Muhammet Erdevir | Sesin Rengi, İmgenin Sesi: Uğrun Uğrun

ANA SAYFAKitaplık

Muhammet Erdevir | Sesin Rengi, İmgenin Sesi: Uğrun Uğrun

Muhammet Erdevir, yazar Serap Kılınçoğlu'nun ilk öykü kitabı Uğrun Uğrun'a dair yazdığı incelemesiyle Daima Edebiyat'ta.

Erhan Çamurcu | Horasan’dan Anadolu’ya Akan İrfan Irmağı
Büşra Ünal | İsmail Gaspıralı ve “Bela-yı İslam”
Erhan Çamurcu | “Çile” Şiiri ve Necip Fazıl’ın Açtığı Çığır

Sesin Rengi, İmgenin Sesi: Uğrun Uğrun
Muhammet Erdevir

Türk öyküsünde olay örgüsünün öneminin giderek azalması, edebiyat kamuoyunda tartışmalı bir konudur. Pek çok yazar ve eleştirmen öykünün nihayetinde bir “hikâye anlatma” sanatı olduğunu savunurken, son yirmi otuz yılda özellikle bireysel ve deneysel yazarlık anlayışları, olay, kişi, zaman ve mekân unsurlarını minimalize ederek yeni ifade biçimleri geliştirmiştir. Bu yönelim, Türk öyküsüne hem yeni bir estetik imkân hem de anlatının sınırlarını zorlayan bir özgürlük alanı kazandırmıştır. Serap Kılınçoğlu’nun öyküleri, bu modernist-minimalist hattın şiirsel uzantılarından biridir. Onun dilinde sesin ve imgenin ağırlığı, Ahmet Hamdi Tanpınar’dan Sevim Burak’a, Leylâ Erbil’den Tomris Uyar ve Necati Tosuner’e uzanan bir edebiyat geleneğinin güncel halkası olarak okunmalıdır. Bu geleneğin ortak noktası, sözcüklerin anlamları dışında tını ve ritim de taşıyan birer varlık gibi ele alınmasıdır. Kılınçoğlu, bu mirası dış görünüşlerin sezgiyle birleştiği yoğun bir atmosferle yeniden işler.

Serap Kılınçoğlu’nun Uğrun Uğrun adlı kitabı, 2010 sonrası Türk öyküsünde giderek güçlenen fonetik ve şiirsel anlatım anlayışının dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilmeli. Kitabı oluşturan öyküler, olay örgüsünden çok atmosfer, dil, imge ve ses bütünlüğünü önceleyen bir estetik tercih üzerine kurulu. Birtakım edebiyatçıların bu tarz öyküleri deneme ve mektup türlerine yakın gördüğünü biliyoruz. Açıkçası kendi öykü poetikası dışındaki öyküleri farklı mülahazalarla “öykü dışı” ilan etmek bana doğru gelmiyor. Metinsel açıdan bakıldığında önemli olan yazarın istikrarlı duruşu ve metinlerindeki poetik tutarlılıktır. Serap Kılınçoğlu özelinde yazarın olay örgüsü kurmakla bir sorunun olmadığını, isterse pekâlâ olay odaklı metinler yazabildiğini söyleyebiliriz. Ancak belli ki yazarın öyküden anladığı ve öyküde yapmak istediği farklı bir şey var. Kılınçoğlu’nun öykülerinde anlam, çoğu zaman olayların sıralanışıyla değil sözcüklerin müzikalitesi, cümlelerin ahengi ve imgelerin çağrışım zenginliğiyle oluşur. Üç unsurun bileşimi yazarın çok katmanlı metinler inşa edebilmesinin önünü açar. Bu yönüyle yazar, 21. yüzyıl Türk öyküsünde olay merkezli anlatımı geri plana iten ve daha çok şiirsel yoğunluk peşinde koşan bir damarın temsilcisi olarak değerlendirilmelidir.

Kitaba adını veren Uğrun Uğrun adlı öykü, Türk halk kültüründe derin sembolik anlamlar taşıyan turna kuşu ve kalem motiflerini iç içe geçirerek kurulur. Turnalar, Anadolu’nun kolektif hafızasında gurbeti ve özlemi simgelerken; kalem, aydınlığın karanlıkla mücadelesinin aracıdır. Kılınçoğlu, bu iki motifin buluşmasını iyilik ile kötülüğün kavgasında umudun hâlâ var olduğuna işaret eden bir görsellikle sunar: “Kalemciler nasır tutmuş elleri kanayana dek yazıyor. Artık her şey turnaların kanatlarına emanet… Bin bir güneş vuslatın yerini gösteriyor onlara… Kalemciler hikâyenin bitmesi için vuslata söz veriyor.” (s. 17) Burada dikkat çeken, imgesel kodlamanın cümlelerin iç ahengiyle kurduğu ritmik yapı sayesinde sözün şiirsel yükselişidir.

Camdan Öte Candan Ziyade öyküsü, yazarın toplumsal gözlem yeteneği ile bireysel duygulanımı harmanlayışının ve buradan güçlü bir olay örgüsü çıkarışının iyi bir örneğidir. Küçük yaşta köyünden ayrılıp büyük şehre göç eden anlatıcının, yıllar sonra köyüne dönme arzusunun gerçekleşmesiyle karşılaştığı “yokluk” manzarası, bireyin kökenleriyle kurduğu bağın zamanla nasıl yıprandığını gösterir. Burada büyükşehir gerçeği ile aidiyet ihtiyacı arasındaki çatışma, maddi zorunluluklar ile manevi bağların çelişkisi üzerinden işlenir. Yazar, mekânın yalnızca bir fon değil, duygusal bir eşik olduğunu sezdirir.

