ANA SAYFADeneme

Reşit Güngör Kalkan | Gidişine Ağır Bir Halay Denemesi

Reşit Güngör Kalkan "Gidişi Ağır Bir Halay Denemesi" adlı yazısıyla Edebiyat Daima'da.

Esra Karaca | Yürek İncisi
Kadriye Çiçek | Dört Mevsim Yorgunluk
Muhammet Erdevir | Yağmurlar Sana Söyler Ne Söylenecekse

Reşit Güngör Kalkan | Gidişine Ağır Bir Halay Denemesi

[sharethis-inline-buttons]

Bakışım bütün renkleri gövdemde ağırlarken, sonra sen gittin…

Mor dağların, koynumuzda gizlenen hülyalı denizleri coşturduğu o büyülü on yedi yaşlarımızda ettiğimiz yeminler ve ‘sonra sen gittin’ kadar ağırlığı vardı. Gün doğmadan daha, ovaların yüzümüze yansıyan yorgunluğu gibi kıvrılıp giden göz aydınlığı saydığımız küçük kasaba trenleri ulaşırken gün batımına,  işte o vakit gidişine mağrur adlar ekledik. And içip, ayna kırdığımız yeminlerimiz, trenlerin salaş dumanları arasında savrulup mor dağları tutarken, biz, yani aykırı gönüllerimizde sancılar büyütürken sarışınlaşan çocuklar, düşlerimizde biriken hiçliğimizi masmavi sulara gömdük. Bir seni sevdik, yekpare ahı ile ufkumuzu tutan resimlerin uzağında bekleyen hayallerimiz arasında. Bir seni sevdik, çünkü sen gidişine ağır bir halay havası katandın gönüllerimizde. İçimizde en çok bekleyendin, en çok buğday sarısı ve dolgun başaklar kadar şaşırtıcı olan. Bilmiyorduk nereliydin, bir ikindi sonrası yepyeni oyunlarla girdin içimize, yepyeni oyuncaklarla… Büyürken içimize saldığın coşkun ırmak, ılık üfleyişlerini tatlı bir yaz akşamı, kapıp koyverdi delişmen saydığımız arzuhalimize…   

Eylül, kırgın bir ikindiyle geldi; hiç yoktan keskin sabahlarıyla iç içe, baş ağrısı gibi üzünç biriktiren akşam kadar geniş bir boşluk büyüdü aramızda. En çok akşam kadar derin bir sessizlik… Habersiz yakalanan konusuz rüyalar gibi çekildi ellerin. Ellerin eylüllerin sararttığı buruş buruş yaprak destesi şimdi. Şimdi mektuplar kesildi, içimizde yağmurlanan saçlarınca büyüttüğümüz umut;  o film de bitti… Aramızda, yakınımızda duran tesadüf isimli tanıdık yüz, ibrişim oyalı mendil ve saksıda akasya gölgesi gibi durula bulana akan şey, sakladı gizlediğimiz öyküyü… Hangi siyaha galip saydıksa yenilgimizi, üşüyen bir beyaz oldu ah sesiyle. Gizlediğimiz öykü bizleyin, unufak çinko kaplama çakılarla çiziktirdiğimiz bize bühtanlarını ağartan sırı dökülmüş bedesten aynasıydı. Ne gördükse o aynada, ne yaşadıksa o derin siyah anılarda saklı şimdi…  

Sonra sen gittin…

Beyaz ipek gibi yağdığında kar, buruk bir sabah şarkısı çarpınca saçlarına şehrin, eylüllerin soldurduğu güllere hazan dedik. Hatırladığımız kirlenen kibirli bir geçmişin yasını tutarken, aşk içimizde seğirten bungunluğunu okşayışlarla sildi. Sen, gözlerinin bulutuna savrulan deli özlemlere gebe fotoğrafları karartarak gittin. Bekleseydin ihtimal, bekleseydin gülkurusu bekleseydin; nasıl da benzediğini söyleyecektim kuş ekmeği masalımızı sana. Biliyor musun diyecektim, biliyor musun periler sahtiyan ipekten sesleriyle sokulurlardı soframıza, sofamıza. Aşina çehreleriyle silinen gölgelerin büyüttüğü fesleğenler, erguvanlar, cezayir menekşeleri ve ortancaların köpürdüğü bir hayat bahçesi şimdi tarumar… Gidişine beyaz bir renk olmayacaktı kararan umudumuz. Her masalda nasılsa göveren bir sancı var, beyaz bir sazendelik faslı aramızda; biraz hüzzam ama çokça hicazkâr…

Sonra sen gittin…

Fotoğraflarda kalan kırkikindiler yılgın seslerle dindi. Anılar dindi. Su, toprak, yanık sesiyle sessizlik dindi. “Hele şükür, kalp ağrılarım dindi.” Yalnız bırakılmış mektuplar, sevginin eşsiz kışında ısıttı gövdemizden taşan domurmuşluğu. Ne yalın bir üşümüşlük içimizde, ne de kırık plakların taş olduğu günlere döndük. Bahislerin en uçucu coşkusu senden sonra, hep senden sonra bunca kayıp. Hangi odada biraz kül varsa, biraz dipsiz kuyu bakracı, yazılmamış kan sesi mendillerin kurumuşluğuyla, hep senden sonra. İçimizde yılgın tütsülü leğenlerde yıkadığımız taptaze küsülü duran gökçe sancılı umut, gözlerimiz erguvanlar katında tutuklu bir havari. Yılların sarnıcıyla girdiğimiz bu kördüğüm, körelmiş düğüm, vay ki yıkılayazdı çözerken sessizliğini şehrin. Oysa sendendi ellerimizin ıssızlığında büyüttüğümüz ireyhanlar. Sendendi şehri salaş suretiyle bizlere dolaştıran gürbüz yorgunluk. Sonra sonra bahar geldi, göveren dudaklarımıza ham tortusuyla elma tadı bırakan aylar geldi… O yıkılan hayal perdesinin gerisinde beklettiğimiz safi sihirden rüyalar, gülümserlik getireceğine inandığımız kış tortusu ve bahar diye bildiğimiz sevdalık pencereler kapandı birer birer. Bütün bunları biliyor(mu)sun; hiçbir kahramanlık savaşan ikircikliğimizi bizim kadar kararsız kılmadı. Hiçbir roman, bizi suvaran kahramanlarıyla kalemizi zaptedemedi!.. Kirletmeden gülkurusu şarkıları, en sarışın halimiz ve tamahtan yoksun yüreğimizle o sararmış albümler içinde en beyaz fotoğrafına ağladık. Biz, yani çokça sarışın olanlar, günebakan gölgelerin ikindileri çağırdığını tez öğrendik. Aşk çekiliyordu gövdemizden, aşk sarışın büyüyenlerin çalığıydı bizleyin. Bir seni sevdik, yekpare ahı ile ufkumuzu tutan resimlerin uzağında bekleyen hayallerimiz arasında. Bir seni sevdik, çünkü sen gidişine ağır bir halay havası katandın gönüllerimizde.

Artık hiçbir rengi ağırlamayan gövdemin yalınkat badireleri ve coşkusuyla duruluyum. Duruluyum benden ikindileri çalan leylak gölgelerinin azabıyla. Sonra “gittiğin” dediğim hazan, bulanık bir ülkü tadıyla girdi kanıma. Sonra sen gittin, sonra çekildi kanım gövdemden…

[sharethis-inline-buttons]

YORUM

WORDPRESS: 0