GÜNLERİN ARDINDAN KALANLAR – II

ANA SAYFADeneme

GÜNLERİN ARDINDAN KALANLAR – II

Ali Gezginci, Günlerin Ardından Kalanlar başlıklı notlarına devam ediyor. Serinin ikinci yazısı Daima Edebiyat'ta.

Şölen’de Aşk ve Dostluğun Felsefi Işığı: Birlikte Var Olmanın Erdemi Üzerine
Didem Madak ile Çiçekli Şiirler Yazmak
Filozoflar Aracılığı ile Sanata Bütüncül Bir Bakış

GÜNLERİN ARDINDAN KALANLAR – II
Ali Gezginci

Günlerin Ardından Kalanlar başlığı altında notlarımı paylaşmaya başladığım ilk yazıya olumlu geri dönüşler oldu. Serinin devam etmesi için bu dönüşlere de ihtiyacım vardı açıkçası. Paylaştıklarımın olumlu/olumsuz karşılık bulması bir yazar için ölüm sessizliğinden daha evladır. Akademik ve kültür çalışmalarım sırasında karşılaştığım konulardan aldığım notlar bu serinin membaını oluşturmaktadır. Okumalarım haricinde seyahatleri de bu notlar arasına dâhil etmeye çalışacağım. Koşuşturmaca ile çoğu anını kaybettiğimiz hayatımızda bu notları kendime bir nefes, yalnızlığımda bana yoldaşlık eden bir arkadaş olarak görüyorum. Ve en mühimi de Süheyl Ünver üstadımız not almak üzerine oluşturduğu anlam dünyası ile bu yolculuğuma eşlik ediyor. Faydalı olması dileğiyle…

Yazmak Denilince Aklıma Süheyl Ünver Geliyor

Yazının icadı ile insanlık tarihinin yeni bir evreye girdiğine dair bir görüş vardır ki bizce de doğrudur. Bugün için bildiğimiz tarihi -arkeolojik verilerle birlikte- yazının bulunmasına borçluyuz. İnsan hafızasının güvenilirliği de düşünüldüğünde yazının önemini anlatmamıza ihtiyaç kalmaz. Yazı, geleceğe bırakılan notlardır. Kaydeder. İnsanın yapıp-ettiklerini silinmekten kurtarır. Bu düşüncelerimi perçinleyen ve daha da derinleştirmenin yanında gündelik hayatıma sirayet ettiren isim Süheyl Ünver üstadımızdır. Süheyl Bey ile ilgili sürekli bir okuma halindeyim. Geçtiğimiz günlerde Zuhal Özaydın’ın bizzat kendisinin ağzından çıkan not aldıklarıyla oluşturduğu “Süheyl Ünver Hoca’dan Notlar (Menâkıb-ı Süheyl Bey)” başlıklı makalesini okuma fırsatım oldu. Süheyl Bey yazma konusunda o kadar önem veriyor ki, “Kâğıt kalemi olmayan ahbab u yârânı kabul etmeyin” diye kırmızı bir çizgi çekiyor. Saçma sapan bile olsa kaydetmenin önemini vurguluyor. Türklerin en büyük noksanının şifahilik olduğunu söylüyor. Kültürümüzün yazmamaktan kaynaklı yerinde saydığını da ekliyor. Süheyl Bey’in yazmak konusundaki sözleri sadece sözle kalmıyor. Resimlerinin, notlarının, arşiv malzemelerinin yer aldığı defterlerden sadece Süleymaniye Kütüphanesine 1100 defter vakfediyor. Bu sayıdaki defteri bir yana bırakalım. Bu sayının yüzden bir kadarı kaçımızda var?

