Görmedim, Duymadım, Dokunmadım, Konuşmadım: Kırmızı Pazartesi

ANA SAYFAKitaplık

Görmedim, Duymadım, Dokunmadım, Konuşmadım: Kırmızı Pazartesi

Kiraz Bayram, Nobel Ödüllü Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'in 1981'de yayımlanan romanı Kırmızı Pazartesi üzerine yazdığı incelemeyle Daima Edebiyat'ta.

José Saramago’nun “Körlük” Romanına Dair
Sema Uyar | “Haziran”da Kaçış ve Arayışın Öyküleri
Mustafa Kaya – Ali Güney | BİR BAKIŞ: EKOFOBİ HİPOTEZİ

GÖRMEDİM, DUYMADIM, DOKUNMADIM, KONUŞMADIM: KIRMIZI PAZARTESİ
Kiraz Bayram

“Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için 05.30’da kalktı. Fakat amacına ulaşamadı. Toplum el birliği ile onu engellemeyi başardı! 

Bireyin bir sorunu görmesine rağmen bilişsel ve duygusal nedenlerle “donup kalması” veya “ertelemesi” durumuna psikolojide “eylemsizlik” denir. Sosyoloji ise eylemsizliği, bireylerin ötesinde toplumsal yapıların, kurumların ve normların yarattığı bir ”hantallık” hali olarak tanımlar. Gabriel Garcia Marquez’in 1981’de yayımladığı yedinci romanı Kırmızı Pazartesi tam olarak bu durumu anlatır. Eserin giriş cümlesinden de anlaşıldığı gibi bu eylemsizlik, sadece bireysel bir tutulma değil, kolektif bir suç ortaklığına dönüşür. Herkes cinayetin işleneceğini bilir; ancak “görmedim, duymadım, konuşmadım” diyen kasabalıların sorumluluk almaması nedeni ile Santiago ölüme bir adım daha yaklaşır.

Marquez - Kırmızı Pazartesi

Yayımlandığı andan itibaren hem Kolombiya’da hem de dünyanın dört bir yanında sarsıcı etkileri olan roman, Gabriel Garcia Marquez’in çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayeti anlatır. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın başına gelecekler, nasıl öleceği daha ilk satırlarda bize verilir.  Kırmızı Pazartesi yalnızca polisiye bir öykü değil, bir halkın ortak davranış biçimini ele alıp anlatan psikolojik ve toplumsal ruh bir çözümleyiştir. Birkaç saat içinde soluksuz okuduğum bu roman bana göre birey ve toplum davranışına tutulan “ayna” eserlerinin de başında gelir.

Eserin İngilizce adının “Chronicle of a Death Foretold” olduğu ve “önceden bildirilen bir ölümün tarihi” anlamına geldiği bildirilmektedir. Geriye dönük röportaj tekniği ile ele alınan kurgusu ve yazarın tüm eserlerinde gördüğümüz kimliği olan üslubu ile oldukça başarılıdır.

Garcia Marquez ya da Latin Amerika’da bilinen lakabıyla Gabo, Nobel Edebiyat Ödüllü Kolombiyalı yazar, romancı, hikâyeci ve oyun yazarıdır. 20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri sayılan Marquez, 1972 yılında Neustadt Uluslararası Edebiyat Ödülü ve 1982 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü olmak üzere iki büyük ödülün de sahibidir. Kitap Gabriel Garcia Marquez’in büyüdüğü kasabada işlenen gerçek bir namus cinayete dayanmaktadır. Marquez daha çocukken bu cinayete tanıklık etmiştir.

