Lavinya Öz | Safahât Üzerine-III

ANA SAYFAİnceleme

Lavinya Öz | Safahât Üzerine-III

Lavinya Öz, Mehmet Akif Ersoy'un Safahât'ı üzerine yazdığı incelemenin üçüncü bölümüyle Daima Edebiyat'ta.

Büşra Ünal | İsmail Gaspıralı ve “Bela-yı İslam”
Lavinya Öz | Safahât Üzerine – II
Lavinya Öz | Safahât Üzerine – I

Safahât Üzerine-III

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir.
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma;
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?”

(Resmim İçin)

“Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecektir,” dizesi, eminim onun hayatı boyunca söylediği tek yalandır çünkü Mehmet Âkif Ersoy’un hayatına baktığımızda, sessiz kalmak şöyle dursun, doğru bildiği ne varsa söylemekten ve yanlış gördüğü ne varsa karşısında durmaktan çekinmeyen bir kişilik görürüz.

1908 yılında İttihat ve Terakki Cemiyetine kaydolduğu sırada, cemiyete giriş için edilmesi gereken yemine itiraz etmesi bunun örneklerinden biridir. Yemindeki “Cemiyetin bütün emirlerine, bilâ kayd ü şart itaat” ibaresini kabul etmez ve:

“Ben Cemiyet’in yalnız emr-i ma’rufuna biat ederim. Mutlak söz veremem!” der. Yani daha en başından, kendi vicdanını ve doğru kabul ettiği ölçüyü herhangi bir kişi ya da kuruma kayıtsız şartsız teslim etmeyeceğini açıkça ortaya koymuştur.

1911 yılında Umur-ı Baytariye Müdür Muavinliği yaptığı sırada da benzer bir durum yaşanır. Baytarlık Dairesi’ne kâtiplik için açılan sınavı kazanan gençlerden Mehmet Emin Erişil ile yakından ilgilenir ve tahsiline devam edebilmesi için kendisine yarım gün izin verir. Âkif’in bu ilgisi, genç adamı önceden tanıdığı ve ona torpil yaptığı şeklinde yorumlanır. Bunun üzerine gencin işine son verilir. Âkif ise bu haksızlığı kabul etmeyerek istifa eder. Genç daha sonra yeniden işe alınır ve yapılan ricalar sonucunda Âkif de görevine döner.

1913 yılında ise yirmi yıllık memuriyetinden bir başka haksızlık yüzünden istifa eder. Müdür yardımcılığını yaptığı dairenin müdürü Abdullah Bey haksız yere görevinden alınmıştır. Âkif, böyle bir durumda kendisinin müdür olma ihtimalini bile düşünmeden, yapılan haksızlığı protesto etmek için görevinden ayrılır.

Mehmet Âkif’in asla tahammül edemeyeceği şey haksızlıktır. Vicdanını kimseye teslim etmez.

Şan, şöhret ve mevki uğruna doğru bildiklerinden vazgeçmeye tenezzül etmediği gibi, para karşısında da aynı tavrı gösterir.  İstiklal Marşımız için ödenen 500 liralık ödülü de kabul etmeyip yoksul kadın ve çocuklara iş öğreten  Darülmesai adlı kuruluşa bağışladığı gibi İstiklal Marşını da “Bu marş bana ait değil halkımıza aittir” diyerek eserlerinden hiçbirin içine almamıştır.

Nitekim Kur’an tercümesi meselesinde de kendisine Kur’an tercümesi yapma görevi verildiğinde bunu kabul eder fakat zamanla, hazırladığı tercümenin kendisinin elinden çıktıktan sonra nasıl kullanılacağı konusunda büyük bir endişeye kapılır. “Şimdi camilerde, evlerde benim kelimelerim okunacak … Ben bunun vebâlini nasıl öderim?” diye düşünerek, tercümeyi hazırlamış olmasına rağmen teslim etmez. Bunun karşılığında aldığı 1000 lirayı iade eder ve haklarını Elmalılı Hamdi Efendi’ye devrederek bu görevden çekilir. Seneler sonra kendisine 10.000 lira teklif edilmesine rağmen bile kabul etmez. Burada mesele para değildir. Mesele, kendi vicdanında taşıdığı sorumluluktur, huzursuzluktur. İnsanların karşısında alkışlanmak ya da bir makamı elde etmek yerine ki bu Âkif için çok kolaydır, kendi doğrusu ile baş başa kalmayı seçer. Bu karakteri, yalnızca istemediği şeylerden uzak dururken değil, inandığı bir davanın peşinden giderken de kendisini gösterir.

