ANA SAYFAÖykü

Arzu Özdemir | Bekleyen

Arzu Özdemir "Bekleyen" adlı öyküsüyle Edebiyat Daima'da

Cansu Çetin | Sarı Tenekenin Kapağı Açıldı
Sibel Karaca | Kardaki Ayak İzleri
Hatice Yıldırım | Duygu Misafirhanesi

Arzu Özdemir | Bekleyen

[sharethis-inline-buttons]

On dört katlı bir apartmanın yedinci katında oturan Muntazar, ayak sesleri duyunca yönünü değiştirdi. Mutfağa gitmek yerine kapıya yöneldi. Kulağını dayadı. Kimdi gelen? Neden asansörü kullanmayı değil de merdivenlerden çıkmayı tercih etmişti? (Ya Muntazar’a ne demeli? Ne diye mercekten bakmak yerine yalnız kulağını kapıya dayamakla yetinmişti?  Belki de sebep, ilk çocukluk döneminden kalma bir alışkanlıkla her gece anasıyla babasının yatak odasını dinlemesiydi. Enselenme korkusuyla duvarın köşesine iyice tünerdi. Kaç defa aklından kapılarının önünde dikilmek geçmişti. Anahtar deliğinden onları izleyebilirdi pekâlâ. Ya da birden içeri dalabilirdi. Ama babasından gün aşırı yediği dayakların şiddetinin artacağını düşünmek, odasının köşesine mıhlardı onu. Nefesini bile tutardı. Ta o zamanlardan kinlenmişti anasına. Babasına zaten kinliydi. Anası böyle bir adamla, üstelik bunları… Anlaşılır gibi değildi. Kahvaltı sofrasında içinden onları protesto eder, tek lokma yemezdi. Anası “Oğlum bak; yemezsen büyüyemezsin, okula da gidemezsin.” derdi. “Gidemezsem gidemem ayıpsız karı!” dercesine bakardı yüzüne anasının.). Bu katta birine mi gelmişti acaba? Yo, değildi. Sekizinci kata doğru çıkmıştı gelen. Geriye “yedi çarpı dört” ihtimal kalıyordu. Yirmi sekiz kapıdan biri şanslıydı. Kapısını çalacak biri geliyordu işte. Belki de tam tersi. Gelen, adamı öldürecekti. Öldüreyim mi öldürmeyeyim mi, diye biraz daha düşünmek için merdivenleri kullanıyordu. Sesler kesilince olduğu yere çöktü. Ellerini iki yana bırakıverdi. Fayansların soğuğu, buzdolabından su içmek için yatağından kalktığını hatırlattı ona. Mutfağa gitti. Tezgâhtan en az kirlisini seçip, bardağa suyu doldurdu; bir dikişte içti. Üç gündür yıkamadığı yüzünden boynuna doğru iki damla kaydı. Odasına yürüdü. Darmadağınık yatağın içine bıraktı bedenini. Dizlerini karnına çekip çenesine yapıştırdı. Üstte kalan eliyle ter kokulu, nemli nevresimi bulup başına geçirdi.

