Tugay Kaban’ın Yakında Yayınlanacak Roman Üçlemesi’nden Tadımlık Bir Bölüm Tugay Kaban, Erotik Poetika ile başlatıp, Orhan Pamuk'a Satmak İstediği
Tugay Kaban’ın Yakında Yayınlanacak Roman Üçlemesi’nden Tadımlık Bir Bölüm
Tugay Kaban, Erotik Poetika ile başlatıp, Orhan Pamuk’a Satmak İstediğim Roman ile devam ettirdiği Roman Üçlemesi’ni Diorama ile hitama erdiriyor. Roman Üçlemesi tekmili birden çok yakında Yedinci Kat Yayınları tarafından yayınlanacak. Burada Roman Üçlemesi’nin son cildi olan Diorama’nın 3. Bölümünün başlangıç kısmını yayınlıyoruz.

ρ ÖNSÖZ
Ben önceden hiç ölmek istememiştim. Bu sözlerimin Daria Suzkova ile uzaktan da olsa bir bağlantısı var elbette. Ve ben böylesi bir yol izleyerek, belki de önceden Fransa’da yapılmamış (çünkü yapılırsa insanı rezil edeceği muhakkak olan) bir şeye kalkışıyorum ve bu kalkışmam da birçok Fransız yazarı (elbette dostum olanları da) iğreti bir hâle büründürecek ve bana karşı sert ithamlarda bulunmalarına sebep olacak gibi duruyor. Olsun. İşte burada, karşınızda ve karşılarında sanatın, silahların ve yasaların ülkesinden sesleniyorum, Pierre Terrail Bayard’ın cesaretiyle, göğsümü gere gere ve sitemsiz. Bir şeyler anlatılacaksa, anlatılmalıdır. Ve bunu yaparken belki dağılmış olacağım. Yine, olsun.
Artık çok uzun bir yolun sonundaki, bir çıkmaz sokakta oturuyor gibi hissediyorum. Bu çıkmaz sokağın adı Fransa. Üç ay önce, bilmem kaçıncı kez döndüm bu yere fakat bu son dönüşüm, diğer bütün öncekilerden daha çok şey verdi bana. Ve tabii, buradan son ayrılışımdan önceki ben ile aramda, neredeyse hiçbir bağ da kalmadı.
Her şey dokuz ay önce başladı aslında. Karımdan ayrıldım. Aslında hayır, ben ondan değil, o benden ayrıldı. Fakat düşününce, buna pek ayrılmak da denemez. Çünkü ayrıldığımıza dair aramızda herhangi bir şey de konuşulmadı. İşin aslını farklı bir açından ele alırsak, bütün problemlerin de genel olarak konuşmuyor oluşumuzdan ortaya çıktığı söylenebilir pek tabii. Bunu bir madde olarak not etmiş olayım: Biz sanırım hiç konuşmadık.
Beni, böylesi bir yoksulluğa iten şey… İhtiyacım olan refaha kıyasla, kendimi çıkmazlarla donatan zaruretlerin bir listesini hazırlıyor gibiydim, hiç durmadan. Uzun bir liste. En başında ise şu yazıyordu: YAŞAMAK. Yaşamağa direnebilir mi bir insan? Elbette öyle. Ben de direnemedim. Fakat tam olarak hangisiydi yaşamak? Evlenmeden önceki mi, sonraki mi? Hem, yıkımları tecrübe etmekle, hayatın bazı fragmanlarını hızlı ve kazasız bir şekilde atlatmak mümkündür diye düşünüyorum. Yani. Umuyorum.
Karım. Eski karım demeliyim belki de. Riyakâr fakat ateşli görünen, oysa aslında yalnızca mahzun bir kadındı. Bazan gerçek olamayacağını rahatlıkla hissedebileceğiniz bir acımasızlıkla bakardı yüzüme. En çok da o çok şiddetli kavgalarımız esnasında.
