Mustafa Kaya ve Ali Güney, Simon C. Estok'un Kapodakya Üniversitesi Yayınlarından (KÜN) çıkan "Ekofobi Hipotezi" adlı kitabını inceledi.
BİR BAKIŞ: EKOFOBİ HİPOTEZİ
Mustafa Kaya[1] – Ali Güney[2]
Çevre farkındalığının oluşmasında düşünsel tartışmaların önemi açıktır. Düşünsel tartışmalar sayesinde çevre ile ilgili bakış zenginliğinin yanı sıra, insanoğlunun çevre ile ilgili yaklaşımlarının oluşmasında düşünsel bir temele ihtiyaç vardır.
İnsan, antroposen ve biyofili kesişimini nasıl sağlar? Doğanın işleyişi ve rutin düzeni, insansıl düzeni korkuturken, insan ne yapar? gibi sorular ekofobi hipotezini okurken akıllara gelen sorulardan sadece birkaçıdır. Estok kaleme aldığı Ekofobi Hipotezi adlı kitapta insan çağında doğayla bağlantı ve ilişkilerimizin yeniden değerlendirilmesini kaleme alır.
Sımon C. Estok’un kaleme aldığı Ekofobi Hipotezi adlı kitap Kapadokya Üniversitesi Yayınlarından, M.Sibel Dinçel’in çevirmenliği ile 2021 yılında çıkmıştır. Kitap kapağını çevirdiğinizde okuma kılavuzu ile okuyucuları karşılıyor. Estok, ekofobi hipotezi meselesini 7 bölümde inceliyor.

Kitabın giriş kısmında ekofobi kavramının teorik tartışmasına yer verilirken ilerleyen sayfalarında kitabın içeriği hakkında kesitler sunmaktadır. Kitabın yazarı, Güney Kore’nin kadim üniversitelerinden biri olan Sungkyunkwan Üniversitesinde; ekoeleştiri, edebi kuram ve Shakspeare üzerine çalışmakta. Ekofobi hipotezi olarak kaleme aldığı eserde; biyofili hipotezinde açıklaması eksik konulara yönelik inşa ettiği ekofobi hipotezini kurgulamayı amaçlamaktadır. Estok’un ele aldığı kitapta ana amacını şu cümlelerle dile getirir: “Ekofobiyi, günlük hayatlarımızda ve edebiyatta, homofobi, ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı olarak var olup hemen göze çarpmayan, doğal dünyaya karşı duyulan mantıksız ve nedensiz bir nefret olarak tanımlar. Bu kavramın Robisch’ten daha yetkin kimselerin eline geçirmesi ve kullanmasının yanı sıra, kuramsallaşmasını da ümit etmiştim (syf:13).” Aslında kitap; gelişmekte olan bir alana dair bilgiler saklamakta içinde. Dünyanın sistemlerini bir parça olsun onarmak adına ve “ zararın neresinden dönülse kardır” düşüncesiyle aktivist bir plan oluşturmak ve organize olarak çalışmak gerektiğini vurgular. Estok; ekofobinin maddesel ve genetik bileşenlerle desteklendiği savunmaktadır. Burada kaçınma ve nefret duyguları ekofobinin iki belirtisidir. Ekofobi tezi, korkunun biyolojik ve psikolojik temellerine dikkatimizi çekerek kendi doğa fobilerimizi yeniden gözden geçirilmesini öğütlemektedir. Estok, uyumsuzluklardan doğan şartlanmalarımız nedeniyle oluşan ekofobinin kültürel bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. İnsanın kültürel ekofobinin uyumsuzluk özelliklerini nasıl benimsediğini değerlendirmeye davet eder. Ekofobi trajik anlatıların merkezinde yer alan hüsranla sonuçlanan eylemler hakkındadır. Terry Eaglaton’un deyimiyle “o akıl sır ermez Doğa faktörüne”karşı hakkını savunma olaylarını temsil etmişlerdir. Nitekim tragedyalarda insanın doğa karşısındaki çaresizliğini insana hatırlatan, doğaya karşı iktidarsızlığının ifadesidir.
Kitabın birinci bölümü -maddesel ekoeleştiri, genler ve fobi/fili yelpazesi- ekofobi kavramının alt zeminini kurgular. Ekofobi hipotezi, Wilson’un biyofili anlayışının sınırlılığını dile getiren bir endişeden ortaya çıkmıştır. Genetik materyalizmin keşfiyle, gen ve genlerin doğal dünya ile etkileşim kurmasındaki önemini ele alır. Bu bölüm ekofobinin genetik materyalizm bağlamı dışında kurgulanmaması gerektiğine işaret etmektedir. Tarih boyunca, gen kuramı, evrimsel biyoloji ve bilişsel nöroloji alanlarında çalışan bazı bilim insanları, çalışmalarında genetik determinizm alanındaki düşünceleri kendi çirkin amaçları doğrultusunda kullanmış olsalar da, aslında gen kuramı etik anlamda zarar görmemiştir (syf 33). Gene yüklenen anlamın mitsel bir öğretiden uzak, totemcilik ve dini törenlerin belirleyicisi olmadığı söylenir. Davranış örüntülerimizin genlerimizin diziliminden daha hızlı değiştiği; bu yüzden de öncelikle davranışlarımızın değişmesi gerekmektedir. Nitekim altıncı yok oluş çağında Michael Beard’ göre değişen insan olmayacaktır. Beard burada ahlak ve gen ilişkisinde, erdemli pratikleri indirger, genetik yatkınlıkları ise yüceltir. Ancak ahlak ve gen yaptıklarımızın, davranışlarımızın ve ekofobi yelpazesinde iştirakimizin temelini oluşturmaktadır. Her iki unsur da eyleyiciliğimizin, yaptıklarımızın, davranışlarımızın ve ekofobi/biyofili yelpazesine katılımımızın temelini oluşturmaktadır (syf:40). Bu bölümde sözün özü olarak denilen; ekofobinin genetik materyalizm çerçevesinde kurumsallaştırılması gerektiğidir.
