Sibel Karaca | Kardaki Ayak İzleri

ANA SAYFAÖykü

Sibel Karaca | Kardaki Ayak İzleri

Daima Edebiyat yepyeni eserlerle yoluna devam ediyor: Sibel Karaca "Kardaki Ayak İzleri" öyküsüyle Daima Edebiyat'ta

Novelius Edebiyat Öykü Seçkisi “İlkyazdan Düşenler” Çıktı
Hikmet Şimşek | Takunya
Uğur Demircan’ın İlk Kitabı “Kilim” Okurla Buluştu

KARDAKİ AYAK İZLERİ
Sibel Karaca

Soğuk, çok soğuk. Gün henüz ağarmadı. Sokak lambalarının ışığında tek tük uçuşan kar taneleri tipinin durduğunu, havanın sakinlediğini gösteriyor. Yere düşmek için aceleleri olmayan beyaz minik kuş tüyleri gibi uçuşuyorlar. Gökyüzü kızıl. Bir ton sonrası kırmızı, kan kırmızısı. Yeryüzü beyaz. Bütün cadde ipek bir örtü ile kaplanmış gibi. Aldatıcı bu tertemiz bembeyaz görüntü biliyorum. Zorlu koşullara rağmen erimesin kalsın, altında yatan kötülüğe beyaz mermer görünümlü mezar olsun istiyorum.

Kimseler yok etrafta. Ne bir araba, ne bir insan evladı. İlk ayak izini ben oluşturuyorum. Kapıdan adımımı ürkerek atıyorum. Akşam haberlerde yoğun kar yağışının birkaç gün daha devam edeceği yer yer otuz santimetreyi bulacağı, bu sebeple okulların tatil edileceği anonsu yapıldı. Ekranın altından kırmızı bantla iri harflerle yazı geçerken kesildi elektrikler. Sobanın kızgın harlı alevleri garip gölgeler oluşturuyor odanın duvarlarında. Sanki ruhların ölüm dansı. Ceren, gölgelerle dans ediyor, okulun tatil oluşunu kutluyor. Ceren’im ahu gözlüm, kadersizim, bahtsızım.

 Bütün binalar kapkara heyula gibi yükselirken dört bir yanımızda dışarıda karın aydınlık beyazı, içeride sobanın kırmızı alevleri sanki az sonra olacakların habercisi. Cennet bir adım ötede sokak kapısının hemen ardında, cehennem yanı başımızda evimizde odamızda. Mahallede bir bizim evimiz kaldı bahçeli tek katlı. Dökük, virane, yıkık değil. Babadan kalma bir ev. Güzel mi bilmem. Arsa payına göre iki daire veriyordu müteahhit. Kabul etmedi Aziz. İlle de dört isterim diye tutturdu. Sana ne oluyor diyemedim. Birinde oturur diğerini kiraya veririz. Hem demirine harcına tuğlasına sinmiş ne varsa yıkılır gider. Yenilenir tazelenir, geçim kapısı olur.

Keşke öğretmen olsaydım. Okullar tatil ama hastalarım beni bekler. İyi ki annemden el almışım, iyi ki serum takmayı kalçadan iğne vurmayı öğretmiş bana. Aziz’e kalsak… Demir bahçe kapısını eldivensiz tuttuğum yer acıyor. Buzlanmış demir kulp elimi yaktı. Kızgın soba maşası gibi. Yüreğim yangın yeri, damarlarımda buzlu sular. Ne yangın sönüyor ne de ısınıyorum. İlk adımımı korkarak atıyorum yeni yürümeye başlayan çocuklar gibi. Derinliğini kestiremiyorum, sonu nerede, kaldırım nerede bitiyor cadde nerede başlıyor? Dizime kadar batıyorum. Ayağım yeri bulunca rahatlıyorum. Sonra ikinci, üçüncü adım daha güvenli geliyor. Parlak beyaz gözümü alıyor, rehavet çöktürüyor. Kardaki ilk ayak izleri bana ait. Üşüyorum, çok soğuk. Soğuk bıçak gibi kesiyor yüzümü acıtıyor. Üzerimdeki ağırlık git gide artıyor. Son zamanlarda aldığım kilolardan mantomun önü kapanmıyor. Mecbur çift kazak giydim. El örgüsü berem başımı sıcak tutuyor, bir tek başım üşümüyor.

Karlar ayağımın altında gıcırdıyor, inliyor sanki. O inilti bana mı ait yoksa? Ne kadar yavaş yürüsem de karda yürümek çok zor yoruyor insanı, nefes nefese kalıyorum. Göz kapaklarım ağırlaşıyor, elimdeki çanta gitgide ağırlaşıyor. Adımlarımı daha kısa daha sık atmaya çalışıyorum. Uzanmak istiyorum olduğum yere. Derin ayak izlerim beni içine çekiyor sanki. Nahide hanımın iğnesi, Faruk beyin serumu acil ve zorunlu olmasa çıkmazdım evden. Ceren’ime sarılır uyurduk yün yorganın altında. Sıcacık küçük bedenindeki masumiyet ısıtırdı annesinin günahkâr bedenini. Okulların tatil haberini duyduğunda sevinçten zıp zıplamıştı. Odasından atkı eldiven bere getirmiş;

“Kardan Kadın yapalım anne,  ama önce melek yapalım “ demişti heyecanla. Sonra benim işe gitmek zorunda olduğumu öğrenince suratı asılmıştı ahu gözlümün.