Mahalleden arkadaşları Süleyman ve Bekir ile çarşaftan çadır yaptıkları geldi aklına. Süleyman ve Bekir iyi anlaşırlar, Muntazar’ı yanlarına getir götür işleri olduğu zaman çağırırlardı. Bir gün çadır için direk lazımdı. Süleyman, Muntazar’a “Git ananın oklavalarından üç tane kap getir.” demişti. Hemen gitmişti Muntazar. Ama sadece iki tane oklava bulabildiğinden mahcup olmuş, başını öne eğmişti. Süleyman bir şey dememişti. Ceza olarak boş yağ tenekelerini toprakla doldurulması görevini de Muntazar’a vermişti sadece. Muntazar, suçunu telafi edebilecek olmanın sevinciyle bir çırpıda doldurmuştu toprakları, tenekelerin içine. Bekir de oklavaları tenekelerin ortasına dikmişti. Çarşafı asmışlardı hep birlikte direklere. Ama olmamıştı. İlla üçüncü bir direk daha gerekliydi. Süleyman “Sırayla direk olalım. İlk sen ol!” demişti Muntazar’a. Muntazar, seve seve ilk direk olmayı kabul etmişti.  Bekir, marangoz dedesinin tahtadan yaptığı arabayı alıp gelmişti çadırın içine. Süleyman’la karşılıklı oturup arabacılık oynamışlardı. Yarım saatten sonra yorulmaya başlamıştı Muntazar. Bunu fark ettirmek için arada bir çömelir gibi yapmayı düşünmüştü. Cesaret edebilmesi için bir yarım saatin daha geçmesi gerekliydi ama. Bir saat sonra kıpırdamaya, eğilmeye başlayınca Süleyman, “Dik dursana lan, evimizi başımıza yıkacan!” demişti. Bekir ile kahkahayı patlatmışlardı ardından. Sıkıldıklarını, biraz da top oynayacaklarını söyleyip çıkmışlardı çadırdan. Onlar çadırdan çıkınca ne yapacağını bilemez bir halde ellerini iki yana bırakıp yere çömelmişti Muntazar. Yeterince sabredememiş, bu yüzden yine oyunbozan olmuştu işte.

O gün yaptıkları çadırdan çıkarmışçasına nevresimi attı başından. Ya da daha fazla anne karnında kalmaya tahammül edemeyecek bir bebek gibiydi. Ani bir hareketle yataktan kalktı. Banyoya yüzünü yıkamaya gitti. Vazgeçti. Duş teknesinin içine girdi. Bir buçuk saate yakın banyo yaptı. Defalarca saçını yıkadı, vücudunu lifledi. Acıkmıştı. Makarna suyu mu koysaydı? Yemek yapabilecek havada değildi. Bir lokantaya gidip karnını güzelce doyurmak daha iyi fikirdi sanki.

Evden çıktı. Asansörü çağırdı. Vazgeçti. Merdivenlerden indi. Belki demin üst kata çıkan katille karşılaşırdı. Bir insanın herkesten gizlediği suçunu bilmek, suç ortaklığı sayılırdı pekâlâ. Elini kana bulamadan oturduğun yerden suç işlemek… Hiçbir şekilde yargılanmayacağın bir suç işlemek…  İşte böyle bir hayatı sevebileceğini düşündü. Basamakları sayarak inmeye başladı. Sayı arttıkça hızını yavaşlatıyordu.  Ya katille karşılaşamadan son basamaktan inerse? Öyle de olacaktı. Bütün çabasına rağmen son basamağa kadar gelmişti maalesef. En iyisi evde bir şey unutmuş gibi yapıp tekrar geri dönmekti. Evet evet, iyi fikirdi. Çıkarken karşılaşmasa bile inerken karşılaşabilirdi. Olasılığı iki kat daha artırabilirdi. Ne unutmuş olsundu acaba? Hımmmm, cüzdan?  Yok, çok klişe idi. Ayakkabıları ayağını vurmuş olsundu, ayakkabılarını değiştirmeye çıksındı. Ama o zaman asansörü kullanması gerekirdi. Mantıklı olmazdı. Banyonun lambasını söndürüp söndürmediğini kontrol etmek için dönebilirdi eve.  Amaaaan, bu yüzden yedi kat mı çıkılırdı? Doğalgazı açık unutsundu. Zihninde doğalgazı kapatıp kapatmadığına dair tereddütleri iyice çoğalttı. (Makarna suyunu koymuş muydu acaba?) Bahanesini sahileştirip basamakları tekrar çıkmaya başladı. Ama hızlıydı bu kez. Çok mühim bir işi varmış, o yüzden hızlıca hareket etmeliymiş edasına büründü. Bir an önce eve gidip kontrol etmeliydi. Ola ki katille karşılaştı merdivende, bu telaşlı halinin katili rahatlatabileceğini hayal etti. Katil de olsa bir insanı rahatlatmak güzel bir duyguydu.                                                    