Gabriel García Márquez

Bayardo San Roman kasabada tanınan zengin, saygıdeğer bir adamdır ve Angel Vicario ile evlenmek üzeredir. Düğün gecesi Bayardo San Roman, Angel’in bakire olmadığını öğrenir. Bu durumdan hoşlanmayan damat, gelini aynı gece ailesinin evine geri getirir. Ailesi tarafından epey hırpalanan gelinin yapılan baskılar sonucu, bekaretini kaybetmesine neden olan kişinin Santiago Nasar olduğunu açıklaması üzerine durum bir anda namus davasına çevirilir. Töre gereği gelinin erkek kardeşleri Pablo ve Pedro Vicario’nun, Santiago Nasar’ı öldürmesi gerekir. Pablo ve Pedro, ellerine iki büyük kasap bıçağı alarak Santiago’yu öldürmek için yola çıkarlar. Bu sanılanın aksine sessiz ve gizli bir cinayet olmayacaktır. Yapacakları işi kasabada tellal gibi duyururlar ancak belediye başkanı dahil kimse durumu ciddiye almaz ve hiçbir şey yapmaz. Hatta rahip yapılacak dini ayine odaklanır. Kardeşlerin bu cinayeti işleyemeyeceği bahanesine sığınırlar. Gerekçeleri ise çoktan hazırdır. Santiago’nun sosyal statüsü. Ancak “statü” işe yaramaz. Bütün kasaba olacakların farkındayken ve olay kulaktan kulağa yayılırken durumdan habersiz tek kişi Santiago Nasar’dır. O, olağan hayatına devam etmektedir. Piskopos o sabah erken saatlerde gemiyle kasabaya gelecektir. Santiago Nasar’da herkes gibi onu karşılamaya gidecektir. Evine ulaşmadan önce nişanlısı olayı duyarak Santiago’yu yanına çağırır. Herhangi bir açıklama yapmadan Santiago’nun kendisine yazdığı aşk mektuplarını biriktirdiği kutuyu geri verir ve gitmesini ister. Olaydan haberi olmayan Santiago oldukça şaşırır ve durumu kayınpederi Nahir Miguel’den öğrenir. Nahir Miguel: “daha ilk andan ona söylediklerim hakkında en ufak bir fikri olmadığını anlamıştım” diyerek Santiago’nun masumiyetini ilan eder. Santiago, şaşkınlık ve korkuyla yeniden eve doğru yola çıkar. Pablo ve Pedro onu takip etmektedir. Evin sokağında karşılaşırlar. O sırada oğlunu değil yalnızca eve doğru koşan Pablo ve Pedro’yu gören ve cinayetten haberdar olan annesi oğlunu evde zannederek korumak için korkuyla kapıyı kapatır. Eve giremeyen Santiago evinin önünde bıçaklanarak katledilir. Günlerden Pazartesidir.

Paris'teki (Fransa) Hotel des Trois Collèges'te, García Márquez'in 1956'da yaşadığı yeri anlatan anma plaketi.
Paris’teki (Fransa) Hotel des Trois Collèges’te, García Márquez’in 1956’da yaşadığı yeri anlatan anma plaketi.

Bu ana kadar değil, bu an dahil herkes seyircidir ve eylemsizlik bir hayata mal olur! Jacques Lacan’ın psikanalitik kuramında ”Büyük Öteki” ve “küçük öteki” adlı kavramlar vardır. Büyük öteki; bireyin dışındaki her şeyi temsil eden en temel kavramlardan biridir. Büyük Öteki; dil, kanun, gelenekler ve toplumsal düzendir.  Kontrolümüzde olmayan, içine doğduğunuz kurallar bütünüdür. Küçük öteki; “ben”in bir yansımasıdır. Benzerimizdir; arkadaşımız, kardeşimiz, rakibimizdir. Aynada gördüğümüz ve kendimizi özdeşleştirdiğimiz görüntüdür. Küçük öteki tekil iken büyük öteki çoğuldur. “El âlem ne der?” sorusundaki o hayali ama belirleyici otoritedir. Biz özne olarak varlığımızı, bu dışsal otoritenin bize biçtiği roller üzerinden inşa ederiz. Lacan’ın şu cümlesi bu durumu en iyi şekilde açıklar: ”İnsanın arzusu, Ötekinin arzusudur.” Yani biz, aslında Ötekinin bizden arzuladığı şeyi arzularız. Bu Vicario kardeşlerin durumudur. Cinayet kararını veren onlar gibi görünür ama gerçekte eylem kararı “büyük öteki”den gelmektedir. Burada kavramlara yüklediğimiz yıkıcı anlamları da ele almak gerekir. Davranışlarımızı yöneten asıl güç, kavramlara yüklediğimiz anlamlardır.  Bu bir “namus” cinayeti idi. Fakat hangi namus? Kitapta “Namus” kavramı, yaşamın kutsallığından koparılmış, kadın bedeni üzerine kurulu dar bir alana hapsedilmiştir. Ailesi, damadın sosyal ve ekonomik statüsü nedeni ile Angela Vicario’yu istemediği bir adamla evlenmeye zorlarken bu zorbalık ile damat ve gelinin ‘kullanım hakkı’ namus sayılmazken bu sistemin doğurduğu trajedi ile insan öldürmek “onur borcu” kabul etmektedir. Dürüstlükten, yaşam hakkına saygıdan ve vicdandan yoksun bir namus tanımı bir erdeme değil, sadece bir cinayete hizmet etmiştir. Kırmızı Pazartesi, kavramların ve değerlerin içini neyle doldurduğumuzun hayati önemini hatırlatır. Eğer toplumsal kodlarımız, bir insanı kurtarmaktan daha değerliyse; eğer “namuslu görünmek”, “vicdanlı olmaktan” daha öncelikliyse, orada her zaman kurban edilecek bir günahsız mutlaka bulunacaktır.