Mustafa Kemal’in mücadele çağrısı üzerine:

“Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de (Eşref Edib’e) idarehanenin işlerini derle, topla, Sebilürreşad’ın klişesini al, arkamdan gel.”der ve yanına oğlunu da alarak Ankara’ya gider; halkı coşturan belagat yeteneğiyle vaazlar verir, Millî Mücadele’nin yanında yer alır.

Sonra da günü gelir; memleketinden uzakta, yıllarca sürecek bir gurbeti ve hasreti göze alır. Hayatının farklı dönemlerinde farklı bedeller öder fakat değişmeyen tek bir şey vardır:

“Doğru” bildiğinden asla ödün vermez; “yanlış” bulduğu hiçbir şeye de “eyvallah” demez.

Böyle bir fıtrata sahip olmak kolay değildir. Belki de bu yüzden Âkif’i tek bir sıfatın içine sığdırmak da mümkün olmaz. Bazı Osmanlıcıların onu “Türkçü”, bazı Türkçülerin “Osmanlıcı”, bazı Doğucuların “Batıcı”, bazı Batıcıların ise “Doğucu” diye yaftalamaya çalışması biraz da bundandır.

Hatta laikler kendine İslamcı derken, özellikle “Kur’an’a Hitap” şiirindeki şu dizeleri yüzünden ona kafir diyen sözde İslamcılar dahi olmuştur:

“…

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne tapınak, ne nutuk, ne vaaz dini için
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için
İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne erkeği yüceltmek, ne kadını aşağılamak için
Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor görmek için”

Bana sorarsanız Âkif İslamcı bir Türkçüdür aynı zamanda Batıcı bir İslamcıdır ve aynı zamanda Türkçü bir Doğucudur… Ya da ne yapalım biliyor musunuz; kalıba sokmayalım, okuyalım, anlayalım, tanıyalım. Bu sıfatların hepsinin önünde o; memleketi için toprakları için canını hiçe saymış Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlerinden biridir. Kurtuluş mücadelemizin manevi lideridir. O Kâbe’yi koruyan ebabil kuşlarından biridir. Kısa bir tarif gerekir ise o, Süleyman Nazif’in “Allah’ın şehitleri olduğu gibi Allah’ın şairleri de vardır, o da Mehmet Âkif’tir” dediğindeki kişidir.

Safahât’ta İstibdat ve Hürriyet

Âkif’in doğru bildiğinden vazgeçmeyen karakterini şiirlerinde de açık biçimde görürüz.

“İstibdat” isimli şiirinde sayfalar boyunca zorbalığın, baskının, zorla uygulanan kanunların ve korku üzerine kurulmuş bir düzenin yanlışlığını anlatır. Yanlış gördüğü ne varsa kendi bildiğince lanetler:

“Yıkıldın, gittin ey kirli devir istibdat,
Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz ve kirli bir yâd!”

Şiirin başka bölümlerinde ise istibdadın millette açtığı yarayı şöyle dile getirir:

“Göklerde yüzerken bayraklarımız alçaklara indirdin;
Övünmeyi uman atalara karşı evladı mahcup ettin;
Ne yüce bir millettik; yazık ki sen geldin sefil ettin;
Geleceğe dair umutlarımızı kırdın artık imkânsız ettin.
Rezil olduk… Sen ey kanlı kabus, sen rezil ettin!”

*

“Düşürdün milletin en kahraman evladını umutsuzluğa…
Ne lanetlisin ki rahmetler okuttun şeytanın ruhuna!”

Şiirin devamında gece vakti bir kadının başına gelen olay üzerinden dönemin yüksek rütbeli bir askerinin sebep olduğu haksızlık anlatılır. Kadın, kocasının götürülmesine karşı çıkar:

“Bırakın! Kocam ne yaptı? Nedir suçu günahsız adamın?
Zavallının büyük oğlu öldü askerde;
İkinci oğlu da sürgün Yemen’de bir yerde.” diye feryat eder fakat adam yine de götürülür.

Kadının dilinden yükselen itiraz ise dönemin otoritesine karşı duyulan öfkeyi bütün çıplaklığıyla gösterir:

“Paşam mı? Nerde paşa?
Şu korkuluk gibi dimdik duran herif mi? Paşa?”