Kapının önüne geldi. Kapıyı açtı. Doğalgaza baktı, kapalıydı. Temposunu düşürerek tekrar inmeye koyuldu merdivenlerden. Birinci basamak, ikinci basamak, üçüncü basamak… Yirmi yedinci basa… Kapı sesiyle birden irkildi. Birkaç basamak geri çıkıp görünmemeye çalıştıysa da nafile… Bir anne ve kız ile göz göze geldi. Suçüstü yakalanmış gibi hissetti kendini. Neyse ki Muntazar’ı pek önemsemeden asansöre yöneldiler. Kız yedi yaşlarındaydı. Elinde oyuncak bir goril vardı. Sıkı sıkı tutmuştu gorilini. Asansöre binerken Muntazar’ın merdivenlerden inişine baktı kız.

İlkokul birinci sınıfta bir sevdiği vardı Muntazar’ın. Kumral, lüle lüle saçlı bir kız. Hep önde otururdu. Bir tek O, dalga geçmezdi Muntazar’la. Duymazlıktan gelirdi söylenenleri. Kahkahalara katılmazdı. Aklı fikri hep derslerindeydi zaten. En düzgün çizgileri O çizerdi.  Okuma yazmaya da ilk O geçmişti. Adı da ne güzeldi! Gülhatun… Bazen sağır olduğunu düşünürdü Gülhatun’un. Onca kahkahaya nasıl olur da katılmazdı?  Öğretmenler Günü’nde Muntazar’ın anası, öğretmenine hediye etsin diye bir lif örmüştü. Güzelce de paket yapmıştı. Muntazar o hediyeyi vermedi öğretmenine. Zaten öğretmenini de çok sevmezdi. Arkadaşlarının bu cüretine biraz da öğretmeni sebep olurdu. Yoklama yaparken “Adı kendisinden güzel Muntazar” der; öğretmenin bu tarizine sınıf, hep birden gülerdi. (Kızın gorilinin adı neydi ki? Belki de Muntazar koymuştu adını. Hiç yanından ayırmadığına göre gece onunla yatıyordu belki de.) Herkesin teneffüse çıkmasını fırsat bilip, gizlice Gülhatun’un çantasına bırakmıştı lifi. Gülhatun defterini çıkarmak için çantasını açtığında paketi görmüştü. Paketi çıkarmış, “Öretmenim” diyerek öğretmeninin yanına gitmişti. Paketi çantasında bulduğunu söyleyecekti herhalde.  Öğretmeni “Aaaa canım kızım bana hediye mi almış?” deyip lafı ağzına tıkayınca söylemekten vazgeçmişti belki. Konuşmayı çok sevmezdi Gülhatun. Muntazar onunla tek bir kelime bile konuşamamıştı. Zaten ikinci sınıfta ayrılmıştı Gülhatun okuldan. Kim bilir neredeydi şimdi? Yirmi yedi yaşında olduğuna göre muhtemelen evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı.  

Yirmi yedi… Yirmi yedinci basamakta kalmıştı en son. Ama anne ve kıza görünmeyeceğim diye karıştırmıştı basamakları. Eve tekrar çıktı. Birden başlayarak merdivenlerden inedurdu tekrar. Şu katilin eli de ne ağırmış, diye düşündü. Oyalanmayacaktı artık. Apartmandan çıkacaktı bu sefer. Belki de Muntazar merdivenlerden inerken, katil asansörü kullanıp çoktan sırra kadem basmıştı. Tabi ya! Katil cinayeti işledikten sonra merdivenleri değil elbette ki asansörü kullanacaktı. Bir an önce apartmandan ayrılması gerekirdi çünkü. Bunu nasıl da düşünememişti? Merdivenlerde oyalanmak yerine asansörü kullanmalı, apartmanın girişinde onu beklemeliydi.

Başının etrafında gezinen bir sineği kovalarmış gibi elini havada bir iki kez salladı. Kabanının cebine tıkıştırdığı beresini çıkardı. Bereyi başına iyice geçirip, soğuk bir İstanbul gecesine doğru birinci adımını attı.  

[sharethis-inline-buttons]

YORUM

WORDPRESS: 0