Gabriel García Márquez Evi Müzesi, Aracataca, Kolombiya

Kasaba halkının cinayeti bilmesine rağmen engellemek için hiçbir şey yapmaması sarsıcı bir eylemsizliktir. Pierre Bourdieu’ye göre toplumun eylemsizliğinin kökeninde Habitus yatar. Habitus, içine doğduğumuz toplumsal koşulların bize öğrettiği düşünme ve davranma kalıplarıdır. Bu kalıplar o kadar derine işler ki, bireyler toplumsal yapıyı değiştirmek yerine onu farkında olmadan yeniden üretirler. Toplumsal eylemsizlik, yasal bir zorunluluk değil; psikolojik konfor alanı, ekonomik maliyetler ve toplumsal baskının bir bileşkesidir. Kasabada korkunç bir felaket yaklaşırken ve herkes bunu öğrenmişken kimi cinayetin çoktan işlendiğini sanarak, kimi “şaka yapıyorlardır,” diyerek kimi de “biri nasıl olsa engel olur,” diye düşünerek eylemsizliği seçer. Böylece kolektif bir ”sessiz onay” gerçekleşir. Marquez romanı “ilan edilmiş bir ölümün kroniği” olarak adlandırırken, toplumsal bir eylemsizlik yasasına dikkat çekmek ister. Toplum, olayların akışını bir kez kabul ettiğinde, o yoldan sapmak için gereken iradeyi gösteremez. Bilgi her yerdedir ama eylem hiçbir yerdedir. Cinayet işlendikten sonra kasaba halkının vicdan azabıyla değil de başlarına gelen bu olaydan nasıl kurtulacakları düşüncesiyle ilgilenmeleri, toplumsal eylemsizliğin ne kadar bencilce bir kökeni olduğunu soğuk bir gerçeklikle gözler önüne serer.  Bu eylemsizliği bugün Sosyal medya aktivizmine benzetiyorum. Bir adaletsizlik karşısında klavye başında fırtınalar koparan, ekranlarda sesini yükselten modern insan; mesele gerçek hayatın “dokunulabilir” mesafesine geldiğinde aynı kasabalılar gibi felç olmakta; görmedim, duymadım, konuşmadım, dokunmadım rolünü oynamaktadır. Sosyal medyada, “duyarlı görünmek” gerçek bir eylemin önüne geçmiş, trajediyi hepimiz için bir “seyir nesnesi” haline getirmiş ve vicdanlarımızı temizlemiştir! Gerçek ahlak, sosyal medyadaki dijital çığlıklarımızda değil; eylemlerimizde saklıdır. Üç maymunu oynamak bizi suçsuz kılmaz; sadece failin suçunu hepimize paylaştırır.  

Toplumlar eylemsizliklerini “kaderin kaçınılmazlığı” ile maskeler. Santiago Nasar’ın ölümü; bir dizi absürt rastlantının sonucudur. Ancak Marquez burada kaderi ele alış biçimimizi bize sorgulatmak ister. Kader gerçekten ilahi bir karar mı, yoksa toplumsal bir duyarsızlık mı? Kasaba halkı için yaşanan talihsiz rastlantılar, vicdanlarını rahatlatan birer savunma mekanizmasıdır. “Eğer Tanrı ölmesini istemeseydi, bir şekilde engellenirdi” gözüyle bakarlar. Tanrıya tutulan ayna sorumsuzluğa tutulmaz. Bu nedenle Santiago’nun piskoposu karşılamak için giydiği beyaz keten giysiler, onun seçilmiş masum bir “kurban” oluşunun simgesi gibidir. Bu kurban edilişin en sarsıcı yanı ise “gerçeğin” hiçbir zaman önem taşımamasıdır. Santiago gerçekten suçlu muydu? Marquez bu sorunun cevabı boşlukta bırakır.

Üzerinde durulması gereken bir mevzu da Angela’nın annesi Pura Vicario’nun tutumudur. Zira o da bir büyük öteki kurbanıdır ve ataerkilliğin dişil yüzüdür. Kızını öldüresiye döverek Santiago’nun adını söyletirken aslında ataerkil şiddetin hem mağdurudur hem gönüllü bir onaycısıdır. O sistemin dışında bir dünya tanımadığı için sisteme ihanet etmek yerine, sistemin kurallarını ihlal eden kızına saldırır. Kadınlar bu romanda sadece mağdur değil, aynı zamanda kendi kurbanlıklarının onayını veren seçmenlerdir. Ataerkilliğin sadece erkekler değil bizzat kadınlar tarafından da nasıl ayakta tutulduğunun çarpıcı bir örneğidir.

Kırmızı Pazartesi, sadece Santiago Nasar’ın fiziksel ölümünün değil, bir toplumun vicdan ve ahlaken çöküşünün izleğidir. Marquez bize şunu fısıldar: Bir suçun işleneceğini bilip sessiz kalanlar, bıçağı tutan eller kadar kanlıdır. Kader, çoğu zaman toplumun kendi eylemsizliğini meşrulaştırmak için uydurduğu bir kılıftır. Gerçek ahlak, seyirci koltuğunun konforundan sıyrılıp o kapıyı zamanında açabilmek cesaretini gösterebilmektir. Aksi takdirde, her pazartesi birilerimiz için “kırmızı” olmaya devam edecektir.

YORUM

WORDPRESS: 0