Âkif’in hicvi burada daha da sertleşir ve paşayı neredeyse bir karikatür gibi resmeder:

“Şöyle düşün: İki arşın kazık kadar bir boy!
Getir de üstüne külahlı bir kemik kafa koy,
Ocak süpürgesi şeklinde bir sakal yaparak,
‘Senin işte bu yüzün al!’ deyip yüzsüze tak…
Ocak süpürgesi, ancak süpürmüyor yıkıyor,
Nedense bittiği yerden cenazeler çıkıyor!
Budak delikleri tarzında aç da çifte oyuk,
Büyükçe bakla kadar alnının az altına sok.
Bilir misin çalı altında gizli inler olur:
Yılan sabah çıkar, akşam usulcacık sokulur;
Bıyık o kırda yetişmiş diken yemişli çalı;
Ağız da in gibi asla görünmüyor kapalı.
Bu korkunç şekli mümkünse bir düşün şöyle,
Paşam dedikleri yaratık işte ayniyle!
Belinde sadakat kılıcı, elinde bir kamçı,
Korgeneral nişanları altında gördüğüm umacı(öcü).”

Bu mısraların akabinde şiirde kendisine hitap edildiği düşünülen kişinin, Hareket Ordusu ve Örfi İdare Kumandanı, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa olduğu düşünülmüş ve şiirin yayımlandığı Sırat-ı Müstakim dergisi süresiz olarak kapatılmıştır.

Âkif’in kalemi yalnızca yöneticilere karşı değil, toplumdaki ikiyüzlülüklere karşı da aynı sertliktedir. “Mahalle Kahvesi”nde tavla oynayanların:

“Kırık mı geldi söyleyin Allah için şu canım zar?”

“Kırık!”

“Değil!”

“Alimallah kırık!”

“Değil Billah!”

şeklindeki tartışmalarını aktarırken şiirde yaşlı bir adamın ağzından yerleştirdiği şu dizesi: “Yeminsiz oynayamazlar ki, ah çocuklar ah!” ve Köse İmam’daki şeriatı kendi hesabına göre kullanmak isteyen İhsan Bey (!)’e yaptığı hicvi de  sanki bizim ağzımızdan çıkmış gibi tabiri caiz ise içimizin yağları eritir çünkü halkın sesi olmak biraz da böyle bir şey.

Âkif, aydın ile halkın arasındaki mesafenin açılmasını tehlikeli görür. Halktan kopan bir aydınlanmanın gerçek bir karşılığı olmayacağını düşünür. Bu nedenle kalemini mümkün olduğunca halkın yanında, halkın dilinde tutar. Onun bütün telaşı biraz da uyuyanı uyandırmak içindir.

İstibdat Uzun, Hürriyet Kısa

“İstibdat” şiiri, hemen ardından gelen “Hürriyet” şiirine göre oldukça uzundur.  Dikkatimi çekince “Neden?” diye bir soru düştü zihnime. Belki de baskı ve zulüm insanın üzerinde daha uzun iz bırakır. Zor zamanlar uzadıkça uzar; bir gün bir sene gibi gelir. Otuz senelik baskı ve zorbalığı ise varın siz düşünün.“Hürriyet” ise kısa bir sarılma ile de anlatılır. Sözlere gerek yoktur, gözler yeter!

Mısralarda  özgürlük, beyaz entariler içindeki bir genç kızın umut dolu dansı ile başlar:

“Beyaz entarisiyle kar gibi kız,
Sanki cennetten inme bir huri;
Ya da uçan bir seher parçasıdır
Ki nazlı omuzlarında nurdan bir bulut vardır.
Kuşanıp hürriyet kemerini
Geziyor dünyanın her yerini
Hale içine alınca dolunayı şafak
Gönle bu kadar hoş görünür ancak.”

Oradan geleceğimize geçer ve çocukları anlatır bu kez:

“Söktü baktım ki hemen bir alay çocuk öteden,
O nasıl sevinç alayı, o ne alem, görsen!
Her çocuk bir kocaman bayrak edinmiş, geliyor;
“Yaşasın!” sesleri göklere kadar yükseliyor.
Görerek yapma değil hem, ne doğal tavırlar!
Şu yumuşaklara bak: Sanki ezelden özgürler!
-Bağırın haydi çocuklar…
-Yaşasın Hürriyet!”

Âkif’in hürriyetten beklediği şey, yalnızca zincirlerin kırılması değildir.

Nitekim kısa süre sonra gördüğü başka bir manzara da onda büyük bir hayal kırıklığı yaratır.

