A. Comte Sponville’de Aşk, Cinsellik ve Sevgi

ANA SAYFAKitaplık

A. Comte Sponville’de Aşk, Cinsellik ve Sevgi

Kiraz Bayram "Eros’tan Agape’ye Aşk Cinsellik ve Sevginin Etik Dönüşümü" başlıklı yazısıyla Daima Edebiyat'ta

Ersin Kartal | Burcu Ünlü’nün “Kapanda Bir Hayal”ine Dair
Muhammet Erdevir | Yazarın Kozasından: Büyük Ortaklı Küçük Hikâyeler
Sema Uyar | “Haziran”da Kaçış ve Arayışın Öyküleri

Eros’tan Agape’ye Aşk Cinsellik ve Sevginin Etik Dönüşümü
A. Comte Sponville’de Aşk, Cinsellik ve Sevgi

Kiraz Bayram yazdı…

…Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilkönce damarlarımızda duyduğumuz çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden 
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
Bize ait olan ne kadar uzakta!..

Aşktan ne zaman söz edilecek olsa İsmet Özel’e ait bu dizeler düşer aklıma. Üzerine en çok konuştuğumuz, filmler, romanlar, şiirler, efsanelerin konusu olan hepimizin yaşamayı en çok arzuladığı fakat filmlerde, romanlarda ya da efsanelerde kalmış görülen, bir şekilde uzağımızda, yaşamlarımızın büyük eksiği aşk… Muhtemelen aşkla ilgili bilmediğiniz şeyler söylemeyeceğim ama bildiğiniz şeylere bir gölge düşüreceğim.

Aristophanes ile başlamalı. “Eskiden,” der, “bizim doğamız şimdi ki gibi değildi, çok farklıydı.” Atalarımız, gerçekten de, ikizdi, en azından, şu anki halimizle kıyaslandığında böyleydiler, bizde bulunmayan mükemmel bir birlik halindeydiler: “Her insan bir bütün oluşturuyordu, küresel bir bütün, sırt ve kalçalar yuvarlaktı; dört elleri, bir o kadar bacakları vardı, yuvarlak bir boyun üzerinde birbirinin tıpatıp aynı iki yüz, ama birbirinin karşıtı olarak duran bu iki yüzün bütünü için tek bir kafa; dört kulakları, iki üreme organları vardı ve geri kalan her şey de buna göreydi.” Özellikle üreme organındaki bu ikilik, o dönemde insan soyunda iki değil üç tür olduğunu açıklar: Erillerin iki erkeklik organı vardı, dişilerin ise iki kadınlık organı vardı, bir de androjinler (erdişiler) vardı ki bunlar adlarından da anlaşıldığı gibi iki cinsiyeti de taşıyorlardı. Erkek, diye açıklar Aris tophanes, Güneş’ten doğmuştur, kadın Dünya’dan, karma tür ise her ikisine de katılan Ay’dan. Bunların hepsi de istisnai bir güçte ve yüreklilikteydi, öyle ki tanrılarla dövüşmek için göğe tırmanmaya bile teşebbüs etmişlerdi. Bunun üzerine Zeus onları cezalandırmak için yumurta böler gibi yukarıdan aşağıya ikiye bölmeye karar verir. Bütünlük, birlik, mutluluk bitmişti! O zamandan beri herkes, söylenegeldiği gibi, kendi yarısını aramak zorundadır, bu deyimi kelimenin gerçek anlamıyla almak gerekir: “Eksiksiz bir bütün oluşturuyorduk (…), eskiden birdik”; ama işte “kendi kendimizden ayrıldık”. Eskiden biz olan bu bütünü şimdi sürekli aramak durumundayız. Bu arama, arzu denilen şeydir ve tatmin edildiğinde, mutluluğun koşuludur. Gerçekten de yalnızca aşk, “iki varlığı tek bir varlıkta eritmeye ve insan doğasını iyileştirmeye çalışarak eski doğayı yeniden oluşturur.”  Bir insan kendi yarısına rastladığında, her ikisi de müthiş bir şefkat, güven ve sevgiyle kendinden geçer; bir an için bile olsa bir daha asla ayrılmak istemezler.” Neyi arzularlar? “Sevilen nesneyle birleşmek ve kaynaşmak, iki yerine bir olmak.” Bu, Aristophanes’in dediği gibi bizi “ilk doğamız” daki birliğe geri götüren, bizi yalnızlıktan kurtaran (çünkü aşıklar, “birlik içinde perçinlenmiş” gibi, artık ayrılmazlar) ve bu yaşamda da öbür yaşamda da “erişilebilecek en büyük mutluluk” olan kaynaşmış aşkın da tanımıdır. Eksiksiz aşk, mutlak aşk; çünkü burada insan nihayetinde kendini sever; eksiksizliği içinde, birliği içinde, mükemmelliği içinde yeniden bir araya gelmiş olan kendisidir bu. Tekelci aşk; çünkü her bir kişinin, tanım gereği, ancak tek bir yarısı olduğundan herkes ancak tek bir aşk yaşayabilir.…”