Savunmasız bir gülümseyişi vardı. Ve şimdi hatırlıyorum da ardında hep aynı delili bırakırdı. Bir veya birkaç saç teli. Onun mutfaktan geçip gittiğini yerdeki saçlarından anlardım. Lavabodan geçtiğini, marketten geçtiğini, Fransa’dan geçtiğini… Saçlarını kendi mi bırakırdı? Geri dönebilmek için. Onu bulabilmem için. Hayır. Hayır çünkü, şimdi hiçbir yerde saçlarını görmüyorum. Fakat evet, evet hatırlıyorum, duştan çıktıktan sonra banyonun yüzeyindeki, o basınca sanki yeşerecek bir çim gibi duran kilimin üzerinde bıraktığı o küçük ayak izlerine bakarak, kolay kolay tahayyül edilemeyeceğim bir şeyin içine fırlatılırdım, çocuğumuzun doğumuna. Bu tahayyül bir yara ve o yara bu dünyadır, çünkü insanlarla iletişim kurma noktasında kendini kaybettiğini bir ben görüyordum. Bende beğenmediği taraflarımın ondaki etkileri sebebiyle tartıştığımızda, sanki sadece suçlayıcı olmayı kendine görev addetmişti. Beni düzeltmek için konuşmuyordu. İçindeki, neredeyse her kadında olan ve bir türlü kurutulamayan bataklığa gömülüyordu gözlerimin önünde. Siz şimdi bu kitabı okurken ve sağ elinizdeki ağırlık, sol elinize birikirken, anlaşılmış olarak ölmeyi ümid ediyorum.
Nasıl derler, işte bir orkide ve işte bir yaban arası. Haydi. Çiftleşin. Birbirimize karışmamız da bir nevî böyle olmuştu. Beethoven dinlediğinizde siz de ayağa kalkıp Polonya’yı fethetmek istiyor musunuz bilmiyorum fakat ben, eski karımın sesini o ilk duyuşumda, Polonya’yı değil fakat kendimi fethedecekmişim gibi hissetmiştim. Bunu sonunda başarabilecekmişim gibi… Ne yazık.
Sonra mı? Sonra… Kargaşa, şekilsizlik, aykırılık, âhenksizlik, yabanıllık, çözülüş ve nihayet parçalanış. Denkliğini bulamayan ‘iki şey’. Biz.
Böylesi bir şeyin bir tek benim başıma geldiğini düşünmüyorum elbette. Hayır, yeni bir şey de değil üstelik. Bunca gezip tozmamdan, bunca değişik yerleri dolaşıp durduktan sonra içimdeki kederi, sıkıntıyı söküp atamadığım için de şaşırıp kalmıyorum üstelik. Ruhumu değiştirmek de ne demek? Veya üstümdeki gökyüzünü? Engin denizleri aşacak tâkatim yok veya Vergilius’un dediği kadar: ‘Karalar, denizler silinsin gözlerden…’ Nereye gidersem gideyim, peşimden gelecek bir şey bırakabildim mi? Doğru, kendimi de birlikte götürmedim mi? Seni de?
Rusya’dan döndüğüm zaman, yani üç ay önce, hasislik, ihtiras veya öc alma hırsından büsbütün sıyrılmış, buna karşılık yalnızca dostluk ve sevgi, ruh cömertliği ve halkın iyiliğini hep kendiminkine üstün tuttuğum bir serdengeçtiliğe sahip, bu ulu zevklerden başkasını tanımayan biri olduğumu söyleseydim, karşıma alıp gözlerine sembollerle aktığım aklı başında olanlar, (sizler?) bu durumumun uydurma taraflarını sezer ve anlattıklarımı sanki ejderhalarla, kentauroslarla, mucizeler ve harikalarla şişirmiş gibi düşünüp, yalanlarımı ortaya çıkarır ve sahtekârlığımı ortaya koyma gayretiyle, içinizde o derece büyük bir güven duyardınız. Buna eminim. Zira insanoğlu, tarihteki herhangi bir uydurmanın içyüzünü ortaya koymak gayesindeyken -saygıdan mahrum bırakma isteğine bürünmüş bir canavarlıkla-, mesela bir kişiye atfedilen aksiyonların, tabiatın akışına doğrudan doğruya zıt olduklarını ve bu hâl ve şartlara göre, kendisini bu gibi bir hareket tarzına yöneltecek insanî güdülerin asla var olmadığını ispat etmekten daha kandırıcı bir kanıt kullanmaz. Mesela İskender’in, büyük kitlelere kendi başına hücum etmekle gösterdiği tabiatüstü cesareti tasvir ederken Quinte-Curce’ün doğru sözlülüğünün şüpheli kabul edilmesi ne kadar yerindeyse, böylece İskender’in bunlara karşı durmakla meydana koyduğu yine tabiatüstü kuvvet ve etkisini tasvir ettiği zaman da aynı derecede, şüpheli görülmesi yerindedir. Öyle değil mi? Elbette değil. Bu kadar zan ile yaklaşmamanızı ümid ediyorum sadece.