Kitabın ikinci bölümünde medya ve akademik dünya tarafından yıkıcı doğal afetlerle birlikte savaşın ve terörün bir arada ele alınmasının, doğayı karşısında savaşılacak bir nesne olarak gören anlayışı pekiştirdiği görüşü ortaya konulmakta. Medya ve anlatılar, anlatı konusu nesnelere karşı ne derecede kayıtsızlık ortaya çıkartmaktadır ve dolayısıyla dünya nasıl olup da önemsenmeyen ve etik bazda dikkate alınmayan nesne haline gelmiştir? (syf:46). Medyada yer alan insanların korku ve nefretten kaynaklanan bir çöküntüye uğrama hallerini resmetmektedir. Terör görüntülerinin günümüzde doğa betimlemelerinin ana deseni haline geldiği konusuna yoğunlaşır. Ortaya konulan militarist bakış açısıyla hazırlanan modeller hem bugünün doğasına hem de geleceğin doğasında distopik imgelemlerin üremesine neden olacağı vurgulanır. Böyle bir durumda insan kendisini giderek artan bir şekilde kuşatma altında ve korumasız hissetmektedir (syf:54). Antroposantrizm ana unsuru olarak ekofobi korku ve nefretin planlanmasında doğal dünya ile olan ilişkisini yapılandırır. Giderek artan bir şekilde terör ve ekofobi, doğanın 21.yüzyıl senaryolarına şekil vermektedir ve sonuçta yine artan bir şekilde hayal gücümüzü şekillendiren dehşet ve korkunun ötesine geçmemek gibi bir durumda oluşmaktadır (syf:59).

Estok kitabın üçüncü bölümünde ekomedya konusuna değinir. Popüler medyanın ürettiği içerklerin, doğaya zararlı eylemlerin ve ürünlerin durdurulamamasından dem vurur. Çevreci konularla ilgili mesajların içeriğinin yoğun olmasına karşın, insanların hassasiyetlerinin azalmasında ve işlerin daha kötüye gitmesinden bahseder. Kötü gidişatın birçok nedeni olduğunu belirten yazar; önemli olarak ekomedyanın, ekofobiyi yaygınlaştırdığı iddiasıdır. Ekomedyanın ekofobi konusu üzerinde yeterince hassasiyet göstermediğine işaret etmektedir. Ekomedya, genellikle diğer hak-inkâr edici davranışlarla iç içe geçmişliğinden dolayı, ekofobi vericisi gibi davranmaktadır (syf:68). Medyada yer alan filmlerin içeriğinde ekofobik unsurların yer aldığı bahsedilmekte. Bunun yanı sıra ekomedya da ekofobinin beslenebileceği doneleri hazırlamakta. Ekomedya aşılması zor anlatımsal engellerle başa çıkabilmek için alışıldık olanı pazarlamasının yanı sıra, gerçek bir ölçek sorunu bulundurur. İnsanları galeyana getirmek konusu oldukça zordur. Burada insana yönelik yapılan hamlelerin tamamının yansıması insanların merhamet yoksunluğuna işaret eder.
Kitabın dördüncü bölümünde insan varlığının ve eyleyişlerinin antroposen dünyasındaki şaşırtıcı boyutlarıdır. Batının besin modellerinin çevreye zarar verdiği konusuna değinilmiştir. Ekofobik durum çeşitlilik içerisinde yaşamına devam eder. Şöyle ki doğal çevreye karşı duyulan korku, hor görme, aldırmazlık veya umursamazlık barındırabilir. Bu bölümde bir önceki bölümde yer alan ekomedya unsurunda ekofobik söylemden ziyade ekolojik söylemler yer alır. Karşı karşıya olduğumuz ve giderek artan çevresel sorunlar konusunda medyanın büyük bir gayretle insanları bilinçlendirme çabalarına karşın, sorunların tarihte hiç görülmediği kadar neden şu sıralar daha da arttığı sorusu fazlaca dikkatleri çeker olmuştur (syf:99). Estok burada biyofili hipotezine değinerek antroposenin çevre üzerindeki yorumlarını ele alıyor. Gerçek yerine sanallığa yöneldikçe doğal dünyanın özdekselliğinden uzaklaşıldığını vurgular. İklimin can çekişmesinde yaşadığı zorlukların boyutları imgelemimizde dar bakışlı bir odaklanmadan çözümlenir.