“Süleymaniye Kürsüsü’nde” isimli eserinde İstanbul’a döndüğünde karşılaştığı manzarayı anlatırken:

“Bir de İstanbul’a geldim ki;
Bütün çarşı pazar
Naradan çalkalanıyor! Öyle ya;
Hürriyet var!
Taşkınlık geldi mi, mantık savuşurmuş. Doğru;
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.
Kimse farkında değil anlaşılan, yaptığının;
Kafalar hayallerle tütsülü, gözler kızgın.
Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!”

Devamında ise daha açık biçimde şöyle der:

“Ne dairelerde memur, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne eğitim, ne alış var ne veriş.
Çamlıbel sanki şehir: Zabıta yok, rabıta yok;
Aksa kan sel gibi, dindirecek hiç kimse yok.”

Buradan bakınca Âkif’in hürriyet anlayışını yalnızca “istibdada karşı olmak” üzerinden okumak eksik kalır. O, baskıdan kurtulmayı isterken bunun yerine başıboşluğu koymuyor. İstibdadın karşısına yalnızca “serbestliği” değil; eğitimi, sorumluluğu, bilinci, çalışmayı ve ahlakı da koyuyor çünkü özgürlüğün kendisi kadar, insanın o özgürlüğü taşıyabilecek bir bilinçle yetişmesi gerektiğini de düşünüyor.

Bunca mücadele, bunca umut, bunca bekleyiş…

Sonunda karşısına çıkan hürriyet, hayal ettiği bir hürriyet değil.

Sanki içinden:

“Bu da nedir? Hayır, hayır… Ben böyle hayal etmemiştim hiç. Aşağı tükürsem sakaldı, yukarı tükürdüm bıyık çıktı! Vahlar olsun!” demiştir gibi hissediyorum. Naçizane.

Köse İmam”da bunu adeta bir uyarı şeklinde dile getiriyor zaten:

“Bu cahillikle bir yere varılmaz; bilim çağındayız bakın!
Oğlum, eğitiminiz ailelerden başlasın.
Yalnızca hürriyeti ilan etmekle bir şey çıkmaz;
Hürriyet düşüncesini hazmettiriniz halka biraz.”

Hürriyet ilan edilebilir fakat hürriyetin ne olduğunu anlamak, anlatmak onu taşıyabilmek ve doğru kullanabilmek başka bir meseledir. Özgürlük, sorumluluktan bağımsız değildir.

Onun hikâyesinde istibdat da vardır, hürriyet de.

Makam da vardır, makamı terk etmek de.

Para da vardır, parayı geri çevirmek de.

Devlet görevi de vardır, haksızlık karşısında istifa etmek de.

Vatan sevgisi de vardır, vatanından uzak kalmak zorunda hissetmek de.

Ve bütün bunların ortasında değişmeyen bir Âkif vardır.

Doğru bildiğinden vazgeçmeyen bir Âkif.

Kendi dilinden dinleyelim:

“Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek,

Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek.”    

(İki Arkadaş Fatih Yolunda)  

O, zaman kendi döneminin farklı kesimleri tarafından farklı şekillerde anlaşılmış, hatta farklı şekillerde etiketlenmiştir fakat Âkif’in asıl meselesi kendi vicdanına sığabilmektir. İşte bu yüzden onu tek bir düşüncenin, tek bir siyasi görüşün ya da tek bir sıfatın içine hapsetmek mümkün olmaz. Onu bir kalıba yerleştirmek yerine, neden böyle düşündüğünü anlamaya çalışmalıyız, özüne inmeliyiz, uyarılarını almalıyız, öğütlerini dinlemeliyiz, kısacası söz uçtu yazı kaldı, hepsi şiirlerinde var.

Safahât’ın üçüncü kısmını bitirirken, yine Safahât’taki “Hasbihal” şiirinin girişinde yer alan şu mısralardan daha uygun bir final bulamayacağımı düşünüyorum:

“Mâ medâ fâte; ve’l-mü’emmelü gaybun
Feleke’s-sâatü’lleti ente fihâ.”

A. Vahap Akbaş’ın günümüz Türkçesine tercümesiyle bakın ne demiş Âkif:

“Geçmiş ölüp gitti ve bilinmiyor gelecek zaman;
Ancak akıp giden şu anın sahibidir insan.”

Geçmişi okuyalım, geleceği düşünelim tamam da elimizde olan yalnızca şimdi’dir, Âkif’in ışığı doğrultusunda bunun kıymetini bilelim.

Hey, Asım’ın nesli burada mısınız?

YORUM

WORDPRESS: 0