Çünkü ben, ilk defa, eğer başkasıyla evlenseydim, yine aynı sıkıntılarla karşılaşır mıydım diye kendi kendime sorduğumda, vücudumun genleşen ve genleştikçe sıkan bir ürpertiyle sarsıldığını hissetmiştim. O soruyu sormuş olmanın bıraktığı etkinin ne derece zehirli olduğunu şimdi daha iyi idrak edebiliyorum. Fakat yine de içimde (içimin neresinde?) büyüyen nefreti kendimden habersiz bir biçimde budayarak geliştiriyorum.
Gitmekle kurtulamadım yani. Bunun ne derece şüpheli görüneceğini de bilerek nefes alıyorum. Almaya çalışıyorum.
Onun yüzünü ilk gördüğüm ânı hatırlıyorum. Artık istemesem de. Bir tableau vivant’yı izliyordum sanki.
Aslında sıkıldığım şey Fransa da değildi. En nihayetinde Fransa denilen şey altı yüz kırk bin altı yüz yetmiş dokuz kilometre kareden müteşekkil bir toprak parçası. Benim asıl sıkıldığım şey Fransızcaydı. Hani şu Gesta Dei per Francos zırvasını yeşerten Fransızca. Beni annemin karnından ağlatarak söküp alan Fransızca. Beni toprağın altında nefessiz bırakacak Fransızca. Ve hatta bu sıkıntım, belki de beni Rusçayı öğrenmeye başladığım yaşlarda yakalamıştı. Karımla Fransızca konuşmaktan yorulmuştum sanki. Sanki onunla başka bir dil konuşabilseydim, böyle olmayacaktı hiçbir şey. Hubert Robert’in renklerle yakaladığı bir romantizm değil bu içimdeki. İnanın. Karımla Fransızca yüzünden konuşamıyorduysam, neden başka bir şey bulamamıştım şu iğrenç dilin yerine? Belki bir yeni lisan keşfedebilseydim, onu davet edebilseydim o yepyeni yuvaya, beni terk etmezdi.
Hayır, hayır, onun, onu anlattığım roman yüzünden beni terk ettiğini de kabul etmeyeceğim. Kendisi, elbette bunu öne sürecekti! Çünkü basitti ve kendisi de yorulmayacaktı! Ayaklarımın altından iskemleyi çekip alması için, üç yüz yetmiş dört sayfalık o kâğıt tomarı kendisine bir kolaylık sağlamıştı. Sağlamalıydı da. Yoksa nasıl kızabilirdi bana? Nasıl durdurabilirdi göz yaşlarını? Beni sevmişti ne de olsa? Değil mi?
Tabiatın, belirli fikirler arasında belirli bağlar kurmuş olduğunu ve bir fikir aklımıza gelir gelmez, arkasından hemen kendisiyle ilgili olan bir fikri getirdiğini, böylelikle de yavaş ve ancak hissedilir bir hareketle, dikkatimizi bu ikinci fikre doğru yönelttiğimizi hiç fark ettiniz mi? İşte Fransızca deyince, dilimden ayrılıkla alâkalı kelimelerin dökülmesi de bundan.
Belki de birbirimize çok alışmıştık. Bunun ne denli kahredici çekirdekler barındıran bir meyva olduğunu hep hissetmişimdir. Alışkanlık. Sürekli yediğimiz ve yerken de ara ara çekirdeklerini dişlerimizin arasında parçaladığımız, evet, evet, birbirimize yedirdiğimiz o değişik form.
