Konakların Altında Yaşayan Hafıza: Cihat Burak’ın Cardonlar’ı

ANA SAYFAKitaplık

Konakların Altında Yaşayan Hafıza: Cihat Burak’ın Cardonlar’ı

Emre Aydoğdu, "Konakların Altında Yaşayan Hafıza: Cihat Burak’ın Cardonlar’ı" başlıklı yazısıyla Daima Edebiyat'ta

İbrahim Halil Çelik | Dünya Hâli Herkes “Bir Yere Yolcu”
Sevginin Yükü Kimin Omzunda?
KUŞLU SÜVETER: SESLER, HATIRALAR VE ÖLÜMLÜNÜN ÇELİŞKİLERİ

Konakların Altında Yaşayan Hafıza: Cihat Burak’ın Cardonlar’ı
Emre Aydoğdu

Cihat Burak’ın öykülerine girerken bir kapıdan değil, eski bir İstanbul konağının çatlağından içeri sızıyormuşuz gibi hissederiz. İçeride kediler, fareler, unutulmuş insanlar, gıcırdayan merdivenler, karanlık bahçeler ve duvarlarda birikmiş anılar vardır. Gerçek ile düş arasındaki sınır çoktan silinmiştir. Biraz önce meyhanede karşılaşabileceğimiz kadar canlı görünen insanlar, birkaç cümle sonra masal ya da kâbus yaratıklarına dönüşebilir.

Cardonlar, mimar, ressam ve öykücü Cihat Burak’ın 1940-1976 yılları arasında yazdığı metinleri bir araya getiren ilk öykü kitabıdır. İlk kez 1981’de yayımlanan eser, uzun bir dönemin İstanbul’unu, insanlarını ve dönüşen hayat biçimlerini kayda geçirir. Ancak Burak bunu gerçekçi bir şehir tarihçisi gibi yapmaz. Anıları, gözlemleri ve toplumsal eleştiriyi fantastik bir hayal gücünün içinden geçirir. Böylece ortaya hem tanıdık hem de ürkütücü bir İstanbul çıkar. Kitaba adını veren cardonlar, kedi büyüklüğündeki iri farelerdir. Yeraltında, eski konakların kuytularında, terk edilmiş bahçelerde ve şehrin görünmeyen damarlarında yaşarlar. Çirkin, karanlık ve korkutucu görünmelerine rağmen yalnızca birer zararlı hayvan değildirler. Yıkılan konakların, dağılan ailelerin ve unutulan hayatların mirasçıları gibidirler. İnsanlar çekilip gittikçe onlar geride kalır; eski dünyanın kalıntıları arasında dolaşarak şehrin bastırılmış hafızasını taşırlar.

Burak’ın öykülerindeki temel çatışmalardan biri eski İstanbul ile yeni kent arasındadır. Büyük sofralı konakların yerini küçük apartman daireleri, bahçelerin yerini beton, uzun aile hikâyelerinin yerini hızla tüketilen hayatlar alır. Yazarın şu sorusu, değişimin büyüklüğünü alaycı bir biçimde duyurur:

“Üç oda bir hol nesli anlar mı sekiz metroya on beş metroluk sofradan?”

Bu cümlede yalnızca iki farklı ev ölçüsü karşılaştırılmıyor. Bir yaşama kültürünün, insan ilişkilerinin ve hafıza biçiminin ortadan kalkışı anlatılıyor. Burak eskiyi bütünüyle güzelleştirmez; konakların içinde de çürümüşlük, sınıfsal eşitsizlik ve korku vardır. Fakat yeni dünyanın eskisini yıkarak yerine daha dar, daha kişiliksiz ve daha unutkan bir hayat kurmasına itiraz eder.