Olası Hikâyeler Bütünü, Kılınçoğlu’nun kısa anlardan yola çıkarak yoğun bir içsel sorgulama yaratma becerisini sergiler. “Seni görmeseydim asla bu hikâyeyi yazmayacaktım… Merhamette kusurlu olan ben miydim, sen miydin, yoksa kusurlu olan duygularımız mıydı?” (s. 44) gibi sorular, yazarın insan ilişkilerindeki etik ve duygusal karmaşaya bakışını yansıtır. Bu öykü, olaydan çok duygusal yankıyı önceleyen bir anlatımın tipik örneğidir.

Portmanto, günümüz evliliklerinin yüzeyselleşen yapısını ve ilişkilerin giderek tükeniyor oluşunu düşündüren bir bağlamda okunabilir. On yedi yıllık bir birlikteliğin tek celsede, birkaç saatte sona ermesi, yalnızca bireysel bir hikâye değil, çağımızın ilişkilerinde derinleşme yerine hızla çözülme eğiliminin de sembolüdür. Yazar, bu bitişi hukuki bir prosedür olmaktan öte insan hafızasının, birlikte yaşanmış onca anın ve ortak hafızanın, sistemin soğuk işleyişi karşısında nasıl değersizleştiğini gösteren toplumsal bir olgu olarak ele alır. Modern yaşamın hızına, tüketim kültürünün ilişkilerde yarattığı geçicilik duygusu eşlik eder; böylece, bir zamanlar emekle örülmüş bağlar, neredeyse bir imza süresince yok olur. Kılınçoğlu, yalın ama yoğun diliyle bu tükenişin hem bireysel hem de toplumsal boyutunu görünür kılar.

Bir Yarının Diğer Yarısı, Kılınçoğlu’nun üslubundaki şiirsel yoğunluğun, imgesel zenginlikle nasıl bütünleştiğini gösteren iyi bir örnektir. Kavuşması imkânsız iki âşıktan erkeğin, sevgilisine hitaben kaleme aldığı veda mektubu formu, metne hem âşıkane hem de lirik bir tını kazandırır. Sözcükler, ritmik akış içinde, zamanın ağırlığını ve ayrılığın derin sızısını da taşır. “Ey sevgili! Son nefesime kadar rahle başında oturup yazsam da… senin bir bakışını bile anlatmaya kafi gelmeyecektir.” (s. 78) cümlesinde görüldüğü üzere, yazar kelimeleri birer mücevher gibi seçer, her birini anlamın yanı sıra sesin ve çağrışımın imkânlarıyla işleyerek metnin duygusal atmosferini yoğunlaştırır. Kılınçoğlu’nun dili, geleneksel aşk mektuplarının samimiyetini modern öykü anlatımıyla buluşturur; böylece metin, hem bireysel hem de kolektif duygulara dokunan bir edebiyat deneyimine dönüşür.

Öyküde atmosfer, okurun metne nüfuz etmesini sağlayan en güçlü unsurlardan biridir. Olayların ve karakterlerin ötesinde anlatının taşıdığı ruh, metnin iç ritmini belirler. Atmosfer, mekân betimlemelerinin yanında seçilen sözcüklerin tınısıyla, cümlelerin akışıyla, sessiz ve boşlukların ustaca kullanımıyla kurulur. İyi kurgulanmış bir atmosfer, okuru metnin dünyasına davet ederken, duyusal ve duygusal bir süreklilik de sağlar. Bu süreklilik, okurun hikâyeye tanık olmasını ve metnin içinde anlatıcının deneyimini yaşamasını mümkün kılar. Böylelikle öykü, sözcüklerin sınırlarını aşar ve okurun belleğinde kendi iklimini yaratır. Şiirsellik ise öykünün ifade imkânlarını genişleten, anlamı yoğunlaştıran bir tercihtir. İmgeler aracılığıyla soyut duygular somut bir görünüm kazanır; sıradan bir durum, derin çağrışımlar uyandıran bir deneyime dönüşür. İyi seçilmiş bir imge, bir paragraf dolusu açıklamadan daha fazla şey söyleyebilir. Çünkü imge, okurun zihninde kendi yankısını, kendi anlam katmanlarını üretir. Bu açıdan bakıldığında, şiirsellik yalnızca estetik bir tercih değil, metni derinleştiren, onu zaman içinde yeniden okunabilir kılan bir yaratım biçimidir.

2024’te yayımlanan Uğrun Uğrun, Serap Kılınçoğlu’nun ilk kitabı olmasına rağmen, olgun bir şiirsel öykü anlayışının habercisi olarak değerlendirilebilir. Yazarın 2010’lar boyunca süregelen edebi üretimi, çağdaş Türk öyküsünde deneysel ve duyusal anlatım biçimlerinin yükselişine eklemlenir. Kılınçoğlu, ses ve imgeyi merkeze alan bu poetik anlayışla, Türk öyküsünün yalnızca hikâye anlatmakla sınırlı olmadığını, aksine kelimenin müziği ve imgenin derinliği üzerinden de güçlü bir edebi varlık gösterebileceğini kanıtlar. Dolayısıyla Uğrun Uğrun, günümüz Türk öyküsünde olay örgüsünü minimalize eden, sözü sesin ve imgenin alanına çeken bir damarın temsilcisi olarak, hem edebiyat geleneğimizle bağ kurar hem de çağdaş estetik arayışlara cevap verir. Serap Kılınçoğlu, ilk kitabıyla, öykünün şiirle buluştuğu bu sınır bölgede kendine ait bir dil ve atmosfer kurmayı başarmıştır.

YORUM

WORDPRESS: 0