Birilerine veya bir şeylere böylesine yüklenmeye çalışmam, zihnimin hayret verici bilgisizliği ve güçsüzlüğü üzerine düşünülecek şeyleri çoğaltıyor. Yine de utanmıyorum bundan. Çünkü yalnızım. Ve yalnız insanlar böyledir.
Son gidişimde, Rusya’da da bu yalnızlığımla bir kez daha karşılaştım.
Neden kapıyı kilitleyip, yola koyulduğumu bilmiyordum. Ne zaman vardım veya ne için oradaydım, hatırlamıyorum. Rusya’ya inişimden yirmi dört gün sonra, uzun bir zamanın ardından ilk defa, heyecanlanmıştım. Hayır, içimde gizli kalmış bir cinnet şüphesiyle karşılaşmamıştım. Belki de böylesi bir şey, kefelerin birinde biriken sözlerimi, diğer kefenin içindeki altınlara nazaran daha da ağır bastıracaktır nazarınızda. Bunu düşünmek bile midemi bulandırıyor. Siz okurlar, çoğu zaman benim her şeyimsiniz.
Tomsk’a varışımın ikinci günüydü. Dalgınlıklar içindeki yürüyüşlerim beni şehrin kütüphanesine ulaştırmıştı. Yalnızlar için gerçek sığınaklar, evet. Ve orada, Fransız bir yazar olmamın verdiği bir ayrıcalıktan mıdır nedir, saygıyla karşılanmıştım. Neden halkın kirli ellerinden uzakta tutulan eserlere dokunmaktan geri kalacaktım? İşte, kapılar şimdi bile açılıyor gibi ardı ardına. İşte, el yazmaları. İşte, mürekkeplere boğulan yüzlerce yığın sayfa. Ve işte. Kırmızılığı soluklaşmış bir dosya içindeki o yarım kalan hikâye. Benim bu yarım kalmışlığımı tamamlamak için ellerimin arasında.
Düşünüyorum da gün içinde insanlarla çok az, birkaç kelime adedince konuşmaya başladım. Fakat eskiden böyle değildim. Kendimle daha çok konuşmak isteğine düşünce, fark ediyorum ki unutuyorum. Kelimeler soluklaşıyor. Nihayetinde insan, kendisiyle kelimeler yoluyla konuşmaz. Nasıl konuşur peki? Bilmiyorum.
Tartışıyorduk. Alışkanlıktan mı? Bilmiyorum. Bir gün, neden o romanı yazdığımı sordu. Durduk yere. Mutfaktaydık. Çay içiyorduk. Romanımın yayınlanmasının üzerinden belki de bir seneye yakın vakit geçmişti. Hep durduk yere oluyordu zaten bir şeyler. Beni nasıl öyle anlattın, diye sordu. Seni mi? Yeni mi okumuştu kitabı? O bir roman, dedim. Seni anlatmak için roman yazmam! Bunu itiraf etmeyeceğini adım kadar iyi biliyorum.
İlk defa, eğer başkasıyla evlenseydim, yine aynı sıkıntılarla karşılaşır mıydım diye kendi kendime sorduğumda, vücudum bir ürpertiyle sarsılmıştı. O soruyu sual etmiş olmanın bıraktığı etkinin ne derece zehirli olduğunu şimdi daha iyi idrak edebiliyorum.
İkimizin ailesi de Dreyfus Davası’nın ikiye böldüğü ailelerden değildi. Hayatımızı, olur olmadık meselelerle dahî ilişkilendirmemek için gayret sarf etmekten yeterince yorulmadım mı? Yüreğim Medusa’nın salından farksız. O. Eski karım. Gençliğinde, evlenmeden evvel. Bir deniz gibiydi aslında. Manş gibi mesela. Durgunsa içilebilirdi. Veya saat beş ise, ölünebilirdi.
Haklıydı. Onu anlatmıştım romanımda. Fakat suçlamak için anlatmamıştım. “İnsan bir şeyler anlatmak istediğinde, suçlamak da ister Ezra!” Bunu nereden çıkarıyorsun!