“Babanla yaparsınız “diyorum ruhsuz bir sesle. O an sanki ben yedi yaşında bir çocuk, o otuz yaşında bir kadın. Öyle bakıyor yüzüme. Camın önünde sokak lambalarının ışığında uçuşan, döne döne dans eden, iri iri yastıktan boşaltılan tüyler gibi yağan karı seyrediyor, masallar uyduruyoruz birbirimize. Soba geçmek üzere ama üşümüyoruz. Cerenim ısıtıyor hem evimi hem yüreğimi. İkimizde neşemizden duymamışız kapının çalışını. Kaç kere basmış zile Aziz. Eminim basmadığına ya, anahtarı da vardı üstelik. Bahane yaratacak illa ki.

Çok soğuk. Hepi topu iki durak benim evden Nahide hanımın evi. Kontörüm olsaydı arardım gelemeyeceğimi haber verirdim. Bitmek bilmedi yol, uzadıkça uzadı. Aynı yerde sayıp duruyorum sanki. Hala kimseler yok etrafta. Hava aydınlanacağına kararıyor, kızıllığın yerini koyuluk alıyor sanki. Arkamı dönüp bakıyorum geride hayat var mı diye, yok. Ayak izlerim de yok. Panikliyorum, uykum açılıyor, kısa ama daha çabuk adımlar atmaya başlıyorum. Her adımımda arkama bakıyorum, ayak izlerimi göremiyorum. Heyecanlanıyorum, ne oluyor, kim örtüyor ayak izlerimi. Kar yağmıyor ki. Hem yağsa da bu kadar çabuk kapatamaz. Nefes alıp verişim hızlanıyor, üşümem geçiyor, terliyorum.

İçmiş yine Allahın belası. Bağırma diyorum çocuk uyuyor. Başlatma piçinden şimdi diyor. Beğenmiyorsan defol git yeter artık diyorum içimden. Sanki gözlerimden anlıyor ne dediğimi

“Başıma mı kakıyorsun ha bir de utanmadan. İç güveysi değilim lan ben. Piçinle seni aldığıma, namusunu temizlediğime dua edeceği yerde çemkiriyor bir de. Ben almasam seni çoktan orospu olmuştun. Köpekler gülerdi halinize. Koyarım kapının önüne ikinizi de feriştahı gelse alamaz. “

Susuyorum, içime kaçırıyorum çığlıklarımı. Yere düşüyorum. Soğuk taş zeminde annemin düştüğü yere yüz sürüyorum. Aziz, babamın dikildiği yerde sıkılı yumruklarla artık ezberlediğim hakaretleri yağdırıyor. Acımı umursamıyorum hemen oda kapısına çeviriyorum bakışlarımı. Şükür ki benim durduğum yerde değil Cerenim. Uyuyor tüm masumiyetiyle, kıvranıyorum tüm günahkârlığımla. Ya o da kaçarsa benim gibi? Tutulursa, âşık olur söz geçiremezse yüreğine? Ya vaatlerine inanıp kanar sonra da bir çıktığı eve iki dönerse? Kar gibi örtüp kapatmalıyım her şeyi,  susturmalıyım kaderin cilveli sesini.

Taş zemin soğuk, oda sıcak. Aziz çoktan zıbardı. Yavaş yavaş kalkıyorum sızlayan bedenimle. Soba iyiden iyiye geçmiş, az bir kor kalmış küllerin üzerinde. Sessizce bol bol kömür atıyorum içine. Sobanın kapağını aralık bırakıyorum. Ceren’in yanına giriyorum usulcacık. Aziz, karşı divanda görevini layıkı ile yapmış bir koca gibi horlayarak uyuyor. Cerenimin minik bedenine sarılıyor kokusunu çekiyorum içime. Artık üşümüyorum.

İzlerin kaybolduğu gibi görme yetim de kayboldu sanki. Az kaldı vazgeçme ha gayret diyorum kendi kendime. Hayır, onu söyleyen ben değilim. Tanımıyorum bu sesi. Başka sesler de var, dönüp bakıyorum seslerin sahibi yok aynı ayak izlerim gibi.

“Karbonmonoksit zehirlenmesi. Erkek eks, kızın bilinci açık, solunum zayıf, kadın ciddiyeti koruyor.”

“ Ah kardeeşş, Allah senden razı olsun”

“ Yaşayacak ömürleri varmış. Kızın ağrısı tuttu işte, iğne olmadan geçmiyor bu aybaşı sancısı. Camı çerçeveyi indirecektim neredeyse, ölüm uykusuna mı yattılar ne dedim. ”

“Ah ah ölüm uykusuymuş ya..”

“Sorma sorma!  Anladım bir tuhaflık var aradım 112 yi”

“İyi yapmışsın kız ben akıl edemezdim vallahi. Kocasını kurtaramamışlar “

“Aman iyi olmuş tövbeler olsun. Hadi ben üşüdüm sabaha görüşürüz beraber gideriz hastaneye ”

“ Olur olur görüşürüz komşum”

Karlar eriyor. Artık üşümüyorum. Ayak izlerim belirmeye başladı. Ceren bahçede beni bekliyor . Elinde atkı, bere, eldiven. Gülümsüyor, gülümsüyorum.

YORUM

WORDPRESS: 0