Güler Zehra Kurt "İspermeçet Balinaları Üzerinden Varoluşumuzun Zorunlu Bağları" başlıklı yazısıyla Daima Edebiyat'ta
İspermeçet Balinaları Üzerinden Varoluşumuzun Zorunlu Bağları
Güler Zehra Kurt
Dünyadaki en büyük beyin ağırlığına sahip olan canlı, İspermeçet Balinalarıdır. Beyin ağırlıkları 7 – 9 kilogram arasında değişen bu memeliler ekolojik sistemde mühim bir yer kaplarken geçmişte insanla arasında geçen trajik tarih sahnelerine de sahip olmuştur. Moby Dick’ten Sovyetlere, karbon döngüsünden canlılığın getirisi olarak var oluşun birbiri ile kaim olduğunu belirten bu yazıda konumuz yüzeyde ispermeçet balinaları olurken derinde canlılığın muazzam bir bütün halinde nasıl birbirine bağlı olduğuna dair işaretlerde bulunacağız.

İspermeçet Balinaları
İspermeçet balinaları özelinde değineceğimiz asıl konuya geçmeden önce bu muazzam hayvanları daha yakından tanımak yararlı olacaktır. Bir memeli cinsi olan İspermeçet balinaları aynı cinsten olan insanlar kadar gelişmiş bir kortekse sahip olmasa da en büyük beyine sahip olmaları bakımıyla gelişmiş özellikler gösterirler. Kendi aralarında kullandıkları bir dile sahip olan bu hayvanlar, bilim adamlarının verilerine göre gruptan gruba değişen farklı lehçelere dahi sahiptirler. Dişi İspermeçetler diğer dişilerden, genç ispermeçetlerden ve yavrulardan oluşan 10- 20 bireylik gruplar içeresinde yaşar. Dişiler birbirlerinin yavrularına bakar, bir tehlike durumunda yavrunun çevresini sararak koruma çemberi oluştururlar. Bu gruplar içeresinde büyüyen erkek ispermeçetler, ergenlik çağına ulaştıklarında gruptan ayrılır ve çoğunlukla yalnız bir yaşam sürerler. Sosyal bir ortamda büyüyen bu canlılar, yavrularını eğitir ve hatta bir saldırı dahilinde yavruya nasıl bir pozisyon alması gerektiğini dahi öğretirler.

Dev kafası, büyüklüğü, iletişim kurarken çıkardıkları yüksek frekanslı sesi ve sessizce yaptığı derin dalışlarla bir mitik tür olmayı başaran bu balina türü, yaklaşık 2000 – 2500 metre derinliklere dalış yapabilmektedir. Bu etkileyici özellikleri sayesinde Amerikalı yazar Herman Melville’ın ünlü romanı Moby Dick’in ana konusu olmayı başarmıştır. Bir denizci olduğunu bildiğimiz Herman Melville, anlaşılan çıktığı deniz yolculuklarında İspermeçet balinaları ile yakın alaka kurmuş ve romanının efsane canavarı, dev beyaz balinayı bir İspermeçet olarak tasvir etmiştir. Yazıldığı yıllarda pek anlaşılamayan Moby Dick romanının sonraki yüzyıllarda “insan-doğa” çatışmasının üst düzey bir hikayesini sunduğu ortaya çıkacaktır. Gariptir ki Herman Melville tarafından bu çatışmanın anlatılmaya uygun görüldüğü İspermeçet balinaları, gerçeklikte de bu çatışmanın en büyük kurbanlarından birisi olarak önümüze çıkmaktadır. İngilizce de “Sperm Whale” olarak bilinen bu balinalar kafalarında bulunan “spermaceti” maddesine sahiptirler. İspermeçtleri avladıktan ve onları parçaladıktan sonra kafa içlerindeki “spermaceti” maddesi ile karşılaşınca, sıvı ve şeffaf olan bu maddeyi meniye yani sperme benzetmiş ve bu balinalara “Sperm” demeye başlamışlardır. Türkçe adı olan “İspermeçet” ise Osmanlı zamanında Avrupalı denizcilerden alınmıştır. Avrupalılar “Spermecta” derken sessiz harfle başlayan kelimelerin Türkçenin fonetik yapısına uymaması sebebiyle pek çok Anadolu Türkünün yaptığı gibi Osmanlı denizcileri de kelimenin başına -i eki getirerek kullanmış ve “İ-spermeçet” demeye başlamışlardır.

İspermeçet Avları
İspermeçet Balinalarını insanlar için özel kılan şey bizatihi adında saklı; spermaceti maddesi. Bu madde mum başta olmak üzere diğer aydınlatma yağlarının ve sanayi devrimi sonrasında mühim olan makine yağlarının yapımında kullanılıyordu. Ayrıca İspermeçetlerin bağırsaklarında oluşan “ambergis” maddesi de parfüm yapımı için paha biçilemez bir hammaddeydi. Bugün bahsettiğimiz amber kokuları da adını buradan aldı. Bu muazzam canlıların özellikleri keşfedildikçe insanlar tarafından avlanma sayıları da artmaya başlandı. Özellikle sanayi devrimi sonrası makine yağlarına ihtiyaç duyan batı için İspermeçetler gözde avlardı. 18. ve 19. Yüzyıllarda başlayan İspermeçet avları 20. Yüzyılda Sovyetler ve Japonlar aracılığıyla etkisini arttıracak ve İspermeçet balina grupları hep birlikte katledilecekti. Sovyetler 1940’larda üretim için buharlı yüzer fabrika gemileri sayısını arttıracak ve bu buharlı gemilerin çalışması için İspermeçetlerin yağlarına ihtiyaç duyacaktı. Sovyetlerin bu ihtiyaçları hasıl olduğunda dahi İspermeçet Balinaları için bir avlanma kotası mevcuttu. Ancak Sovyetlere ait denizcilerin bu kayıtlarda dürüst davranmadığı ve kotayı aşarak İspermeçetlerin yaklaşık %15’ini katlettikleri yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Yine aynı yıllarda oldukça fazla balina avlayan Japonya daha üzücü bir savunmayla karşımıza çıkacak ve İspermeçetlerin çoğunu beslenme amaçlı avlayacaklardı.