Tavşanlar sadece şapkalardan çıkarılmaz. Bunu eski karımdan öğrendim. Ona göre ben, kelimelerimin ardında ölü tavşanlar saklıyordum. Bu ifadeyi kendi ağzıyla bana hediye etmişti.
Ellerimin arasındaki kırmızı dosyayı alıp bir köşeye geçtim. Oturmadan, ayakta, kaçıp gitmek ister gibi duran bir kelebeği tutar gibi tutuyordum dosyayı. Ne zaman ayrılmıştı kozasından kim bilir. Kim bilir posasını nereden bırakmıştı? Kapağını araladım.
Tam üç yüz dört gün boyunca, araladığım o kapağın arkasında yaşadım.
Daria Suzkova’nın beni kurtardığını söylemek, basit bir şekilde yanlışlığa düşmek anlamına gelecektir. Beni kurtarmadı fakat daha önemli bir şey oldu. Ben, onu kurtardım.
Karımı kurtaramamış olmanın verdiği bir yıkılmışlıkla belki de. Becerememiş olmam. Gerçi, kurtulmak istediğini söylememişti. Beni kurtar, beni kendimden kurtar, beni senden kurtar, bunların hiçbirini duymadım. Onun da beni kurtarmasını bekleyemezdim. Fakat Suzkova’nın dosyası, biz denilen o belirsizleşmeye yüz tutmuş rengi, belki de zorla yüklenilmiş anlamından ayırdı. Başka renklere karıştırdı. Başka karışımlara.
Sona doğru -asıl mevzuun başlangıcına- yaklaşmalıyım artık sanırım. Çünkü artık sonu gelmez bir şey gibi duruyor kızgınlıklar, anılar…
Şimdi, eserin müellifi ile ilgili yaptığım araştırmalar neticesinde elde ettiğim bilgilere yönelebiliriz:
Daria Suzkova, 11 Kasım 1911 tarihinde Moskova’da doğmuş ve 9 Şubat 1974 tarihinde Tomsk’da vefat etmiş.
Tomsk’un 2. Dünya Savaşı sırasında kuşatıldığı dönemde, radyoda yaptığı yayınlarla tanınmış. Bu yayınlar sayesinde Suzkova, şehrin gücünün ve kararlılığının simgelerinden biri olmuş. 1949’dan 1962’ye kadar İkinci Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde, Finlandiya ile Sovyetler Birliği arasında cereyan eden Kış Savaşı’nda görev alan, Rus edebiyat bilimci ve filolog Alexey Karbov ile evliymiş.
Suzkova, fabrikada çalışan bir doktorun ilk çocuğu olarak Moskova’nın işçi mahallelerinden birinde dünyaya gelmiş. İlk yazdığı öyküler 1924’te basılmış. 1925 yılında ‘Baskılılar’ adlı edebiyat topluluğuna katılan yazar, bu dönemde Mihail Nabutov ile tanışmış ve bir yıl sonra da onunla evlenmiş. Bir süre sonra kızları İrina dünyaya gelmiş. Mihail ve Daria, güzel sanatlar alanında yüksek öğrenime beraber başlasalar da kısa süre sonra Mihail öğrenimini yarıda kesmiş. Bir süre sonra Moskova Üniversitesi’nde yeni bir öğrenime başlayan Daria, 1930’da filoloji alanından mezun olmuş. Mezuniyetten sonra gazeteci olarak Sovyet Stepleri gazetesinde çalışmak üzere Kazakistan’a gitmiş. Bu süre zarfı içinde Nabutov’dan boşanan yazar, Evgeniy Moskovtsev ile evlenmiş.
Kazakistan dönüşünde Tomsk’a yerleşen Suzkova, elektrik santralinde basılan bir gazete olan Enerjinin Eki için yazı editörü olarak çalışmaya başlamış. Bu dönemdeki duygu ve düşünceleri genel olarak ‘Sancılar Saklanınca’ (1932), ‘İsimsiz İnekler’ (1935), ‘Köşegenler’ (1934) ve ‘Burgu’ (1935) gibi kitaplarına yansımış. Suzkova’nın ‘Başla Özle’ (1934) ve ‘Söylemiştim’ (1932) gibi birçok eseri Maksim Gorki tarafından takdir edilmiş.
