KÜÇÜK PRENS: ÇOCUKLARDAN YETİŞKİNLERE, YETİŞKİNLERDEN ÇOCUKLARA

ANA SAYFADeneme

KÜÇÜK PRENS: ÇOCUKLARDAN YETİŞKİNLERE, YETİŞKİNLERDEN ÇOCUKLARA

Ayşegül Uysal "KÜÇÜK PRENS: ÇOCUKLARDAN YETİŞKİNLERE, YETİŞKİNLERDEN ÇOCUKLARA" başlıklı denemesiyle Daima Edebiyat'ta

Sokrates ve Ölüme Bakış
Muhammet Erdevir | Gölgeler Hep Öyle Uzak
Havanur Taflan | Biraz Sessizlik Lütfen

KÜÇÜK PRENS: ÇOCUKLARDAN YETİŞKİNLERE, YETİŞKİNLERDEN ÇOCUKLARA
Ayşegül Uysal

Büyükler hiçbir şeyi asla kendi başlarına anlayamıyorlar; onlara her şeyi açıklayıp durmaksa çocuklar için gerçekten çok yorucu…

Çocuk olmak ve yetişkin kalmak arasında, hep beklenen, hep özlenen metaforik duyguların ve düşüncelerin tablolara dönüştürüldüğü bir sergi hayal edin. Bin bir fırça darbesi, bin bir renk ve hepsinin bir arada uyum ya da uyumsuzluk içerisinde oluşturduğu tablolar… Birinde fırçaların darbesi sert, ötekinde yumuşak, bir diğerinde geçişken. Bazılarında renkler yorgun, bazılarında doygun. Bazı çizgiler ise incecik ve renksiz.

Her bir tabloda, kimimiz bir zamanlar birer prens, kimimiz prensestik ama birileri gelip tacımızı da tahtımızı da elimizden aldı. Yıllar çabucak geçti. Hepimiz kocaman, zayıf, tombik, kısa, uzun birer büyük insan haline dönüştük. Sonra bir gün bir rüya gördük, hepimiz küçücüktük. Bir gezegen üzerinde dönüp dolaşarak çocukluğumuzu arıyorduk. Sevgi, kibir, emek, kalbin sesi, yalnızlık, kendine dönüş gibi bir sürü dertten de kurtulmuştuk. Küçük olmak, bunları düşünmek için belki çok erkendi ama rüyadan uyandığımızda birer yetişkin olarak hepsini düşünmek zorunda kalacaktık. Hem küçükler düşünmese bile evde, okulda, sokakta, bunları düşünemeyen yetişkinlerle yaşamıyorlar mıydı? O yüzden kendimize bir prens seçtik ve onu düşünmesi için rüyalarımızda gezdirdik. Yürüdükçe yürüttük, yürüdükçe yürüttük. Karşısına çıkardıklarımızla ecel teri döktürdük. Minicik bir kalple kocaman dertlerin ortasında bırakmıştık onu. Ne tarafa dönse bir kalp kırıklığı, bir umutsuzluk… 

Tilki miydi? Gül mü? Kral mı? Yılan mı? Pilot mu? Yoksa o hala büyümemiş bir kalbin küçücük, minicik, kıvırcık saçlı prens olma hayali miydi? Koca çölün ortasında hayallerini hangisine söylemeli, hangisinden merhamet beklemeliydi? Sarhoş bir adam ona ne öğretebilirdi ki? Şapkalı adam onu dinler miydi? Baobap ağaçlarından gökyüzünün en tepesine ulaşabilir miydi? Hem orda ne vardı ki?

Fenerci kendi telaşından ona dönüp bakmıyordu bile. Coğrafyacı adam ise zaten hiçbir şey bilmiyordu. Ne çok insan, ne çok karmaşa, ne çok farklılık vardı bu evrende. Bir küçük insan kalbi bunca şeyi nasıl çözecekti? Yorulmuştu. Derin bir nefes aldı ve yüksek sesle bağırmaya başladı: “Alın beni burdaaaaaann!” Bir, iki, üç derken sakince duraksadı, hiçbir yerden ses gelmiyordu. “Lütfen, size sesleniyorum, uyanın artııııkk!” Ne gelen vardı ne de giden.. Ne ses veren vardı, ne bir insan yüzü.. Büyüklerin ne kadar vurdumduymaz olduklarına içten içe çok kızdı. Onu orada bırakıp gitmişlerdi ve hiç biri de oralı olmuyordu.

Bu ıssız çölün, uzaklarda hala daha görünen ve ufukla birleşen kum taneleri kadar uzun gelmişti hayat şimdi ona. Heyecanla geldiği bu yolculukta, öğrendiklerini bir yılanın zehri ile başka bir âleme götürmek isterken; içi buruk, gözleri dolu, yanakları pespembe bir halde bekleşiyordu. Ne pilotu, ne gezegeni bırakmak istemiyordu ama her rüyanın bir sahibi, her gezegenin bir çiçeği, her uçağın bir pilotu olmalıydı. Küçük Prens’e de kendisini bu rüyaya yollayan yetişkine, sevgiyle ve şefkatle sarılarak, çocuk kalbinden öpmek düştü.

YORUM

WORDPRESS: 0