlıkmış Ömür Hanım.
“Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür Hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük…Yalnızım Ömür Hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım…Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?”
Ben senin yalnızlığımda kendimi tanıdım, sen benim yalnızlığımda bir başkasının hikayesine yazıldın. Benim kendimi tanımam, senin bir başkasının hikayesine yazılmam; kimin suçu, neyin bedeli Ömür Hanım. Senin yalnızlığında kendimi tanırken yeni bir hikâye yazmak istedim, bilmiyordum ezileceğimi benim yalnızlığımda yazıldığın bir başkasının hikayesinin altında. Hiç beklemiyordum böyle bir şeyi Ömür Hanım. Sen biliyor muydun? Sezinlemiş miydin?
“Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su…Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan…dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık…Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de…”
Bildim ve sustum yaşamı ve ölümü. Elimi, ayağımı, dilimi ve kalbimi toprağa gömdüm Ömür Hanım. Artık öyle eskisi gibi alıp başımı gidemiyorum uzaklara, içimde yaşam ağacı kırıldı. Ellerimiz uzatamıyorum göğe; hayal atımın kanatları kırıldı. Dilime geleni söyleyemiyorum; kapısı çalınmadık kelime kalmadı. Kalbimi tanıyamıyorum; zaman makası her an kalbimi kesiyor, günlerim kalbimin parçalarını toplamakla geçiyor. Bilirsin Ömür Hanım
“Kimseler görmedi Ömür Hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim…Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
ve dağınıklığı ile… Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.”
Bu dünyadan ben geçtim, sen geçtin; ama biz geçemedik Ömür Hanım. Geçemediğimiz için kendimizi şiirlere vurduk, ömrümüze şair kesildik. Kim biz’i biz yapamadığımız için bizi bağışlayacak Ömür Hanım. Bilirsin, şu kısa geçen ömrümüzde, iki tekil çağış -ben ve sen- bir biz etmedi Ömür Hanım. Bir sen bir benin bir biz kadar ağırlığı ve karşılığı olmadı.
“Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür Hanım?”
Biliyoruz artık Ömür Hanım: İçimizdeki çocuklar birbirinden habersiz, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek yalın ayak koşacaklar yaşlılığımıza, ömrümüzün sonuna. Keşke tanısaydı içimizdeki çocuklar birbirini. Ömrümüz yalın ayaklarla yaşlılığına koşan çocukların yalnızlığı; hepsi bu Ömür Hanım.
Şükrü Erbaş 1983 yılının güzünde, Ankara’da yazmış bu şiiri; aradan tam kırk yıl geçmiş. 30 yaşında yazmış bu şiiri. 30 yaşında her şeyi yaşamış, görmüş. 30 yaş hayatı ölüm çemberinden geçirmek için erken değil mi Ömür Hanım? Ne çok bilmediğimiz çok şey var Ömür Hanım. Susalım ve yaşayalım.




YORUM