1930’ların sonuna doğru Suzkova, bazı kötü olaylar yaşamaya başlamış. 1938 yılında kızları İrina ve Maya’yı kaybeden yazarın aynı yıl, o sıralar tutuklu olan ilk eşi Mihail Nabutov, Büyük Temizlik kapsamında öldürülmüş. Kendisi de Kasım 1938’de tutuklanarak yedi ay hapis yatmış. Bu hapis dönemindeki soruşturmalardan birinde tecavüze uğrayan Suzkova, kısa süre sonra ölü bir doğum gerçekleştirmiş. Bu yaşadığı olaylar, Suzkova’nın sonraki eserlerinde sıklıkla gözlemlenebilir. Özellikle ‘Olabilir miydi?’ (1965) adlı eseri oldukça dikkat çekicidir.
1940 yılında Komünist Parti’ye katılan yazar, Tomsk Kuşatması’nın gerçekleştiği 762 gün boyunca şehirde kalmış ve şehirdeki radyoda çalışmış. Bu kapsamda konuşmaları ve yazılarıyla, aç ve sıkıntılı halka destek olan Suzkova’nın tüm duygu ve düşünceleri ‘Mayıs Güncesi’ (1942), ‘Tomsk Sayfaları’ (1942), ‘Savunmanın Hafızası’ (1944), ‘Bizim Belkilerimiz’ (1945) gibi yazılarında ağırlıklı olarak yer alır. Yazarın anılarını içeren ‘Karanlıksız’ adlı kitap 1959’da yayımlanmış ve 1965’de filme alınarak gösterime girmiş. ‘Bunun Bir Adı Olmalıydı’ yazarın yarım kalan tek eseri. Daria Suzkova, Üçüncü Novodeviçe’de gömülüdür.
Suzkova’nın görünüşüyle ilgili bulduğum, Ariana Ponaeva’nın günlüğünden şu bölümü aktarmak istiyorum: “… küçük bir burun, kısa çizgiler gibi çekilmiş kaşların altında şefkat ve kasveti bir arada barındıran ufak, kahverengi gözler, küçük bir alın, çekiç darbeleriyle yontularak belirginleştirilmiş gibi görünen yanaklar, kalın, gri saç telleri; boynuna kadar inen… ve dudakları, demirden kesilmiş gibi, soğuk ve soluk. Aslında onun yüzünü hatırlamak çok güç. Yüzü, yüzünüzü onun yüzünden çevirdiğiniz anda bir bilinmezliğe bürünüyordu sanki zihninizde. Görkemli sükunet ve haşmetli bir zarafet arasına sıkışmış güzel dostum…”
Son olarak, bir gazete kupürü hâlinde elime geçen -fakat hangi gazeteden koparıldığını bulamadığım- isimsiz bir eleştiri yazısını da buraya eklemek istiyorum. Fakat bu yazıyı okur okumaz, zihnimde o vakte kadar oluşan Suzkova portresinden bambaşka bir şey ile beni karşı karşıya kaldığım için bir ürpertiye kapıldığımı da dile getirmem gerekiyor. Zira bu yazıda Suzkova’nın ismi geçmemiş olsa, onun için yazıldığını asla düşünmezdim. İşte o yazı:
Çelişkilerle dolu bir kadın. Takdir edilesi bir gurur, dokunaklı bir tevâzu. Bazan umutsuzluğun eşiğinde kıvranan, bazan ilahî bir neşve ile donanmış gibi görünen bir sûret. Belirli zamanlarda nefret ile bezenmiş ve kendisini rahatsız eden herkese karşı kin kusan bir hâl. Arkadaşlarının en hassası, düşmanlarının en zalimi. Neredeyse çoğu zaman paroksizm ve abartı içinde yaşayan o insan. Daria Suzkova.
Duyarlılığı o kadar fazlaydı ki yaşadığı yüzyılın aurası, ruhuna, diri diri derisi yüzülmüş birinin kanlı etine çuvallar dolusu kırmızı biber serpilmesiyle aynı etkiyi oluşturuyordu. Kendisi ‘teori’nin kadını olarak tanımlanmak istiyordu. Fakat çağdaşları, onun öyle düşünmemesi için çabalama görevini üstlenmiş gibiydiler.