Onların da Adı Vardı: Hüseyin Cemil Göğüş

Süheyl Ünver, “Barbaros’un bir minyatürünü yapan Nigârî için ‘Nigârî’nin ruhuna Fatiha okurum ama onu tanıyanlara okumam, onun hakkında bir şey yazmamışlar, Kanuni’nin sohbet arkadaşının kabrini bile kaybetmişler” diyor. Katılmamak mümkün mü? Bizim için çok önemli olduğunu söylediğimiz isimlerin elimizde bir biyografisi dahi yok. Düşünebiliyor musunuz, Antep Savunması’nın sembol kahramanı Şahin Bey’in biyografisine aradan yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen tam manasıyla yeni ulaşılabildi. Şahin Bey’e ait olduğu söylenilen iki fotoğraf var ama o konuda da ihtilaf var. İşte bizim büyük kahramanımız Şahin Bey’e gösterdiğimiz vefa! Şahin Bey kadar çok bilinmese de Gaziantep için çok önemli bir isim daha var: Hüseyin Cemil Göğüş. Basın tarihimizde yeri doldurulamayacak bir isim. Hüseyin Cemil Bey, 1903 yılında Güneydoğu Anadolu’da ilk Türk gazetesi olma özelliğini taşıyan Mecla-i Muarif (Kültürün Aynası) gazetesini çıkarıyor. Antep’in İngilizler tarafından işgal edilmesine paralel olarak 20 Aralık 1918’de Ayntâb Haberleri gazetesini çıkarıyor. İngilizlerin şehirde ilk olarak yaptığı eylemlerden birisi de bu gazeteyi kapatmak oluyor. Hüseyin Cemil Bey bir müddet dirense de İngilizler tarafından tutuklanarak Mısır’daki Heliopolis esir kampına sürgün ediliyor. Esas olarak sürgüne gönderilme sebebi ise İttihatçı kimliği ve direniş potansiyeli taşıyan isimler arasında olması. Yapı olarak zayıf olduğu için bu sürgün döneminde ölümden dönüyor. Eyüb Sabri bu konuda şöyle diyor: “Arkadaşlarımızdan refik-i kadîm ve yâr-ı garım Hüseyin Cemil Bey esâsen ve tab’an zayıf ve mecâlsiz olmakla beraber aynı zamanda hasta idi. Ve hasta olarak felâketimize iştirâkden çekinmemişdi. Mûmâileyh o hâliyle arkasına otuz kilodan fazla olarak eşyâsını yüklemiş ise de yürümeye tâkati yok”. Meşakketli sürgün hayatından sonra Gaziantep’e geliyor ve basınla uğraşmaya devam ediyor. Aradan yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra 1946 yılında kendi ifadeleriyle, “İttihat ve Terakkiden idim. Yinede onun idealına, feragatına kalben bağlıyım. Sonra da hiçbir partiye resmen intisap etmedim. Fakat, “Müdafaai Hukuk Cemiyeti”nden idim”. diyerek duruşunu bozmadığını dile getiriyor. Böyle bir ismin maalesef derli toplu bir biyografisi yok. İhtiyaç duyulmamış. İsimsizler listesine dâhil edilmiş. Yazının başında belirttiğimiz Süheyl Ünver’in düşüncesine katılmakta böylece bize vacip oluyor.
 

“Doğu’nun Paris’i” Gaziantep (!)

Açık söylemek gerekirse, belki biraz ağır olacak ama Fransızların yapamadığını biz yapmışız. Hep tekrarlanan ve adeta deyim haline gelen şu ifadeyi muhakkak duymuşsunuzdur: “Doğu’nun Paris’i Gaziantep”. Fransız işgaline maruz kalmış ve 11 ay boyunca savaşmış olan Gaziantep, Paris’miş. Adının önünde “Gazi” olan başka bir şehir dünya üzerinde mevcut mu? El-cevap: Hayır. Peki, işgalcisinin yapamadığını kendisine yapan var mı? El-Cevap: Evet. Bu noktada işgaline uğradığımız Fransa’nın başkenti Paris’e Gaziantep’i benzetmek şehrimizi hangi konuma düşürüyor sorusunun cevabını sizlere, özellikle de Gazianteplilere bırakıyorum.

Yıllardır Arzu Ettiğim Bir Hediye

Serinin ilk yazısı yayınlandıktan sonra yıllardır arzu ettiğim “Hiç” yazılı bir hat tarafıma hediye edildi. Hediye edilen hattı anlamlı kılan bir husus daha var. O da “Hiç” yazısının Neyzen Tevfik’in Hiç kitabının kapağındaki hattın aynısı olması. “Hiç” kelimesinin geleneğimizde çok derin bir anlamı var. Biz insanlara ne kadar aciz olduğunu hatırlatan bir mana yüküne sahip bu üç harf. İnsanın kibrini yenme konusundaki başarısı göz önüne alındığında bu kelime üzerinde daha fazla tefekkür etmemiz gerekiyor. Bu fırsatı bana sunduğu için enfes bir ebru ile süslenmiş “Hiç” hattını yazarak tarafıma hediye eden şair-hattat Erkan Bakım hocama teşekkürü bir borç bilirim.

YORUM

WORDPRESS: 0