Diğer yarımızı bulmak! Kulağa hoş geliyor değil mi? Burada düşündürüyor bizi yazar çünkü aşk oldukça romantik ve öteki merkezli görünse de aslında egoisttir. Eros, eksiklik ve ihtiyaçtan kaynaklanan aşktır. Âşık, sevdiği şeyde ya da kişide kendisinde olmayan bir yeterliliği arar ve onu elde etmeyi arzular. Bu aşkın temel hareketi dışa dönük gibi görünse de, özünde ego-merkezlidir; çünkü tatmini ve hazzı arayan bizzat âşık olanın kendisidir. Aşk bir pasifliktir. Köleleştiren, iradenin askıya alınmış bir başkası tarafından ele geçirilmiş halidir. Seçtiğimiz değil başımıza gelen, kendi yasalarımızdan çok tutkularımızın yasasına göre hareket ettiğimizdir. İrade dışı olduğundan iyi ya da kötü de değildir. Örneğin bir doğal afeti iyi ya da kötü olarak yargılayamayacağımız gibi bu haliyle aşkı da iyi, kötü ya da “yüce” olarak yargılamak mümkün değildir. Yargılanabilecek olan “aldatmak” gibi onun neden olduğu iradi eylemlerdir.

A.C. Sponville için aşkın üç biçimi vardır;

Eros (Tutku): Eksiklikten doğan, arzulayan ve genellikle cinsel çekimle ilişkilendirilen tutkulu aşktır. Bu tür aşk  diğerinden zevk almak ve sahip olmak ile ilgili ve geçici olabilen, obje merkezli bir arzudur. Almaya yönelik…

Philia (Sevme sevinci&Dostluk): Karşılıklı sevgi ve dostluğa dayalı olan aşk. Bu, birlikte sevinmek ve ortak bir mutluluk paylaşmakla ilgili olandır. Sadece bir objeye yönelik arzu değil, ortak değerler ve duygusal bağ ile beslenen daha stabil bir sevgidir.

Agape ( Evrensel & Karşılıksız): Bütün dini ve toplumsal geleneklerde önemli olan, karşılıksız, özgecil sevgi. İçinde arzu ile beraber insanlığımızı da barındıran koşulsuz sevgi… Mutluluğa kendini bırakan sevgi… Vermeye yönelik…

Aşk tanımlarından sonra cinselliğe değinen yazar cinselliği insan deneyiminin en temel biyolojik ve fizyolojik gerçeği olarak tanımlarken aşkı başlatan unsurun da bu içgüdü olduğunu bir kez daha vurgular. Cinsellik, bu eksikliğin en belirgin şekilde giderilmeye çalışıldığı alandır. Sevmediğiniz biri ile de bu ilişkiyi kurabilirsiniz. Arzusu belli olan aşkın yerine daha kolay nesnenin değiştiği biçimdir bu.  Cinsellik bir güç, bir yetkinlik olarak görülür; ancak salt Eros’un hakim olduğu bir cinsel eylem, ötekini bir araç (haz kaynağı) olarak görme tehlikesini taşır. Cinsellik çoğu zaman kalpten daha hızlı ilerleyen bir şeydir ve her şeyi domine edebilir. Bu ise yazarın erdem anlayışı ile çelişen bir durumdur. İçinde sevgi barındırmayan cinsellik yalnızca hazza indirgenmiş bir eylemdir ve onu bu basitlikten kurtaracak, diğer canlıların eyleminden ayıran öteki ile sevgi temelinde kurulacak olan paylaşım ve bu yolla bağların derinleştirilmesidir. İnsani ve etik olan bu olduğu gibi cinselliğe anlam katan aşk değil, aslında özgecil sevgidir.

