Daima Edebiyat, yepyeni eserlerle yolculuğuna devam ediyor. Haden Öz, küçürek öyküleriyle Daima Edebiyat'ta.
Ölünce mezarıma…
“Ölünce mezarıma para takar mısın,” dedi gülerek.
“Mezara para takılıyor mu,” diye sordum şaşkınlıkla.
Sorumu yanıtlamadan, yüzünde o alaylı gülümsemeyle, “Sen para takacak mısın, takmayacak mısın? Onu söyle,” dedi.
İncitmek istemedim, o yüzden, “Takarım,” dedim.
“Kalkar yerim, yine yatarım,” dedi.
Hiç beklemediğim bir şey söylemişti. Kıkır kıkır güldüm. Gülmem hoşuna gitti.
Yanımda oturan, konuşmamıza pek ilgi göstermeyen kızlarımı gösterdi:
“Senin mi bunlar?”
“Benim,” dedim.
“Benim de vardı. Evlendi. Adana’ya gitti.” Yüzündeki gülümseme solmuştu.
Ne diyeceğimi bilemedim, “Hımmm,” demekle yetindim.
“Karım da gitti. Orda başkasıyla evlendi. Kocası ölünce bana döndü. Ama ben kabul etmedim,” dedi.
Gülümsedim. Yüzüme baktı. Konuşmamızın başından beri yüzüne, gözlerine ve ağzının kenarına emaneten mi, boşvermişlikten mi yerleştirdiğini bir türlü anlamadığım o gülümsemesiyle süzdü beni. Bir şey dememi bekliyordu sanırım.
Neden sonra, “İyi yapmış mıyım,” diye kendisi bozdu sessizliği.
Gözlerine baktım. Gurur duyduğu bir şeyi söyleyip onay bekleyen bir çocuk gördüm.
“İyi yapmışsın,” dedim.
Sağına soluna bakındı. Öne arkaya hafif sallandı. Sonra gözlerime bakıp, “İyi yaptım, iyi,” dedi.
Neden gelmedin?
Ben geldim. Bin kez geldim. Aramızda bir duvar vardı. Bir oyayı işler gibi ilmek ilmek ördüğün bir duvar. Bütün kapıları kapatmıştın, bütün pencereleri de. Işığın sızdığı bir yarık bulsam oradan sızacaktım. Ama yoktu işte. Yoktu. Dipsiz bir kuyu gibi kapkaranlıktı. Sesim bana döndü. Sesimde sesini aradım. Ama yoktu. Yoktu işte.




YORUM