Ayşe Şahin | Bir Arayış Hikâyesi: “Annemin Şarkısı” Filmi

ANA SAYFASinema

Ayşe Şahin | Bir Arayış Hikâyesi: “Annemin Şarkısı” Filmi

Ayşe Şahin, Erol Mintaş'ın yönettiği "Annemin Şarkısı" filmi üzerine yazdığı yazıyla edebiyatdaima.com'da.

Segâh Gümüş | Kusursuzluğa Mahkûm Bir Kuğunun Hikâyesi “Black Swan”
Fantastik Mr. Fox Filmine Dair
Persona Filmi Üzerine

Bir Arayış Hikâyesi: “Annemin Şarkısı” Filmi

Ayşe Şahin

“Klama Dayika Mîn” Türkçe söylenişi ile Annemin Şarkısı. 90’larda Doğubeyazıt’ın ücra bir dağ köyü okulunda bir öğretmenin çocuklarının gözleri önünde teröristler tarafından kaçırılışı ile başlar hikâye. Doğu’nun, coğrafyanın zorluğu ile daha film başlar başlamaz yüzleşir ve o dönemlerin öğretmeni olmanın aslında türlü fedakârlıklar gerektirdiğini anlarız bir kere daha. Gitmeye zorlanan, memleketlerini bırakmak ve ait olmadıkları yerlerde yaşamaya zorlanan bir grup insanın duvarların ardında nelerle boğuştuğuna şahitlik ederiz. Bu boğulmaları, bu koskoca şehrin bir odasına hapsoluşları, sesi kısılmaları filmin ana karakteri Nigâr Hanım’da da gözlemliyoruz. Yaşlı, Türkçe bilmeyen ve giderek kendi kafesine hapsolan bir kadın Nigâr Hanım; özünü, hasretlik çektiği şeyleri hiçbir zaman unutmayan ve evinin bir duvarını bu hasretlikleri her zaman yaşatmaya adayan bir kadındır. Pencereden baktığında kendi köyünü, kendi dağlarını, kendi komşularını görmeyi bekleyen fakat her açtığında, uzaklara her daldığında İstanbul’un o çılgın kalabalığı ve yalnızlığı ile yüzleşen ve giderek boğulan bir kadın olarak çıkar kaşımıza.

İnsan uzaklarda olunca özlem duyduğu şeylerin sayısı giderek çoğalıyor; bunlar bazen dağların kokusu oluyor, bazen kendi camiinden duyduğu ezanın sesi, bazen de kendi dilinde bir şarkı. Nigâr Hanım da şehrin kalabalığı arasında şarkısını aramaya koyulan bir kadın. Oğlu Ali de onun bu çabasına destek olur ve film boyunca da bu çabanın devamını seyrederiz. Tanıdıklarına, eş dost akrabalarına birer birer sorar ve annesinin istediği o şarkıyı bulmaya çabalar. Çabası yalnızca annesinin aradığı şeyi bulmaya çalışmak da değildir, bir yandan annesini şehirde kalmaya iknaya da devam etmek zorundadır. Oysa Nigâr Hanım artık bu keşmekeşte bir başına hissetmekte, evin hasretlik çektiklerini astığı o bir duvar artık ona yetmemekte ve hemen her gün yeni bir gitme yolculuğu ile oğlunu zorlamaktadır.

Gitmek fikri insanın içine bir kere düşmeyegörsün, gittiği her yerde her evde her kuytuda kendini ve özünü arar durur. Bu öz bazen ev olur bazen anne bazen de doğup büyüdüğü yer. Filmin ana karakterlerinden Nigar Hanım’da da bu özüne dönmek özlemini izliyoruz her sahnede. Ait olmadığı bir yerde yaşamaya zorlanan ve bu zorlanmayla artık baş edemeyen, şehrin kalabalığı içinde şarkısı kısılan kadınlardan Nigar Hanım. Şarkısını arayan ve geçkin yaşına rağmen bu yolculuğu hiç bırakmayan güçlü ve bir o kadar da inatçı bir karakter.