Bu avların temelinde insanın insan olarak kudretinin yettiği her şeyi bir araç haline getirebilme düşüncesi yatar. Bu düşünce insanın doğa karşısında adeta bir tanrıcık rolü oynamasına yol açmış ve insanoğlu tıpkı Moby Dick’teki gibi doğa ile hırs dolu bir savaşa girmeye başlamıştır. Elbette bu savaşın en büyük kayıplarını doğada evrilmesi bakımından doğaya muhtaç olan insan verecektir. Çünkü doğadaki her parça, bir bütün halde var olan evren sisteminin zorunlu ilkesidir. İspermeçetlerde bu zorunlu ilkeden sadece birisidir. Doğada evrilen her canlının var oluşun devamlılığına işaret eden birim olduğunu daha iyi anlatabilmek amacıyla, özel olarak İspermeçetlerin Dünya’ya ne gibi faydaları olduğunu inceleyeceğiz.
İspermeçetlerin Önemi
Yazının başında da belirttiğimiz gibi İspermeçetler oldukça derin sulara dalabilen canlılardır. Bu derin sularda yüzeye çıkmadıkları için fazla gözlemleme fırsatı bulamadığımız dev kalamarlar yaşar ve bu canlılar İspermeçetlerin gözde avlarıdır. Dev kalamarlar yalnızca derin sularda yaşayan canlıların iç yapısında bulunan; demir, azot ve fosfor gibi daha pek çok zengin bileşene sahiptirler. Derin sularda kalamarları yiyen İspermeçetler, nefes almak için yüzeye çıkar ve çoğunlukla dışkılarını da yüzeye bırakırlar. Demir ve azot bakımından zengin olan İspermeçet dışkıları “okyanus gübrelemesi” yapar ve atmosferimizin baş oksijen üreticisi olan “fitoplanktonların” büyümesini arttırır. İspermeçetlerin dışkıları yalnızca oksijen üretimine katkı sağlamaz, ayrıca fotosentez yapan fitoplanktonlar atmosferden karbon çeker ve karbonu organik maddeye dönüştür. Böylece İspermeçetin dışkısı yaşam için zorunlu olan oksijen üretimine ve karbon döngüsüne yardımcı olur.

Son Söz
Yaşam için ve dolayısıyla insan için zorunlu olan oksijen üretimi Dünyanın pek çok yerinde sağlanmakta ve bu örnekte olduğu gibi temel bir oksijen üretiminde dahi pek çok canlı birbiriyle iş birliği yapmaktadır. Derin suların zenginliği olan dev kalamarlardan; bu zenginliği yüzeye taşıyan, adeta alt ve üst alemin aracısı olan İspermeçetlere ve yaşamın zorunlu şartını birinci elden sunan fitoplanktonlara; son olarak yaşamak için bu oksijene muhtaç olan, Dünyadaki bağları tefekkür edebilecek tek canlı olmasına rağmen doğaya savaş açmış insana kadar; hepimiz zorunlu olarak birbirimize bağlıyız. Belki de artık var oluşumuzun getirisi olarak doğaya paralel şekilde yaşamanın yollarını bulmalıyız. Elbette buradaki temel sorunun pek çoğumuz gibi normal halktan kaynaklanmadığını, Dünya’nın zenginliklerini tek elde toplayarak adaletsiz bir dağılıma sebebiyet veren, çoğunlukla maddesel güç sahibi şahıslar ve kurumlar olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Burada küreselci bir ağızla genel olarak insanın sorunlu bir varlık olduğunu söylemek doğru yaşamaya çalışan insanlara haksızlık olacaktır. Yine de evrenin sistemindeki bu bağları görmeye çalışabilir, sürekli elde etmek yerine doğanın düzenli işleyişine zarar verecek eylemleri daha aza indirebiliriz. Ek olarak şunu belirtmek isterim; sokak hayvanlarını sahipsiz diyerek eve aldığınızda ya da et tüketmenin doğaya zarar verdiğini düşünerek kendinize sınır koyduğunuzda doğanın işleyişine yardım etmiyorsunuz. Tam tersi olarak doğayı insan duygusallığı ile yorumluyor ve doğanın düzeninden oldukça uzaklaşmış oluyorsunuz. Şayet sokak hayvanları kedi ve köpekler evcilleştirildiğinden bu yana evde beslenmemiş, çiftliklerde ya da şehrin içerisinde insana yardımcı olurken, avcılık gibi doğal yeteneklerini kaybetmemişti. Ya da doğa da evrilen insan bizzat pişirerek et tüketmeye başladığı için korteksi gelişmiş ve homo sapiens olma hakkı kazanmıştı. Dolayısıyla doğayı korurken duygusal yaklaşımlarla değil, akılcı ve gerçeğe uygun olan yöntemlerle ilerlemek ilk yapacağımız şey olmalı. Yazının sonuna gelirken eğer İspermeçetlere karşı içinizde tabii bir merak geliştiyse bu yazının ilhamı olan “The Witness is A Whale” belgeselini önermek isterim.



YORUM