Beşinci bölümde terör ve ekofobi kavramlarına değinerek, gıda ve ekofobi tartışmalarına devam edilmektedir. Laura Wright’ın Vegan araştırmaları projesi kitabından yola çıkarak terör zamanında veganizm konusuyla bir başlangıç yapılır. Kitapta et pişirme ve yeme eylemleri, insanlığın doğa ile kuracağı ilişkilerde önemli bir rol model oluşturduğu vurgulanmaktadır. Değişime ayak uydurabilmek için ekofobinin farkındalığı ile birlikte çalışmalar gerçekleşebilir. Burada Estok gıdaların güvenirliliğini, çevreye olan etkisini, gıda olarak standartlarının yükselmesine değinmektedir. Organik gıda hareketi sayesinde dikkatleri çekmeye başladıysa da kontrol etiği ve ataerkil kapitalizm arasındaki merkez oluşturan bağlantıları anlayabilmek adına daha çok çabalamak gerekmektedir. Burada kontrol kaybı beklentisi de ekofobiktir. Medyada yer alan terör ve iklim değişikliği haberlerinin yanı sıra, gıda konularında ana akım medyada, belgesellerde ve yazılarda 21. Yüzyılın değişmezi haline gelmiştir. İnsanlar gıda seçimlerini gitgide siyasi bir eylem belirteci olarak görmeye başlamışlardır. Görünen o ki küresel gıda anlayışı içerisindeki temel ekofobik sorunları açıklamaya en yaklaşan türden etik analizleri yapan yazarlar, bu konuda hava attıkları suçlamasıyla karşılaştırmaktan da en az endişe duyan kişilerin başında gelmektedir (syf:129).
Altıncı bölümde ekofobinin delilik imgelemi ile iç içe girmesi konusunda sorular bulunmaktadır. Çok güzel bir soruyla bölüm devam eder: Değişkenlik ve öngörülmezlik korkularımızı, ekofobimizin çerçevesini ve delilik sınırlarımızı ne ölçüde belirler? Deliliği ortaya koymak zordur; zira delilik hala kendisine has bir dil kullanarak kendi kendisini ifade etmekten alıcı kurmaktadır. Deliliğin edebi ifadelerinde ekofobinin nasıl işlediğini anlamak için iki anahtar terim *ekofobi ve delilik *terimlerinin tanınmasına gereksinim oluşturmuştur. Zira erken modern dönem, deliliğin tarihi bakımından bir dönüm noktası olur. Bu bölümde delilik imgelemi mitsel ögeler, efsaneler üzerinden aktarılmaktadır. Çünkü deliliğin bir tür canavarlık olduğuna işaret etmektedir. Deliliğin; edebi ifadelerinin tıbbi, kültürel, siyasi, dini ve psikolojik varsayımlarını hem yansıttığını hem de sorgulandığını göstermiştir. Fakat delilik tartışmasını, çevreci etiği ve hem edebi anlamda hem diğer şekillerde, doğa ile ilgilikavramların deliliğin yapılandırılmasını nasıl ve neden bahsedileceğini dâhil edecek şekilde açmak gerekiyor (syf:164).
Kitabın son bölümünde ise üretim fazlalığı ve üretimden artan nesnenin kullanımı incelenmektedir. Doğa, toprak, çiçek, nehir vd. doğanın muhafızlarının ekofobi ve israf arasında ciddi bağlantılar oluşturmaktadır. Bu bölümde çöp üzerine yazılmış şiirlerin yorumlanması yer almakta. Mary Douglas’tan Zygmunt Bauman’a kadar çöp kuramının çok geniş bir değerlendirmesini ve atığın sinematik ifadesinin değerlendirmesi hedefler. Kitap içerisinde birkaç şiirin incelenmesi sonucunda, atığın oluşmasına neden olan etkenlerin çağdaş şiirde bir kaygı nedeniyken; çağdaş yaşamın önemli bir gerçekliğini oluşturduğu ifade edilmekte.
Sonuç kısmında ilerlemenin olabilmesi için doğayla samimi bir anlaşmanın olması gerektiği vurgulanır. Ayrıca ekofobi ve biyofili etik ilişkileri yelpazesinde -ki iki kavram zıt gibi görünen fakat birbirine tamamlayan bir üslup benimser- tek bir durumdan hareket etmeyi öğütlemez. Dolayısıyla ekofobi veya biyofili durum değil, birer hipotezdir. Bu kitapta ekofobi hipotezini oluşturmaya yardımcı olmaktadır.
KÜNYE
Kitap Adı: Ekofobi Hipotezi
Sayfa sayısı:230
Yazarı: Sımon C. Estok
Çeviren: M. Sibel Dinçel
Basım Yılı:2021
Basım Yeri: Kapadokya Üniversitesi Yayınları
:
[1] Mustafa Kaya
[2] Ali Güney



YORUM