Suzkova birçok kez eleştirmen olmadığını, hatta eleştiriden hiçbir şey anlamadığını ifade etmiştir. Bu nedenle ondan, gözlerinin önüne serilen ciltler hakkında tarafsız ve nesnel analizler beklememeliyiz. Çağdaşı yazarların onda dokuzunun pis, grotesk veya embesil olduğuna karar vermiş ve bunu dolaylı yollardan dile getirmiştir. “Onların vahşetle hiç karşılaşmadıklarını görmek için kör olmak bile az bir şey” diyor Söylemiştim adlı eserinde ve devam ediyor: “Rolümün bilincinde olarak, yok ettiğimiz entelektüel Rusya’ya derinden inanarak, şapkalı ayıların birkaç adım önünden yürüyorum ve her yirmi adımda bir, büyük ve vicdanî olduğuna inandığım yaygaralar koparıyorum, borcum kalmıyor.”
Yazdığı birkaç -eleştiri olarak anılan- yazılarında, iyi seçilmiş alıntılarla, üslupların uygunsuzluklarını, yanlışlıklarını, cümlelerin aralarından sızan çamurlu can sıkıntılarını ve her şey önce de kitabı yazan her kimse, onun, edebî iddialardaki cehaletini ayrıntılıyordu.
Fakat Suzkova her zaman böylesine ilham verici değildi. Karakterini darmadağın eden bu kayda değer sertlik, eserleri bu kadar da küçümsenmeyi hak etmeyen yazarlardan öfke ile karşılıklar almasına sebep oldu. Ruhunun, bu tek başına yaşadığı kısır taşkınlıklar arasında sanki tükenerek azaldığını göremiyordu. Suzkova’nın önyargıları kördü. Yine ve yeniden, bir yazardan hoşlanmadığında, artık onu ayıplı, Araf’a lâyık olan biri olarak görüyor ve adalet rolünü üstlenerek onu kovalamayı ve çakmaktaşı ve kabuklarla yaralamaya çalışmaktan geri duramıyordu.
Suzkova, kelimenin tam anlamıyla, başyapıt kabul edilebilecek bir eser kaleme alamayacağına da inanıyordu. Fakat bunun yanında, bütün dünyanın, dehasını tanımayacak olmasından dolayı da acı bir şaşkınlığa gark olmuş hâlde vefat etti. Gorki’nin kıymetini bilememiş bir anlayışla…
Suzkova’yı kızdıran şeylerden biri de din adamlarının çoğunun, onun kitaplarından habersiz görünmeleriydi. “Rahipler,” diye yazmıştı, “son karara kadar ciddi hiçbir şey okumayacaklarına dair yemin etmiş gibi görünüyorlar!” Ve devam ediyordu: “Utanmadan konuşmaya devam ediyor bazıları, Rahiplerin görece çekimserliklerini açıklayan çok basit bir neden olduğunu söylüyorlar, çoğu Rahip çok fakirmiş, kitaplar pahalıymış, hizmetlerinin binlerce ilgi çekici işi, onlara okumaya ayıracak boş vakit bırakmıyormuş, şafaktan akşama kadar ayinler, günah çıkarmalar tüm zamanlarını emiyormuş ve bunca yorgunluktan dolayı kırılmış bir hâlde ancak dualarını okumaya zaman bulabiliyorlarmış, bakın, şu köşedeki kediler gülüyorlar!”
Eleştirmenlerimizden birinin, Suzkova için yazdığı şu cümleyi hatırlamaktan kendimi alamıyorum: “Daria Suzkova’nın yardımına koşmamalıyız, bu hâlleri ona öyle güzel çığlıklar attırıyor ki!”