Yaşadığı yerde insanların birbirini tanımamasına çok içerliyor örneğin; hemen her gece ağıdını duyduğu ama derdini soramadığı o hiç görmediği komşusunun derdini soramamak onun için ayrıca bir sorun olup çıkıyor.

Filmin 90’lı yıllarda Türkiye’nin doğusunda yaşanan bir öğretmen katli ile başladığını söylemiştik başlangıçta. Bu başlangıçla birlikte ülkenin doğusuna tutulan ayna gibi bir sahne ile yüzleşiyoruz ve bu sahnenin hem karakterimizin yaşamına hem de ülkenin değişen nüfus dinamiklerine olan etkisini gözlemliyoruz. Özünden, yurdundan, köyünden uzakta kalmak zorunda kalan insanların yaşamlarına şahit oluyoruz böylece.

Şehir kavramı, şehre bir kavram olarak dahi uzak olan tüm insanları yıprattığı gibi ana karakterimizi de fazlasıyla yıpratıyor. Ne kadar köyünü ve anılarını evinin tek bir duvarında yaşatmaya çalışsa da dört duvar hiçbir zaman köyden büyük olamıyor Nigar Hanım için. Hal böyle olunca sesi de şarkısı da kısılıyor ve biz bu dönüşüme acıyla şahitlik ediyoruz.

Öğretmen Ali, bir yandan annesinin kıymet verdiği bir kaseti bulmaya çalışırken bu arayış ile bize dengbejleri ve kültürünü de tanıtıyor. Bu tanıtımın yanında annesinin özüne dönme çabalarının nafileliğini de anlatmaya çalışıyor her an. Köyüne dönmek isteyen annesini artık olmayan o köyün yokluğuna da ikna etmeye çalışıyor. Ve hepsinden zoru da şehrin acımasızca yalnızlaştırdığı insanların normalliğine de ikna etmeye çalışıyor Nigar Hanım’ı. Koskoca şehrin içinde duyduğu sâlâların sahiplerini arıyor filmin bir sahnesinde Nigâr Hanım rahmet okumak için ölene. Kendi köyünde öleni de doğanı da iyi tanıyor oluşunu arıyor şehirde de.

Yaşadığı yere olan özlemi ve bırakıp gittiklerine olan hasreti genç yaş grupları anlamakta ne kadar zorlansa da özellikle ileri yaş grubu için özlem dayanması çok daha güç bir hâl alıyor. Eski yaşayışları, eski sesleri ve bütün bunlarla beraber o aidiyeti arıyor ve bulamadıkça boğuluyorlar. Bu boğulmadan sağ çıkabilmek için de nefesleri, tıpkı Nigâr Hanım’ın yaptığı gibi, sürekli olarak hazırlanan o valiz oluyor.

Gitmek fikrinin dayanılmaz dürtüsünü izliyoruz film boyunca. Gitmek, özüne dönmek ve kavuşmak. Neye olduğunun öneminden ziyade kavuşmak ve dönmek eyleminin çekiciliği sergileniyor. Baktığı, seyre daldığı manzaralarda göremediği dağların, kokusunu çekemediği otlakların ve dinleyemediği türkülerin hasretliği sergileniyor. Bu hasretlik en nihayetinde dayanılmaz bir hâl alıyor; Nigâr Hanım hastalanıyor ve hasretliği çoğalıyor. Seyirci böylece tek bir kavramın bir insanın hayatını nasıl baştan ayağa değiştirebildiğine şahitlik ediyor.

“Annemin Şarkısı” ülkenin büyük bir kısmının terk etmek zorunda kaldıkları özlerine bir dönüş hikâyesi. Erol Mintaş kaliteli bir ayna sunuyor izleyiciye.  

YORUM

WORDPRESS: 0