Cihat Burak’ın mimarlığı ve ressamlığı öykülerin her köşesinde hissedilir. Mekânları yalnızca anlatmaz; onları çiziyormuş gibi kurar. Odaların genişliğini, merdivenlerin eğimini, duvarların rengini ve eşyaların yerini görürüz. İnsan yüzleri de bir ressamın abartılı portrelerini andırır. Burunlar, eller, dişler, göbekler ve bakışlar büyütülür; karakterin iç dünyası bedenindeki bir ayrıntıda görünür hâle gelir. Bu nedenle Burak’ın kişileri çoğu zaman karikatür ile gerçek insan arasında durur. Cimriler, zenginler, yalnızlar, meyhane müdavimleri, eski konak sakinleri, tuhaf kadınlar, serseriler ve çeşitli hayvanlar aynı sahneyi paylaşır. Yazar kimseyi bütünüyle masum göstermez. İnsanların açgözlülüğünü, ikiyüzlülüğünü ve kendilerini önemli sanma hâllerini keskin bir mizahla açığa çıkarır. Fakat toplumun kıyısında kalmış kişilere baktığında bu alay yerini şefkate bırakabilir.

Hayvanlar kitabın en önemli sakinlerindendir. Kediler, cardonlar, kuşlar ve başka yaratıklar insan dünyasının yanında ikinci bir düzen kurar. Bazen insanlardan daha sadık, daha dürüst ve daha canlı görünürler. İnsanların bıraktığı evlere yerleşir, onların artık duymadığı sesleri duyar ve geçmişin kokusunu korurlar. Cihat Burak’ın resimlerinde görülen hayvanlarla öykülerindeki yaratıklar aynı düş evreninin parçalarıdır.

Kitabın karanlık tarafı da oldukça güçlüdür. Ölüm, çürüme, korku, delilik, tekin olmayan evler ve açıklanamayan olaylar öykülere gotik bir hava verir. Gerçekten de Burak, gündelik bir olayı yavaşça tekinsizleştirmeyi iyi bilir. Başlangıçta sıradan görünen bir oda, hayvan veya insan yüzü giderek korkunun merkezine dönüşebilir. Ancak öyküler yalnızca karanlık değildir. Bu dünyada içki sofralarının, eski arkadaşlıkların, dedikoduların ve anlatma zevkinin getirdiği gürültülü bir neşe de bulunur. Cardonların yeraltından taşıdığı hava bile “delice bir neş’e içinde cızık cızık bağırarak” yayılır. Korkuyla eğlence, hüzünle taşlama aynı cümlede buluşabilir. Okur bir sahnenin tuhaflığına gülerken hemen arkasından gelen yalnızlık duygusuyla sarsılır.

Kitabın atmosferini belirleyen kısa cümlelerden biri şöyledir:

“Akşamın gelişini içimin ezilmesinden anlardım…”

Burak’ın öykülerinde akşam, yalnızca günün sona ermesi değildir. Eski evlerin karardığı, yalnızlığın belirginleştiği ve anıların canlanmaya başladığı zamandır. İnsan dışarıdaki ışığın azalmasını kendi içinde duyumsar. Ressamın ışık ve gölge bilgisi, öykücünün hüzün duygusuyla birleşir. Cihat Burak’ın dili bugünün sade anlatımına alışmış okur için başlangıçta zorlayıcı olabilir. Konuşma dili, eski sözcükler, argo, uzun cümleler ve beklenmedik sapmalar bir aradadır. Anlatıcı bazen ana hikâyeyi bırakıp başka bir anıya yönelir, ardından başladığı yere geri döner. Bu da öykülere yazılı bir metinden çok, iyi bir anlatıcının sofra başında anlattığı hikâyeler havası kazandırır. Onun sesine alışınca dağınık görünen ayrıntıların kendine özgü bir ritim oluşturduğu fark edilir.

Kitabı özellikle eski İstanbul’u alışılmış nostaljik anlatıların dışında görmek, gerçekçi öyküyle fantastik ve gotik anlatının nasıl birleşebileceğini keşfetmek isteyenlere öneririm. Sayfaları kapattıktan sonra eski bir konağın önünden geçerken pencerelerine biraz daha dikkatli bakabilirsiniz. Çünkü Cihat Burak’ın dünyasında insanlar gitse, evler yıkılsa ve bahçeler unutulsa bile cardonlar hâlâ aşağıda, şehrin kaybetmek istediği geçmişi kemirmeye devam eder.

YORUM

WORDPRESS: 0