Suzkova’ya göre sanatkâr ve düşünür aynı kefededir ve bazan kurbanlarını onaylıyormuş gibi davranır. Egemen bir sakinlikle, sessiz bir ifade netliğiyle, cinayete meyilli bir burjuvanın vicdanının incelenmesi gerektiğini anlatır Tomsk Sayfaları yazısında. Ona göre ahlâki ders, sapandan fırlayan bir taş gibi, vaaz vermeden veya aşağılayıcı yorumlar taşımadan, muazzam bir abartı ile vücud kazanır. Karakterlerini çizerken portrelerden daha keskin bir kontrast yakalamaya çalışır ve yer yer de korkutucu karikatürler elde etmeyi başarır.
“Rahatsız eden yalnızca gerçektir!” Şunu da itiraf etmek gerekir, Suzkova ölümüne yakın, çoğu Rus yazarında görülen o hırstan arınmış gibiydi; dünyaya dair son izlenimlerini toplama hırsı.
Kabristanın birkaç kez yakınından geçmeme rağmen, Suzkova’nın mezarına uğramayı hiç istemedim. Bir ay sonra Fransa’ya döndükten sonra, herhangi bir pişmanlık da duymadım. Suzkova’nın yaşamış olmasına alışmamıştım ve ölmüş olmasına da alışmak istemiyordum. Onunla sadece, okuduğum eserleri yoluyla bağlantı kurmak bana yetiyordu.
Eski karımla bir daha hiç görüşmedim. Onu hatırlamak zorunda kaldığım zamanlarda, bir şeyleri hatırlamanın insanı kahretmediğine kendimi inandırmaya çalıştım. Hâlâ çalışıyorum.
Suzkova’nın dosyasını kütüphaneden alır almaz ki bu biraz uğraştırıcı oldu, onun hakkında Tomsk’ta yapabileceğim kadar çok araştırma yapmaya çalıştım. Onu tanımış olanlarla görüşmek için uğraştım fakat bu konuda bayağı başarısız oldum. Hakkında yazılmış eserleri incelemek dışında, Rusya’da yapılacak pek bir şey kalmamıştı. Suzkova’nın birçok eseri vardı fakat hem eserleri hem de hayatı hakkında yazılanlar ve konuşulanlar pek fazla değildi. Bir süre sonra yukarıdaki kısa biyografiyi hazırlayacak verilerin dışında başka şeylere yönelmeyi bıraktım ve avuçlarımın arasındaki kelebeği Fransa topraklarında hayata döndürmek düşüncesine saplandığım o ilk ânâ dönüp, çalışmaya koyuldum. Tomsk’ta iken ilk önce dosyayı tam olarak anlamaya gayret ettim. Sonradan edindiğim veriler vesilesiyle şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Suzkova’nın yarım kalan bu eseri, önceki hiçbir eserine benzemiyor. Ne üslup ne de konular yönünden bilinen eserleri ile neredeyse hiçbir bağı bulunmayan bu çalışmayı, Suzkova ne zamandan beridir yazıyordu, bu konuda da bir bilgiye ne yazık ki ulaşamadım. ‘Bunun Bir Adı Olmalıydı’ bana, Suzkova’nın kendinden bile kaçmak istemesinin bir yansıması olarak görünüyor. Zira yazarın diğer bütün eserlerinde yer alan ‘gerçeklik’, bu çalışmasında neredeyse hiç yer almıyor desem, yanlış olmaz.
Eserin, Suzkova’nın olmama durumu üzerine de kütüphane yetkilileri ile birkaç kez görüşme gerçekleştirdim. Yetkililer benim adıma, bu eserin Suzkova’nın çalışması olduğunu, belli silsile kayıtları ile aydınlattılar. ‘Bunun Bir Adı Olmalıydı’ eserinin bir kez Moskova’da basıldığını öğrendim fakat o baskıya da ne yazık ki ulaşamadım. Sanırım sınırlı ve bayağı bir baskıydı. Dosyanın içerisindeki sayfalar oldukça temiz ve belli bir sıraya göre dizilmişti. Orjinal el yazmaları yahut dosyaya bu son hâlini veren kişi/kişiler hakkında da elimde bir veri bulunmamakta.
Metnin hiçbir noktasında değişiklik yapmadığımı özellikle eklemeliyim.
Fransa’da Daria Suzkova isminin -diğer eserleriyle beraber- yaşamasını ümid ediyorum.
Konuşma sırası artık eserde.



YORUM