Peki, sevgi nedir? Bu soru aklınıza gelmiştir ancak ilgileneceğimiz konu onun ne olduğu değil aslında nasıl olduğudur. Sevgi zorunlu olmayandır, kendiliğindendir, bilinçli, içten ve gönüllüdür. “Mış” gibi olmamak ve yapmamaktır. Bu yüzden benzersizdir… İstediğimizi değil arzuladığımızı severiz… Sevgi emretmez, lütfeder… Hanginiz çocuğunuzu ödev gereği (ahlaki zorunluluk) besliyorsunuz? Buna ihtiyacınız var mı? O kalbinizin derinlerinden kopup gelen bir itkidir. Mantığa, zorlamaya, ahlaka, karşılığa ihtiyacı yoktur. Cefası da size ağır gelmez. Her şeye rağmen onunla ve oradasınızdır. Bundan daha büyük bir armağan var mıdır her birimiz için? Sevgi varsa zorunluluk yoktur, zorlama yoktur, şikayet yoktur… Ahlaka da bu yüzden ihtiyaç duyarız. Sevgi yoksa iyilik yoktur ve ondan doğan açığı ancak ahlak kapatabilirdi. Bu yüzden ahlakı icat etmişizdir. Varoluşun her parçasını böyle özgecil bir sevgi ile gerçekten sevebilmiş olsaydık ahlakın ödevlerine hatta kendisine ihtiyaç duyacak mıydık? Ahlak bir sevgi taklididir ancak. Burada yine sevginin kendiliğinden doğan benzersizliği çıkıyor karşımıza. Bu yönüyle ahlakın ulaştırmaya çalıştığı idealin ta kendisidir sevgi. Tüm iyiliklerin kaynağıdır ve bu kitabın bir erdem/ahlak taklidi olan nezaketle başlayıp sevgi ile bitirilmesi bundandır.  Sevgi mutluluğun da koşuludur. İnsanın yetkin bir varoluşa ulaşabilmesi ancak sevgi aracılığı ile mümkün olur. Sevmek yalnız bir duygu değil bir varoluş eylemi ve varlıkla derin bir bağ kurmanın da biricik yoludur. Sevgisiz yaşamak mümkündür ama eksik ve yoksundur. Sevgi bir zirvedir. Ahlak insan olabilmenin zorunlu bir adımı iken sevgi alemdeki yolculuğumuzun varılabilecek en yüksek, en içten ve en yetkin noktasıdır. Sınırlarımızı aşmak, ötekine içtenlikle yönelebilmek ve bütünleşebilmektir. Tüm iyiliklerin özge kaynağıdır. Tinden gelen potansiyelimizin tam olarak gerçekleşebilmesidir. Ahlak bir yerde sınırlılık ve zorunlulukken sevgi bu sınırlardan kurtulmak ve özgürleşebilmektir. Ödevlerin ötesinde etik eylemin en saf ve çıkarsız halidir. Zaaflarımıza bir başkaldırıdır.

Sponville aşk, cinsellik ve sevgi ayrımını insan merkezli yaparak mistik ve metafizik zeminlerden bizi uzaklaştırır. Cinsellik ve aşk gibi irademiz dışında, güçlü, içgüdüsel itkilerimizin varlığını kabul ederken etik olanı bunların kontrol altına alınmasında değil ancak sevgiden doğan yetkinlikle insanlaştırılmasında görür. Amaç daha ahlaklı olmak değil kaçınılmaz olana daha sakin bakabilmek, daha çok sevmek ve daha özgür yaşamaktır…

YORUM

WORDPRESS: 0